Vitrin

Hakikat bir Güneştir O da kendini gizledi

Atatürkün Gizlenen Soyu 04 Eylül 2010

Atatürk üzerinde ki tüm gizemler kaldırılabildi mi? Yakın tarihimizin bu eşsiz şahsiyeti hakkında neler  biliyoruz yada bildiklerimizin ne kadarı gerçek.Aslında bu sorunun cevabı Cumhuriyet tarihi ile paralellik taşıyor.

Atatürkün hayatındaki gizemi kaldırabilmek için daha çok belgelere ihtiyaç var. Ama gerçeklerle bize öğretilen Cumhuriyet  tarihinin farklı olduğunuda biliyoruz. Bizim hareket noktamız şu: Hiç bir araştırmacı kaynağını deşifre etmek zorunda değildir. Tarih gibi belgeye dayanması zaruri olan  bir bilim dalında gerek kaynakların yetersizliği gerekse resmi arşivlerin tam açılamamış olması  bizi diğer kaynaklara ve araştırmalara sevk etmiş ve bu bilgilerin doğruluğu hususunda arşivlerimiz açıklanmadığı yada bilir kişilerin aksini ispat etmediği sürece kendi adımıza güvenilir bilgi verdiğimizi iletmek isterim. Biz inanıyoruz ki arşivler çalışmalarımızı doğrulayacaktır.  Bu anlamda gerçeklere öncülük yaptığımızıda kıvançla iletirim. Umuyoruz ki Allah tamamına erdirecektir.

Atatürk 1881 yılında doğmuştur kesin ayını bilemiyoruz. Ne tuhaftır ki Atatürkün anneside bunun bilememektedir. Rivayetlere göre o devirde yeni doğumlar  Kuranı Kerim lerin arka sayfasına yazılmaktadır. Fakat Zübeyde Hanımın Kuran-ı Keriminin ya yanması yada çalınması üzerine Atatürkün doğum tarihide kaybolmuş nedense Zübeyde Hanımda bu önemli doğum gününü hiç hatırlamamıştır.  Bununla beraber doğum yerinin Selanik olduğuna dair şüphelerimiz var. Bize bu kanıya ulaştıran Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zata dayanmasından kaynaklanmaktadır.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir. Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir?  Bu soru bizce henüz cevaplandırılamamıştır. Ama kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Çünkü  Ali Rıza Efendi hakkında da ne hikmetse bir bilgi yoktur. Hatta Atatürkün şu an babası olarak bilinen Ali Rıza Efendinin resmine bakıp  bu bizim pedere benzemiyor dediğini yazılan anılardan öğreniyoruz. Bizim kuvvetli kanımız şu Atatürk tabiki doğumundan sonra çocukluğunda babasının kim olduğunu annesine sormuştur. Annesininde ona gerekli biligileri verdiğine inanıyoruz. Fakat burada önemli olan bu bilgilerin kimseyle paylaşılmamasıdır. Çünkü kanımızca Atatürkün Rahmetli babası bilinen muteber ve ünlü bir kişiydi. Birileri kasti olarak babası konusunu menfi olarak gündeme taşımakta delilsiz belgesiz iftira kampanyaları yürütmektedirler. Bu gibi asılsız iddiaları kasıtlı çıkaranların Allah katında sorumlu olacaklarını hatırlatıyor ve onları Allaha havale ediyoruz. Halbuki gerçekler çok daha farklıdır. Atatürk babasının kim olduğunu açıklamış olsaydı çevresinde konumundan faydalanmak isteyecek bir çok kişi olacak belkide bu durum onun vazifesine zarar verip engel teşkil edecekti. Sonuç olarak Atatürkün gerçek babasının kim olduğunu bildiğini, annesi ve sonraki aile bireyleri ile belkide arkadaşları da dahil olamak üzere bu gerçeği sır gibi sakladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kanımızca Zübeyde Hanım Ali Rıza Efendi ile evlenmiş olsada olmasada Makbule Hanımın Atatürkün üvey kız kardeşi olduğunu yada çok yakın bir akrabası olduğunu  söyleyebiliriz. Çünkü doğumu 1886 daha doğrusu Atatürkten çok sonradır.  Mehmet efendi ise 1881-1882 de  rahmetli olmuştur. Bu durum Atatürkün ileriki özel yaşamında yaşananları daha iyi anlayabilmemizi sağlamıyormu? Mesela Atatürkün annesi ve kız kardeşinin Fikriye Hanımı istememesi gibi.. yada Abdülrahim Tunçakın kimin çocuğu olabileceği gibi tabiki şimdilik bu ayrıntıları bilemiyoruz..

