Vitrin

Hakikat bir Güneştir O da kendini gizledi

Atatürkün Gizlenen Soyu 04 Eylül 2010

Atatürk üzerinde ki tüm gizemler kaldırılabildi mi? Yakın tarihimizin bu eşsiz şahsiyeti hakkında neler  biliyoruz yada bildiklerimizin ne kadarı gerçek.Aslında bu sorunun cevabı Cumhuriyet tarihi ile paralellik taşıyor.

Atatürkün hayatındaki gizemi kaldırabilmek için daha çok belgelere ihtiyaç var. Ama gerçeklerle bize öğretilen Cumhuriyet  tarihinin farklı olduğunuda biliyoruz. Bizim hareket noktamız şu: Hiç bir araştırmacı kaynağını deşifre etmek zorunda değildir. Tarih gibi belgeye dayanması zaruri olan  bir bilim dalında gerek kaynakların yetersizliği gerekse resmi arşivlerin tam açılamamış olması  bizi diğer kaynaklara ve araştırmalara sevk etmiş ve bu bilgilerin doğruluğu hususunda arşivlerimiz açıklanmadığı yada bilir kişilerin aksini ispat etmediği sürece kendi adımıza güvenilir bilgi verdiğimizi iletmek isterim. Biz inanıyoruz ki arşivler çalışmalarımızı doğrulayacaktır.  Bu anlamda gerçeklere öncülük yaptığımızıda kıvançla iletirim. Umuyoruz ki Allah tamamına erdirecektir.

Atatürk 1881 yılında doğmuştur kesin ayını bilemiyoruz. Ne tuhaftır ki Atatürkün anneside bunun bilememektedir. Rivayetlere göre o devirde yeni doğumlar  Kuranı Kerim lerin arka sayfasına yazılmaktadır. Fakat Zübeyde Hanımın Kuran-ı Keriminin ya yanması yada çalınması üzerine Atatürkün doğum tarihide kaybolmuş nedense Zübeyde Hanımda bu önemli doğum gününü hiç hatırlamamıştır.  Bununla beraber doğum yerinin Selanik olduğuna dair şüphelerimiz var. Bize bu kanıya ulaştıran Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zata dayanmasından kaynaklanmaktadır.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir. Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir?  Bu soru bizce henüz cevaplandırılamamıştır. Ama kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Çünkü  Ali Rıza Efendi hakkında da ne hikmetse bir bilgi yoktur. Hatta Atatürkün şu an babası olarak bilinen Ali Rıza Efendinin resmine bakıp  bu bizim pedere benzemiyor dediğini yazılan anılardan öğreniyoruz. Bizim kuvvetli kanımız şu Atatürk tabiki doğumundan sonra çocukluğunda babasının kim olduğunu annesine sormuştur. Annesininde ona gerekli biligileri verdiğine inanıyoruz. Fakat burada önemli olan bu bilgilerin kimseyle paylaşılmamasıdır. Çünkü kanımızca Atatürkün Rahmetli babası bilinen muteber ve ünlü bir kişiydi. Birileri kasti olarak babası konusunu menfi olarak gündeme taşımakta delilsiz belgesiz iftira kampanyaları yürütmektedirler. Bu gibi asılsız iddiaları kasıtlı çıkaranların Allah katında sorumlu olacaklarını hatırlatıyor ve onları Allaha havale ediyoruz. Halbuki gerçekler çok daha farklıdır. Atatürk babasının kim olduğunu açıklamış olsaydı çevresinde konumundan faydalanmak isteyecek bir çok kişi olacak belkide bu durum onun vazifesine zarar verip engel teşkil edecekti. Sonuç olarak Atatürkün gerçek babasının kim olduğunu bildiğini, annesi ve sonraki aile bireyleri ile belkide arkadaşları da dahil olamak üzere bu gerçeği sır gibi sakladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kanımızca Zübeyde Hanım Ali Rıza Efendi ile evlenmiş olsada olmasada Makbule Hanımın Atatürkün üvey kız kardeşi olduğunu yada çok yakın bir akrabası olduğunu  söyleyebiliriz. Çünkü doğumu 1886 daha doğrusu Atatürkten çok sonradır.  Mehmet efendi ise 1881-1882 de  rahmetli olmuştur. Bu durum Atatürkün ileriki özel yaşamında yaşananları daha iyi anlayabilmemizi sağlamıyormu? Mesela Atatürkün annesi ve kız kardeşinin Fikriye Hanımı istememesi gibi.. yada Abdülrahim Tunçakın kimin çocuğu olabileceği gibi tabiki şimdilik bu ayrıntıları bilemiyoruz..