Biz biraz daha gerilere Atatürkün dedelerinin kim olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Araştırmalarımız Atatürkün dedelerinin uzun yıllar Deliorman Veliko Dobruca Tırnova bölgesinde yaşadıklarını işaret ediyor. Bugün Diyarbakırda türbesi bulunan Seyyit Sarı Saltuk Hazretlerinin (R.A) Rumeliye geçip oraları müslümanlaştırma çalışmalarında bulunan oğulları ve torunlarının soyunun Atatürkün dedelerine kadar geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu manada biz Atatürke bir Seyyit diyebilir Peygamberimiz Hz. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİN soyundan bir Peygamber torunu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Seydi Sarı Saltuk R.A Hazretleri kanımızca HZ. HASAN R.A HAZRETLERİNİN torunlarındandır. Verdiğimiz bu bilgiler ciddi iddialardır bununda sorumluluğunun farkındayız.  Ben böyle düşünüyorum..

Bu bilgi kesin olarak ispatlandığı taktirde bugün ülkemizde yaşanan gelişmelerin ve ayrışmaların  ne kadar tuhaf olduğunu söyleyebiliriz. Kader gerçekten bir sırdır… Doğrusunu Allah bilir.

Biz yolculuğumuza Bulgaristandan devam edelim. Atatürkün genç kurmay binbaşı olarak ateşe militer olarak bulunduğu Bulgaristanın Tırnova kentinde tanışıp sıkı dostluk kurduğu Bulgar mebusu GOSPODİN AÇKOFF 1938 sonlarında Ali Çetinkayaya Rahmetli Atatürk için hemşerimizdi demesi üzerine Ali Çetinkaya nereden çıkardın tırnovayı diye sormuş Gospadin Açkoff  ise  Merhum bülecene sülemişti be canım diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine Ali çetinkayanın bu cevap üzerine ALLAH ALLAH  Atatürk ve ailesinin bulgarya ile hiç alakası yoktur dediği Abdurrahman Dilipakın bir yazısında geçer.

http://ikisi.blogcu.com/ataturk-un-dogum-yeri-hakkinda-bilgi/5321187

Tabi biz bu köşe yazısını kaynak bile almıyoruz. Bu birazda belge yani secere işinden çok öte bir şey. Yazının devamında bu tırnovananın mekadonyada ki tırnova olduğundan bahsedilir.Ama bu tespit Bulgar Mebus Açkoffun dediği gibi yanlıştır. Bu tırnova Bulgarya deliorman dobrucadaki tırnovadır. Biz bunun böyle olduğuna inanıyoruz. Atatürkün ailesine Sarı Saltuk R.A ile olan bağından ötürü sarılar Atatürke de Sarı Mustafa yada Sarı Arslan denildiğini de söyleyebiliriz.

İnşeallah devam edecek..

 

Madam Corrine ve Edith Atatürkün kızkardeşi olmalı.. 03 Eylül 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 17:42
Tags:

Atatürkün kızkardeşlerinin 4 tane olduğu ve  avusturyada yabancı isimler  almış olarak  yaşadıkları söyleniyordu.. Maxtouch..

28 Şubat 1913,Sofya

“Aziz Corrine, 

Kaymakamlığa (yarbaylığa) terfiim münasebetiyle yolladığınız çok sevimli tebrikler beni çok derinden derine mütehassis etti ve bu vesile ile bana yazdığınız güzel sözler dosdoğru kalbimde yer aldı. Kendi kendime izah edemediğim sükutumun birkaç amilleri vardı. Son zamanlarda Sofya, Belgrad ve Petinya ateşemiliterliklerine tayinim üzerine son derece meşguldüm. Bana o kadar iş yükledi ki o iki şehre de gidemedim. Beni bilhassa Sofya ile ilgilendiren bazı meseleleri tetkik etmek lüzumunu duyuyorum. Bundan başka büyük meşgalelerimden biride, bana bir çok sıkıntı ve rahatlık veren bu otellerdeki hayatımdan kurtulmak için bir ev aramaktır. Nihayet mevsim ortasında burada bulunduğumuz için modern hayata ait vazifeler zamanımın büyük bir kısmını alıyor. 

İşte, maalesef beni sana uzun uzun yazmaktan men eden sebeplerden bazılarının hülasası bu. Birkaç kelimelik kartpostal yollamak, seni yalnız tatmin etmemekle kalmaz, aynı zamanda hayrete düşürürdü. Hem de bu vasıtayı ancak beni az ilgilendiren ve kendilerine birkaç nezaket kelimesi göndermek mecburiyetini hissettiğim kimselere karşı kullanırım. 

Küçük ve sevimli Edith’in, benim uzun ve irademin dışında kalan sükutumun üzerine sana bazı şeyler söylemeyi vazife bilmesi beni hayrete düşürmekten hali kalmadı. Hakkımda beslediği iyi fikirden dolayı ona teşekkür ederim. Küçük nasihatleri evvela sana karşı büyük bir dost olduğu ve benim samimiyetime de pek az itimadı olduğunu ve nihayet hayat, hayat işleri hakkında pek az tecrübesi olduğunu ispat ediyor. Rica ederim ona söyle, en çok konuşan ve sayfalar dolusu yazan kimseler mi bu dünyada en halis ve samimi dostlardır? Çok hisseden, fakat uzun lakırdıların sevilen insanı nihayet yormasından korktuğu için hislerini gizlemeyi tercih eden bir insana kayıtsızlık ve tasasızlık isnadı lazım mıdır? 

Her halde küçük Edith emin olabilir ki ben onun Avusturyalı dostu kadar halis ve fedakar olmaya muktedirim. Yine küçük Edith emin olsun ki bazı insanların tabiatları iktizası mecbur oldukları cemileleri yapmaya, eğer zahmeti göze alırsam, ben de muktedirim. Hem şunu da bilsin: Senin benim nazarımda çok büyük bir mevkiin var. Öyle bir mizaca sahipsin ki müdahaleci bir ağzın sözlerine kulak asmazsın ve benden kalbimin dikte etmediği kelimeler almayı elbette ki istemezsin.

 

Tatlı ve sevimli hemşirene bu satırları okuduktan başka, ona kendisinin kolay kolay silinmeyecek bir hatırası olduğunu söylemeni rica ederim. Aynı zamanda annene ve babana saygılarımı sunmama delalet etmek lutfunda bulun.

 

Samimi ve halis dost”
M. Kemal

 

Mareşal Çakmak’ı kimler öldürttü? 19 Ağustos 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 16:32
Tags:

1942’de Başbakan Refik Saydam’ın İstanbul’daki evinde ölü bulunması da, Turgut Özal’ın ani ölümü de çok konuşulmuştur. Gelin görün ki, Mareşal Fevzi Çakmak’ın, genel seçimlere sadece bir ay kala vefatı nedense fazla ilgi uyandırmamıştır. Oysa olayların seyrine baktığınızda tuhaf bir ölümdür bu. Tuhaf ve şüpheli. Üstelik eşi Fıtnat Hanım şüpheleri bizzat anlatmış olmasına rağmen iddiaların üzerine gidilmemiştir ki, nereden baksanız ilginçtir. Nitekim halkın sadece “Mareşal” diye andığı Fevzi Çakmak, siyasete girerken akıbetini adeta sezmiş ve 1947’de düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı: “CHP propagandacıları beni kastederek “o da, Demokratlar da asılacaktır” diyorlar. Evet. Bu gidişin sonunda ben de, Demokratlar da asılabiliriz. Fakat şuna emin olsunlar ki, asılırsak sadece bu memlekete ve millete hizmet etmek istediğimiz için asılmış olacağız.” Yoksa bu kâhince sözlerden, Tek Parti diktasını yıkmak için Demokratlar ile birlikte bir ölüm yemini ettikleri anlamını mı çıkarmamız gerekiyor? Yorum sizin. Öte yandan Fıtnat Hanım’ın üzerinde durduğu noktalar şöyle özetlenebilir: 1949 yazında İstanbul’a dönen Paşa, soğuk almış, zatürre olmasından korkulurken, prostattan yatağa düşmüştü. Ameliyat olması gerekiyordu. Böylece Teşvikiye Sağlık Yurdu’na yatırılır. Tam ameliyattan bir gün önce, o zamana kadar ortalıkta görünmeyen bir doktor çıkar meydana. Adı, Fevzi Taner’dir. (Paşa’nın ‘Günlükler’inden öğrendiğimize göre asker kökenli bir doktordur.) İlk prostat ameliyatını yapmışsa da, başarısız olmuştur. Basında cayır cayır ameliyatın yanlış yapıldığı yazılmakta ve çeşitli şüpheler ibraz edilmektedir. Mareşal eve geçer. Bülent Ecevit gibi hastanede bozulan sağlığı, evde düzelmeye başlar. Ancak aynı doktor onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Acayip bir teklifte bulunur. Der ki, hastane masrafı çok fazla olacak, paranız yetecek mi? Fıtnat Hanım’ın cevabı gayet nettir: “Gerekirse evimizi satmaya hazırız.” Ancak bu esrarengiz doktor, yakalarını bırakmak niyetinde değildir. “Hükümet size istediğiniz yerden bir apartman ve bir miktar para vermek istiyor.” deyince kafalar karışır. Bu doktor hangi yetkiyle hükümet adına konuşmaktadır? Besbelli, CHP hükümeti 1946’da kendi saflarına çekemediği Paşa’ya çengel atmaktadır. CHP, hiç değilse Paşa’ya sahip çıkıyor görünme telaşındadır. Hem bu, hem de bu sıkışık zamanında yapacağı teklife evet dedirtirse, ‘Bakın, Paşa bizim sayemizde apartman sahibi oldu’ diyecek, böylece önünü kesecektir. İktidara karşı muhalefeti tek başına bir parti kadar kudretle yürüten Mareşal’e seçim rüşveti verilmek isteniyordu. Cevap mı? Tabii ki, teklif reddedilmiştir. Ancak Fıtnat Hanım bu her türlü oyunun döndüğü o seçim atmosferinde Paşa’nın bir suikasta