Biz biraz daha gerilere Atatürkün dedelerinin kim olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Araştırmalarımız Atatürkün dedelerinin uzun yıllar Deliorman Veliko Dobruca Tırnova bölgesinde yaşadıklarını işaret ediyor. Bugün Diyarbakırda türbesi bulunan Seyyit Sarı Saltuk Hazretlerinin (R.A) Rumeliye geçip oraları müslümanlaştırma çalışmalarında bulunan oğulları ve torunlarının soyunun Atatürkün dedelerine kadar geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu manada biz Atatürke bir Seyyit diyebilir Peygamberimiz Hz. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİN soyundan bir Peygamber torunu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Seydi Sarı Saltuk R.A Hazretleri kanımızca HZ. HASAN R.A HAZRETLERİNİN torunlarındandır. Verdiğimiz bu bilgiler ciddi iddialardır bununda sorumluluğunun farkındayız.  Ben böyle düşünüyorum..

Bu bilgi kesin olarak ispatlandığı taktirde bugün ülkemizde yaşanan gelişmelerin ve ayrışmaların  ne kadar tuhaf olduğunu söyleyebiliriz. Kader gerçekten bir sırdır… Doğrusunu Allah bilir.

Biz yolculuğumuza Bulgaristandan devam edelim. Atatürkün genç kurmay binbaşı olarak ateşe militer olarak bulunduğu Bulgaristanın Tırnova kentinde tanışıp sıkı dostluk kurduğu Bulgar mebusu GOSPODİN AÇKOFF 1938 sonlarında Ali Çetinkayaya Rahmetli Atatürk için hemşerimizdi demesi üzerine Ali Çetinkaya nereden çıkardın tırnovayı diye sormuş Gospadin Açkoff  ise  Merhum bülecene sülemişti be canım diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine Ali çetinkayanın bu cevap üzerine ALLAH ALLAH  Atatürk ve ailesinin bulgarya ile hiç alakası yoktur dediği Abdurrahman Dilipakın bir yazısında geçer.

http://ikisi.blogcu.com/ataturk-un-dogum-yeri-hakkinda-bilgi/5321187

Tabi biz bu köşe yazısını kaynak bile almıyoruz. Bu birazda belge yani secere işinden çok öte bir şey. Yazının devamında bu tırnovananın mekadonyada ki tırnova olduğundan bahsedilir.Ama bu tespit Bulgar Mebus Açkoffun dediği gibi yanlıştır. Bu tırnova Bulgarya deliorman dobrucadaki tırnovadır. Biz bunun böyle olduğuna inanıyoruz. Atatürkün ailesine Sarı Saltuk R.A ile olan bağından ötürü sarılar Atatürke de Sarı Mustafa yada Sarı Arslan denildiğini de söyleyebiliriz.

İnşeallah devam edecek..

 

Madam Corrine ve Edith Atatürkün kızkardeşi olmalı.. 03 Eylül 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 17:42
Tags:

Atatürkün kızkardeşlerinin 4 tane olduğu ve  avusturyada yabancı isimler  almış olarak  yaşadıkları söyleniyordu.. Maxtouch..