kurban gitmesinden korkmaktadır. Ne ki, esrarengiz doktorun yaptığı tıbbî hatanın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu defa ikinci ameliyat için bastırırken görürüz doktoru’. Diğer doktorlar ‘Acelesi yok, yazı bekleyin’ derken, o lapa lapa kar altında yapmak ister ameliyatı. Ancak aile, tanıdığı bütün doktor ve tıp profesörlerini çağırır ve onların gözetiminde yapılan ameliyat gayet başarılı geçer. Plan boşa çıkartılmış gibidir. Şimdilik… Aile hastaneye Fevzi Paşa’nın kan grubundan 10 şişe kan getirttiği halde, Dr. Fevzi Taner, Ankara’dan bir şişe “plazma” buldurur ve yine hastanede yeni çalışmaya başlayan bir başka doktor ve hemşireyle el birliği yaparak onu Mareşal’in damarlarına vermeyi başarır. Bu arada dost doktorları da her şeyin normal olduğunu söyleyerek gönderir. Plan başarıyla işlemektedir. Bundan sonrasını Fıtnat Hanım şöyle anlatıyor: “Ben odaya girdiğimde bir hemşire ile hastabakıcı kan veriyorlardı. Kan verme 10 dakika sürdü. [Ancak] 10 dakika sonra sapasağlam Mareşal gitmiş, yerine başka bir adam gelmişti. [O sırada] Hastanede tek bir doktor bile yoktu.” Mareşal’in titremeye başlaması üzerine hastane müdürünün evine koşar Fıtnat Hanım. Hastayı gören doktorun, “Gitti Mareşal. Benim haberim olmadan tek bir iğne bile yapılmayacak demedim mi?” diye bağırmaya başladığını söylüyor. Kan verilmesinden sonra ateşi 41’e fırlayan Fevzi Çakmak’a yapılan tam 30 adet iğne de fayda etmeyecek ve son nefesini “Allah, Allah” diye verecekti (tarih: 10 Nisan 1950, saat: 07.35). Sonra Ankara’dan cenazenin derhal gömülmesi için baskılar başlamıştır. Fıtnat Hanım vermez kocasının nâaşını. Yakında bir ev tutarak oraya taşıtır ve haberi duyar duymaz eve doluşan gençlerle birlikte iki gece başında nöbet bekler. Nihayet Mareşal, ayın 12’sinde İstanbul’un gördüğü en kalabalık cenaze törenlerinden biriyle bir millet büyüğü olarak Eyüp’te toprağa verilir. Acılı Fıtnat Hanım şunu der: “Bize rüşvet teklif eden ve serumu yaptıran doktor Fevzi Taner bir hafta sonra Ankara’dan son model siyah bir arabayla döndü.” Ne var ki, doktorun keyifli günleri sadece 1 yıl sürmüş ve bir kaza sonucunda o da hayatını kaybetmiştir. Fıtnat Çakmak bir cümle daha söyler ki, adeta 1 numarayı deşifre etmekte, Fevzi Çakmak’ı İnönü’nün öldürdüğünü ima etmektedir: “İnönü kocamı hiç sevmezdi.” Öyle ya, durduk yerde bu cümleyi telaffuz etmesinin bir mantığı olmalı, değil mi? Belki daha çok şey söyledi ama bize bu kadarı yansıtıldı. Tabii bir de şu sözleri: “Şimdiye kadar sustum. Artık millet hakikati öğrenmeli.” Öyleyse sormak hakkımızdır: Şimdiye kadar yalanlanmadığı halde, 44 yıldır gazetenin deyişiyle bu ‘korkunç ifşaat’ın üzerine neden gidilmedi? Neden bünyesi ve nabzı kontrol edilmedi? Paşa’ya neden ve kimin emriyle plazma verildi? Aniden ortaya çıkan doktor, işini bitirdikten sonra nasıl aniden ortadan kaldırıldı? Unutuyordum az daha: Paşa 1947 tarihli basın toplantısında şunları eklemişti sözlerine: “Cenab-ı Hak’tan dileğim şudur: Bana, bu milletin hak ve hürriyetlerini elinde tuttuğu günü nasip etmeyecekse bir an evvel canımı alarak bana azap çektirmesin.” Belki de duası tuttu, kim bilir! Not: Fıtnat Hanım’ın “korkunç ifşaat”ı, ilk olarak 1966 Eylül’ünün 29’unda İzmir’de çıkan bir haftalık gazetede (Hüryol) gündeme getirilmiş, ondan 15 gün önce de başka bir gazetede çıkmıştır. m.armagan@zaman.com.tr

 

Demirel’in AK Parti’yi bitirme planı 27 Haziran 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 13:37
Tags: , , ,

Hazırlık aşamasında olan, içinde Demirel’in de ismi geçen Başkent kulislerinde dillendirilen şok senaryoyu Şamil Tayyar yazdı. 

PKK ve Demirel’in hesabı

Seçimlerin zamanında yapılacağını varsaysak bile artık Türkiye seçim ortamına girdi. Bundan sonra atılacak her adım veya her eylemin seçime yönelik olacağı ya da kamuoyunda oluşacak algının bu yönde şekilleneceğini söyleyebiliriz.

Zaten bu süreç, video komplosu ve sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesiyle aktif hale getirildi. Mustafa Sarıgül’ün kuyruğu dik tutmaya çalışan veya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı pazarlığına geçit verecek türden açıklamalarını bir kenara bırakacak olursak, parti kurmaktan vazgeçmesi, bu sürecin parçasıdır.

Bu dönemde artan PKK eylemleri, siyaseti yeniden projelendirme girişimlerinden bağımsız düşünülemez.

İmralı sakini Abdullah Öcalan’ın CHP kurultayından hemen sonra yaptığı açıklamayı hatırlayalım: “(Erdoğan’ın) Ayaklarının altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor.”

CHP’nin Kılıçdaroğlu’yla birlikte yelkenlerini şişirdiği gerçeği göz ardı edilemez. Ancak, tek başına iktidar çoğunluğunu yakalaması pek ihtimal dahilinde gözükmüyor. Koalisyon partneri olarak düşünülen MHP’nin Kılıçdaroğlu rüzgarından olumsuz etkilenmesi ise projenin iç çelişkisi olarak karşımıza çıkıyor.

Kutuplaşma siyasetinin, ara partileri yıkıma sürüklediğini geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz. Süreç böyle devam ederse, CHP’deki sol toparlanmaya alternatif olarak sağdaki kitlesel kaymanın AK Parti’ye yöneleceğini söylemek mümkündür.

Buradaki kritik soru şu: MHP, bu girdaptan nasıl kurtulacak? Aksi halde, projenin hayata geçirilmesi imkansızdır.

PKK’nın birden tırmandırılan kanlı eylemleri, MHP’nin yelkenlerini şişirirse, koalisyon ihtimali artabilir. Bu yorumun hemen ardından şu soru gelebilir: Eylemler MHP’ye yarayacaksa PKK’nın bundan muradı ne olabilir?

Sadece İmralı’da değil Kandil’de de CHP-MHP koalisyonu üzerinde ciddi olarak kafa yorulduğu aşikar. Kürt Aydını Orhan Miroğlu’nun 4 Mayıs 2010 günü Taraf Gazetesi’nde yayınlanan şu ifadeleri çok önemli: “Olası bir CHP-MHP koalisyonunda Kürtlerin federasyon elde edebileceğine ilişkin garip iddiaları var.”

Hesap şu: CHP-MHP koalisyonunda iç çatışma ortamı doğar, muhtemelen OHAL veya sıkıyönetim ilan edilir, BM güçleri Irak’ta olduğu gibi Doğu’ya bir hat çeker, bölünmenin ilk ciddi adımı atılır.

ABD ve İsrail’le bozulan ilişkilerin suistimal sularında yüzen PKK’nın bu hesabına karşılık, süreci yöneten asıl aktörlerin kağıt üzerinde daha geniş tabana dayalı ancak fiilen bağışıklık sistemi daha zayıf AK Parti-CHP koalisyonuna göz kırpacaklarını tahmin ediyorum.

Ya da Sarıkız darbe senaryosunun çizildiği 2003-2004 yılında olduğu gibi kavga nedenleri ortadan kalktığında planlar revize edilebilir.

Cari olan plan üzerinden devam edecek olursak, AK Parti, CHP, MHP ve BDP’li meclis aritmetiği öngörülüyor.

Bu arada bulanık suda avlanmak isteyen kimi çevreler, senaryodan rol kapmak için seferber olabilir, denkleme DP’yi dahil etme gayretine girebilir. Hüsamettin Cindoruk’un bugün için önerdiği ve ara rejimi çağrıştıran “Cephe Hükümeti” modeli, aslında seçim sonrasına dönük bir modeldir.

CHP-MHP-DP hükümeti…

Özellikle Süleyman Demirel’in Kasım ayında yapılması muhtemel kongrede DP’nin başına Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ı getirme niyetinde olduğu konuşuluyor. Başkent kulislerinde dillendirilen bu senaryo ne ölçüde tutar bilemem, ancak Haberal’ın kongreden önce serbest bırakılması girişimlerinin yoğunlaşacağını düşünenler çoğunlukta.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin Haberal’ı serbest bırakmadıkları için 9 yargıca verdiği tazminat cezasının hukuki boyutu bir yana, muhtemel siyasal yansımaları da hesaba katılmalıdır.

Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliği paketine ilişkin vereceği kararın siyasi şiddeti, süreci derinden etkileyecek boyutta olacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın cumartesi günü G-20 zirvesi için gideceği Kanada’da ABD Başkanı Obama ile yapacağı muhtemel görüşmenin sonuçları da dikkatle izlenmelidir.