28 Şubat 1913,Sofya

“Aziz Corrine, 

Kaymakamlığa (yarbaylığa) terfiim münasebetiyle yolladığınız çok sevimli tebrikler beni çok derinden derine mütehassis etti ve bu vesile ile bana yazdığınız güzel sözler dosdoğru kalbimde yer aldı. Kendi kendime izah edemediğim sükutumun birkaç amilleri vardı. Son zamanlarda Sofya, Belgrad ve Petinya ateşemiliterliklerine tayinim üzerine son derece meşguldüm. Bana o kadar iş yükledi ki o iki şehre de gidemedim. Beni bilhassa Sofya ile ilgilendiren bazı meseleleri tetkik etmek lüzumunu duyuyorum. Bundan başka büyük meşgalelerimden biride, bana bir çok sıkıntı ve rahatlık veren bu otellerdeki hayatımdan kurtulmak için bir ev aramaktır. Nihayet mevsim ortasında burada bulunduğumuz için modern hayata ait vazifeler zamanımın büyük bir kısmını alıyor. 

İşte, maalesef beni sana uzun uzun yazmaktan men eden sebeplerden bazılarının hülasası bu. Birkaç kelimelik kartpostal yollamak, seni yalnız tatmin etmemekle kalmaz, aynı zamanda hayrete düşürürdü. Hem de bu vasıtayı ancak beni az ilgilendiren ve kendilerine birkaç nezaket kelimesi göndermek mecburiyetini hissettiğim kimselere karşı kullanırım. 

Küçük ve sevimli Edith’in, benim uzun ve irademin dışında kalan sükutumun üzerine sana bazı şeyler söylemeyi vazife bilmesi beni hayrete düşürmekten hali kalmadı. Hakkımda beslediği iyi fikirden dolayı ona teşekkür ederim. Küçük nasihatleri evvela sana karşı büyük bir dost olduğu ve benim samimiyetime de pek az itimadı olduğunu ve nihayet hayat, hayat işleri hakkında pek az tecrübesi olduğunu ispat ediyor. Rica ederim ona söyle, en çok konuşan ve sayfalar dolusu yazan kimseler mi bu dünyada en halis ve samimi dostlardır? Çok hisseden, fakat uzun lakırdıların sevilen insanı nihayet yormasından korktuğu için hislerini gizlemeyi tercih eden bir insana kayıtsızlık ve tasasızlık isnadı lazım mıdır? 

Her halde küçük Edith emin olabilir ki ben onun Avusturyalı dostu kadar halis ve fedakar olmaya muktedirim. Yine küçük Edith emin olsun ki bazı insanların tabiatları iktizası mecbur oldukları cemileleri yapmaya, eğer zahmeti göze alırsam, ben de muktedirim. Hem şunu da bilsin: Senin benim nazarımda çok büyük bir mevkiin var. Öyle bir mizaca sahipsin ki müdahaleci bir ağzın sözlerine kulak asmazsın ve benden kalbimin dikte etmediği kelimeler almayı elbette ki istemezsin.

 

Tatlı ve sevimli hemşirene bu satırları okuduktan başka, ona kendisinin kolay kolay silinmeyecek bir hatırası olduğunu söylemeni rica ederim. Aynı zamanda annene ve babana saygılarımı sunmama delalet etmek lutfunda bulun.

 

Samimi ve halis dost”
M. Kemal

 

Mareşal Çakmak’ı kimler öldürttü? 19 Ağustos 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 16:32
Tags:

1942′de Başbakan Refik Saydam’ın İstanbul’daki evinde ölü bulunması da, Turgut Özal’ın ani ölümü de çok konuşulmuştur. Gelin görün ki, Mareşal Fevzi Çakmak’ın, genel seçimlere sadece bir ay kala vefatı nedense fazla ilgi uyandırmamıştır. Oysa olayların seyrine baktığınızda tuhaf bir ölümdür bu. Tuhaf ve şüpheli. Üstelik eşi Fıtnat Hanım şüpheleri bizzat anlatmış olmasına rağmen iddiaların üzerine gidilmemiştir ki, nereden baksanız ilginçtir. Nitekim halkın sadece “Mareşal” diye andığı Fevzi Çakmak, siyasete girerken akıbetini adeta sezmiş ve 1947′de düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı: “CHP propagandacıları beni kastederek “o da, Demokratlar da asılacaktır” diyorlar. Evet. Bu gidişin sonunda ben de, Demokratlar da asılabiliriz. Fakat şuna emin olsunlar ki, asılırsak sadece bu memlekete ve millete hizmet etmek istediğimiz için asılmış olacağız.” Yoksa bu kâhince sözlerden, Tek Parti diktasını yıkmak için Demokratlar ile birlikte bir ölüm yemini ettikleri anlamını mı çıkarmamız gerekiyor? Yorum sizin. Öte yandan Fıtnat Hanım’ın üzerinde durduğu noktalar şöyle özetlenebilir: 1949 yazında İstanbul’a dönen Paşa, soğuk almış, zatürre olmasından korkulurken, prostattan yatağa düşmüştü. Ameliyat olması gerekiyordu. Böylece Teşvikiye Sağlık Yurdu’na yatırılır. Tam ameliyattan bir gün önce, o zamana kadar ortalıkta görünmeyen bir doktor çıkar meydana. Adı, Fevzi Taner’dir. (Paşa’nın ‘Günlükler’inden öğrendiğimize göre asker kökenli bir doktordur.) İlk prostat ameliyatını yapmışsa da, başarısız olmuştur. Basında cayır cayır ameliyatın yanlış yapıldığı yazılmakta ve çeşitli şüpheler ibraz edilmektedir. Mareşal eve geçer. Bülent Ecevit gibi hastanede bozulan sağlığı, evde düzelmeye başlar. Ancak aynı doktor onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Acayip bir teklifte bulunur. Der ki, hastane masrafı çok fazla olacak, paranız yetecek mi? Fıtnat Hanım’ın cevabı gayet nettir: “Gerekirse evimizi satmaya hazırız.” Ancak bu esrarengiz doktor, yakalarını bırakmak niyetinde değildir. “Hükümet size istediğiniz yerden bir apartman ve bir miktar para vermek istiyor.” deyince kafalar karışır. Bu doktor hangi yetkiyle hükümet adına konuşmaktadır? Besbelli, CHP hükümeti 1946′da kendi saflarına çekemediği Paşa’ya çengel atmaktadır. CHP, hiç değilse Paşa’ya sahip çıkıyor görünme telaşındadır. Hem bu, hem de bu sıkışık zamanında yapacağı teklife evet dedirtirse, ‘Bakın, Paşa bizim sayemizde apartman sahibi oldu’ diyecek, böylece önünü kesecektir. İktidara karşı muhalefeti tek başına bir parti kadar kudretle yürüten Mareşal’e seçim rüşveti verilmek isteniyordu. Cevap mı? Tabii ki, teklif reddedilmiştir. Ancak Fıtnat Hanım bu her türlü oyunun döndüğü o seçim atmosferinde Paşa’nın bir suikasta kurban gitmesinden korkmaktadır. Ne ki, esrarengiz doktorun yaptığı tıbbî hatanın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu defa ikinci ameliyat için bastırırken görürüz doktoru’. Diğer doktorlar ‘Acelesi yok, yazı bekleyin’ derken, o lapa lapa kar altında yapmak ister ameliyatı. Ancak