Ucu açık bir yolculuktayız, izleyelim…

ŞAMİL TAYYAR – STAR

http://www.sonsayfa.com/Haberler/Medya/Demirelin-AK-Partiyi-bitirme-plani.html

 

ATATÜRK VE KARAKOL CEMİYETİ 25 Haziran 2010

    
Atatürkün nutukta tarif ettiği Karakol Cemiyeti aslında İttihat ve Terakkinin ordu içi yapılanmasıdır. Bu yapılanmanın nasıl olduğunu bize nutukta haber verirken günümüze de ışık tutmaktadır. Anladığım kadarıyla daha 1919 sivas kongresi zamanında bu yapılanma başlamış. Bu yapılanma Atatürke kısmen duyrularak Atatürk ittihat ve terakki tarafından etki altına alınmaya çalışılmıştır.  Zaten nutuk okunursa emrine karşı gelen refet bele gibi, amerikan mandasını savunan rauf orbay,refet bele,kara vasıf gibi art niyetlileri safdışı edememesi sebebide orduda yapılanan ittihatçılardır. Bu talimatnamenin Atatürke ulaşması ise onu etki altına alıp bak ordu elimizde ABD mandasını kabulet demektir. Atatürkün karakol cemiyeti adıyla duyurduğu aslında ittihat ve terakkinin ordu içindeki yapılanmasını anlatan bu yapı ismet inönünün 1961 darbesine kadar uzanan ordu içi çekirdek yapılanmanın başlangıcı olup işin başında Enver Paşa olduğu düşünülebilir. Aslında o vardır.. Atatürk 1927 de neden böyle bir not düşme ihtiyacı hissetmiş olabilir acaba gelecek kuşaklara..Çünkü yapacaklarına hazır konacak bu yapının gelecekte ülke kaderinde el koyacağını biliyordu.. Nitekim öyle oldu.. Çünkü Atatürk nutku bugünler için yazdı ve okudu. İttihat ve Terakkinin kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında neler yapacağını tahmin edebiliyordu…

_________________________________________________

Nutuktan:

Biz Erzurum’da kongre kararlarının her tarafça anlaşılmasını ve topyekûn uygulanmasını sağlayıcı tedbirleri almaya çalışırken, bize Karakol Cemiyetinin Teşkilât-ı Umumiye Nizamnamesi , ve Karakol Cemiyetinin Vezaif-i Umumiye Talimatnamesi diye basılı bir takım kâğıtların, bütün orduya, komutan,subay, herkese dağıtıldığı bildirildi.

Bu yönetmeliği okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu teşebbüsün benden geldiğini sanarak, birçok şüphe ve kararsızlıklara düşmüşler. Benim bir yandan kongrelerle açıkça ortak millî faaliyetlerde bulunurken, bir yandan da esrarengiz ve korkunç bir komite kurmaya çalıştığım zannına kapılmışlar. Gerçi, bu örgütün ve teşebbüslerin elebaşıları İstanbul’da bulunuyorlarmış; fakat, teşebbüslerini benim ad ve hesabıma yapmakta imişler. (O sırada Atinada olmasınlar yada londrada)

Karakol Cemiyeti’nin genel kuruluş tüzüğü’ne göre, genel merkez üyeleri, sayıları, toplantı yer ve toplanış şekilleri, seçim usulleri ve görevlendirilmeleri kesinlikle gizli tutulur.

Bir de, en ufak bir sırrı açığa vuran, Karakol Cemiyeti’ne bir tehlike getiren, hattâ tehlikeye yol açabilecek bir şüphe uyandıran kimseler derhal idam edilir.

Genel Görev Yönetmeliği’nde de bir “millî ordu’dan” söz ediliyor ve “bu ordunun başkomutanı, büyük kurmay hey’eti, ordu, kolordu ve tümen komutanları ile kurmayları seçilmiş ve tayin edilmiş olup gizli tutulur. Bunlar görevlerini gizli olarak yaparlar” açıklaması okunur.

Efendiler, derhal komutanları uyararak, bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini asla uygulamamaları gerektiğini ve bu teşebbüsün kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.

Sivas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey ‘den anladım ki, bu işi yapan kendisi ve bazı arkadaşları imiş. (Kanımca Rauf Orbay-Refet Bele içerden Atatürke yakın fakat sinsice Ali Fuat Cebesoy.. tabiki Enver Paşanın görevlendirmesiyle)

Herhalde, bu hareket tarzı doğru değildi. Herkesi idam ile tehdit ederek bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymak mecburiyetinde bırakmaya kalkışmak çok tehlikeliydi. Gerçekten de, bütün ordu mensuplarında biribirlerine karşı bir güvensizlik ve korku başladı. Söz gelişi,herhangi bir kolordu komutanının, benim komuta etmekte olduğum kolordunun acaba bilinmeyen gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan ne vakit ve nasıl komutayı ele alacak ve bana ne gibi bir işlem uygulayacak gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması ihtimalden uzak değildi.

Sivas’ta Kara Vasıf Bey’e bu gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli büyük kurmay hey’etinin kimler olduğunu sorduğum zaman, hepsi siz ve arkadaşlarınızdır, karşılığını vermişti. Bu beni büsbütün şaşırtmıştı. Böyle bir karşılık elbette akla yatkın olamazdı. Çünkü, bana asla böyle bir örgütlenmeden kimse söz etmiş ve iznimi de almış değildi.

Bu derneğin, sonradan, özellikle İstanbul’da yine aynı adla faaliyetini sürdürmeye çalıştığı anlaşıldıktan sonra, kuruluşunda ve bununla ilgili olarak bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerde samimiyet bulunabileceği iddia edilemez. (Yani bu yapılanma vardır ve art niyetli yapılanmadır diyerek tarihe notunu atıyor Büyük ATATÜRK)

 

Atatürk İttihatçılar için ne diyordu? 12 Haziran 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 03:04
Tags: ,

“İttihat ve Terakki reisleri hükümet kuvvetini meşruluk prensiplerine aykırı olarak, şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim, durdum, fakat anlatamadım.”

“Sofya’da ataşemiliter bulunuyordum. Harp çıktı. Alman askeri ıslahat başkanı Liman Von Sanders’in Çanakkale’yi savunacak ordunun başına geçtiğini de henüz bilmiyordum. Osmanlı ordusunda hemen seferberlik yapılması bile düşünelecek bir mesele iken devletin Karadeniz’de hâlâ bugün bile nasıl geçmiş olduğunu öğrenemediğim bir olay üzerine harbe girilmiş olmasından şikayetçi idim. Bu şikayetlerim o vakit ne kadar manasız sayılmıştı. Çünkü ben yalnız şikayetçi olduğumu söylemiyordum. Almanlarla beraber olanlar yenileceklerdir diyordum.”

“İtiraf ederim ki, eski Osmanlı devletinin harb-i umumiye nasıl bir maksat ve gaye ile girdiğini, yani harbe iştirakten maksud olanın ne olduğunu anlamış değilim. Harbe girdikten sonra idare nokta-i nazarından yapılan hatalar çoktur. Bir milletin kuvayı asliyesi kendi hayatını ve mevcudiyetini müdafaa içindir. Fakat kendi mevcudeyetini unutup da kuvvetini herhangi yabancı bir gaye için istimal etmek katiyyen gayrı caizdir. Harbi sevk ve idare edenler, harb-i umumide kendi mevcudiyetimizi unutarak, tamamen Almanların esiri olmuşlardır. Esasen memleketi müdafaaya gayrı kafi olan kuvvetlerimiz Galiçya’ya, Makedonya’ya, İran ovalarına gönderilerek, serserilik etmişlerdir. Bu sebeple idarei harpte tadad olunamayacak kadar hatalar vardır. Bu hataların mesul-i yeganesi Enver Paşa’dır.”

“1.İçerde hükümeti güçlendirmek. Beslenmeyi sağlamak. Yolsuzlukları en aşağı haddine indirmek. Harbin uzaması yeni kayıplara sebep olsa da, elimizde ve gerimizde kalacak bölgeleri ve halkı dayanmaz ve çürük halde bulmamalıyız. Memleket sağlam bir hareket üssü halinde kalmalıdır.

2. Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı, elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek neferi sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır.” (İttihatçı liderlere sunduğu 1917 tarihli eleştiri raporu)

“Enver Paşa bana Hindistan’a doğru sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu. Emrime üç alay vereceklerdi. İran’dan halk ayaklandıra ayaklandıra Hindistan’a kadar gedecektim. Ben o kadar kahraman değilim, dedim. Talat Paşa niçin bu görevi kabul etmediğimi sorduğunda da, bize bir harita getirsinler, dedim. Durumu gösterdikten sonra da ‘Hem niçin üç alay? Tek bir adam gönderin yeter. Nasıl olsa kendi kuvvetini kendi yapmaya mahkum değil mi?’

‘Bu fedailiği üstüne almalı idin.’

‘Eğer böyle bir şeye imkan olsaydı, sizin emrinizi beklemezdim. Kendim gider, kuvvetler bulur, Hindistan’ı fetheder ve imparator olurdum’ cevabını verdim.”

 

 

Cumhuriyetin Gizli Tarihi 1924 (1) 22 Mayıs 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 04:58
Tags: , ,

                 Bu yılı anlatmak biraz aman alacak. Kısmetse bitiririz İnşaallah. Çünkü üzerinde çok düşünülmesi gereken ve çok karışık bir yıl tıpkı 1926 ve 1930 gibi….

                 1924 de neler yok ki. Hilafetin kaldırılması, 1924 anayasası, şapka inkılabı, Tevhidi tedrisat kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu, Lozanın yürürlüğe girişi, 150 likler, Fikriye Hanımın ölümü ve musul sorunu…

               Önce Musul sorunundan başlayalım.