aile, tanıdığı bütün doktor ve tıp profesörlerini çağırır ve onların gözetiminde yapılan ameliyat gayet başarılı geçer. Plan boşa çıkartılmış gibidir. Şimdilik… Aile hastaneye Fevzi Paşa’nın kan grubundan 10 şişe kan getirttiği halde, Dr. Fevzi Taner, Ankara’dan bir şişe “plazma” buldurur ve yine hastanede yeni çalışmaya başlayan bir başka doktor ve hemşireyle el birliği yaparak onu Mareşal’in damarlarına vermeyi başarır. Bu arada dost doktorları da her şeyin normal olduğunu söyleyerek gönderir. Plan başarıyla işlemektedir. Bundan sonrasını Fıtnat Hanım şöyle anlatıyor: “Ben odaya girdiğimde bir hemşire ile hastabakıcı kan veriyorlardı. Kan verme 10 dakika sürdü. [Ancak] 10 dakika sonra sapasağlam Mareşal gitmiş, yerine başka bir adam gelmişti. [O sırada] Hastanede tek bir doktor bile yoktu.” Mareşal’in titremeye başlaması üzerine hastane müdürünün evine koşar Fıtnat Hanım. Hastayı gören doktorun, “Gitti Mareşal. Benim haberim olmadan tek bir iğne bile yapılmayacak demedim mi?” diye bağırmaya başladığını söylüyor. Kan verilmesinden sonra ateşi 41′e fırlayan Fevzi Çakmak’a yapılan tam 30 adet iğne de fayda etmeyecek ve son nefesini “Allah, Allah” diye verecekti (tarih: 10 Nisan 1950, saat: 07.35). Sonra Ankara’dan cenazenin derhal gömülmesi için baskılar başlamıştır. Fıtnat Hanım vermez kocasının nâaşını. Yakında bir ev tutarak oraya taşıtır ve haberi duyar duymaz eve doluşan gençlerle birlikte iki gece başında nöbet bekler. Nihayet Mareşal, ayın 12′sinde İstanbul’un gördüğü en kalabalık cenaze törenlerinden biriyle bir millet büyüğü olarak Eyüp’te toprağa verilir. Acılı Fıtnat Hanım şunu der: “Bize rüşvet teklif eden ve serumu yaptıran doktor Fevzi Taner bir hafta sonra Ankara’dan son model siyah bir arabayla döndü.” Ne var ki, doktorun keyifli günleri sadece 1 yıl sürmüş ve bir kaza sonucunda o da hayatını kaybetmiştir. Fıtnat Çakmak bir cümle daha söyler ki, adeta 1 numarayı deşifre etmekte, Fevzi Çakmak’ı İnönü’nün öldürdüğünü ima etmektedir: “İnönü kocamı hiç sevmezdi.” Öyle ya, durduk yerde bu cümleyi telaffuz etmesinin bir mantığı olmalı, değil mi? Belki daha çok şey söyledi ama bize bu kadarı yansıtıldı. Tabii bir de şu sözleri: “Şimdiye kadar sustum. Artık millet hakikati öğrenmeli.” Öyleyse sormak hakkımızdır: Şimdiye kadar yalanlanmadığı halde, 44 yıldır gazetenin deyişiyle bu ‘korkunç ifşaat’ın üzerine neden gidilmedi? Neden bünyesi ve nabzı kontrol edilmedi? Paşa’ya neden ve kimin emriyle plazma verildi? Aniden ortaya çıkan doktor, işini bitirdikten sonra nasıl aniden ortadan kaldırıldı? Unutuyordum az daha: Paşa 1947 tarihli basın toplantısında şunları eklemişti sözlerine: “Cenab-ı Hak’tan dileğim şudur: Bana, bu milletin hak ve hürriyetlerini elinde tuttuğu günü nasip etmeyecekse bir an evvel canımı alarak bana azap çektirmesin.” Belki de duası tuttu, kim bilir! Not: Fıtnat Hanım’ın “korkunç ifşaat”ı, ilk olarak 1966 Eylül’ünün 29′unda İzmir’de çıkan bir haftalık gazetede (Hüryol) gündeme getirilmiş, ondan 15 gün önce de başka bir gazetede çıkmıştır. m.armagan@zaman.com.tr