Kazım Karabekir 30 Nisan 1923 de İsmet inönüyü ziyaret eder. Devlet yönetimi konusunda Çeşitli Konularda sohbet ederlerken ’’  İsmet Paşa biraz sukuttan sonra bambaşka bir zemine geçti : ‘Kazım, Musul boş! Şunu işgal ediversene’ Bu hareket İngilizlere karşı ‘ilansın bir harp’demek olur. Oradaki kıtaları azda olsa, Hava kuvvetleri   üstündür…. Lozan Muhadesini siz yaptınız.’Barış yolu ile hal olacağını, olmazsa Cemiyet-i akvam Meclisine gidileceğini ve askeri hareket yapılamayacağını, siz imzanızla kabul ettiniz! Bu sulh Muhadesesinde ( Anlaşması ) Büyük millet meclisi de tasdik etti. Mustafa Kemal Paşada böyle bir teklifte bulunduğu zaman, ona da uzun uzadıya bu mütalaalarımı arz etmiştim. Siz hükümet reisi sıfatıyla onun böyle bir arzusuna karşı sulh muhadesesinin 3 cü maddesini okuyarak benim serdettiğim tarzda mütalaa beyan edeceğinize, Musul’u işgal etmeye kalkıyorsunuz. Hem de bunu bana yaptırmak istiyorsunuz… der.

          Kazım Karabekir Paşanın musul meselesi halledildikten sonra halifeliğin kaldırılması gerektiğine inandığı tarihçilerimizce söylenir. 1924 yılı Ekim ayı sonlarında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar ordu müfettişliklerinden istifa etmişlerdi. Mustafa Kemal Nutuk’ ta bu olayı, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşanın kurdukları bir düzenle, orduyu da arkalarına alarak siyasete atılmaları ve halkı iktidara karşı kışkırtmaya çalışmaları olarak yorumlamıştır. Ayrıca Musul sorunu nedeniyle İngiltere ile ortamın kızıştığı bir zamanda paşaların bu yaptığının, orduyu zor bir zamanda başsız bırakmak olduğunu söylemiştir.

              Yukarıda yazılanlardan da anlaşılacağı gibi Kazım Karbekir musul sorunun barışçı yolardan çözümlenmesini istiyor. Musul meselesinde İsmet İnönüyü Atatürkü yanlış yönlendirmeye çalışmakla suçluyordu. Yıllarca doğu cephesinde komutanlık yapmış Kazım Karabekir Paşa musulun etnik yapısını ve onların tercihlerini çok iyi bilmekte. Musulda çok az da olsa ingiliz kuvveti olmasına rağmen oraya yapılacak askeri bir harekatta kendisiyle çarpışacakların yerel kürt halkı olması münasebetiyle kardeş kanı dökülmesini istememekteydi. Yani musul halkı Türkiyeye katılmayı istemiyorlardı. Bu sebeble yörde fazlaca ingiliz kuvveti bulunmamakla beraber karşılarına savaşmak için çıkacaklar yöre kürtleriydi. O tarihte de henüz anlaşma yolları kapanmadığı ve bu süreç devam ettiği için musula yapılacak bir harekatta boşu boşuna insanlar özellikle müslüman kürtler öldürülecekti. Karabekir paşanın olaya bakışı kısaca budur.

             Atatürk ile Kazkım Karabekir ve diğer paşaların aralarının açılma sebebi yeni kurulan Cumhuriyette izlenecek yoldaki fikir ayrılıklarıdır. Buna adı geçen kurtuluş savaşının kazanılmasında etkin rol oynayan bu paşaları çekemeyen ismet inönü ve çevresinde ki gurubun perde arkası oyunlarını da eklememiz lazım. Yakup Karaosmanoğlu inönünün 1924 Tahriri sukun kanunu ile tekrar iktidara gelişini “evet bizce ismet paşa rakiplerini, bir daha başkaldırmamacasına yenmişti”  der. Rauf Orbay ve Ali Fuat paşalarda anılarında Atatürk ile aralarının bozulmasını ismet paşa ve çevresinin kendileri hakkında Atatürke yaptıkları olumsuz etkilere bağlamaktadırlar. Bundan Refet Bele ve Adnan Adıvarda şikayet etmişlerdir.

              Tüm bunlar iktidar paylaşımında İsmet inönü ve çevresinin her tür karalaya gittiklerinin göstergesi değilmi?  Zaten meclisteki bu inönücü çoğunluk  ileriki yıllarda daha neler neler yapacaklardır.

  Kanımca Atatürkün Karabekir paşaya en çok kızdığı nokta diğer paşalarla beraber ordudan 1924 yılında istifa etmeleri ve Fevzi paşayı yanlız bırakarak orduyu inönücü yani enverci ittihatçılara teslim etmeleridir . 

DEVAM..

 

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.