 

Demirel’in AK Parti’yi bitirme planı 27 Haziran 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 13:37
Tags: , , ,

Hazırlık aşamasında olan, içinde Demirel’in de ismi geçen Başkent kulislerinde dillendirilen şok senaryoyu Şamil Tayyar yazdı. 

PKK ve Demirel’in hesabı

Seçimlerin zamanında yapılacağını varsaysak bile artık Türkiye seçim ortamına girdi. Bundan sonra atılacak her adım veya her eylemin seçime yönelik olacağı ya da kamuoyunda oluşacak algının bu yönde şekilleneceğini söyleyebiliriz.

Zaten bu süreç, video komplosu ve sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesiyle aktif hale getirildi. Mustafa Sarıgül’ün kuyruğu dik tutmaya çalışan veya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı pazarlığına geçit verecek türden açıklamalarını bir kenara bırakacak olursak, parti kurmaktan vazgeçmesi, bu sürecin parçasıdır.

Bu dönemde artan PKK eylemleri, siyaseti yeniden projelendirme girişimlerinden bağımsız düşünülemez.

İmralı sakini Abdullah Öcalan’ın CHP kurultayından hemen sonra yaptığı açıklamayı hatırlayalım: “(Erdoğan’ın) Ayaklarının altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor.”

CHP’nin Kılıçdaroğlu’yla birlikte yelkenlerini şişirdiği gerçeği göz ardı edilemez. Ancak, tek başına iktidar çoğunluğunu yakalaması pek ihtimal dahilinde gözükmüyor. Koalisyon partneri olarak düşünülen MHP’nin Kılıçdaroğlu rüzgarından olumsuz etkilenmesi ise projenin iç çelişkisi olarak karşımıza çıkıyor.

Kutuplaşma siyasetinin, ara partileri yıkıma sürüklediğini geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz. Süreç böyle devam ederse, CHP’deki sol toparlanmaya alternatif olarak sağdaki kitlesel kaymanın AK Parti’ye yöneleceğini söylemek mümkündür.

Buradaki kritik soru şu: MHP, bu girdaptan nasıl kurtulacak? Aksi halde, projenin hayata geçirilmesi imkansızdır.

PKK’nın birden tırmandırılan kanlı eylemleri, MHP’nin yelkenlerini şişirirse, koalisyon ihtimali artabilir. Bu yorumun hemen ardından şu soru gelebilir: Eylemler MHP’ye yarayacaksa PKK’nın bundan muradı ne olabilir?

Sadece İmralı’da değil Kandil’de de CHP-MHP koalisyonu üzerinde ciddi olarak kafa yorulduğu aşikar. Kürt Aydını Orhan Miroğlu’nun 4 Mayıs 2010 günü Taraf Gazetesi’nde yayınlanan şu ifadeleri çok önemli: “Olası bir CHP-MHP koalisyonunda Kürtlerin federasyon elde edebileceğine ilişkin garip iddiaları var.”

Hesap şu: CHP-MHP koalisyonunda iç çatışma ortamı doğar, muhtemelen OHAL veya sıkıyönetim ilan edilir, BM güçleri Irak’ta olduğu gibi Doğu’ya bir hat çeker, bölünmenin ilk ciddi adımı atılır.

ABD ve İsrail’le bozulan ilişkilerin suistimal sularında yüzen PKK’nın bu hesabına karşılık, süreci yöneten asıl aktörlerin kağıt üzerinde daha geniş tabana dayalı ancak fiilen bağışıklık sistemi daha zayıf AK Parti-CHP koalisyonuna göz kırpacaklarını tahmin ediyorum.

Ya da Sarıkız darbe senaryosunun çizildiği 2003-2004 yılında olduğu gibi kavga nedenleri ortadan kalktığında planlar revize edilebilir.

Cari olan plan üzerinden devam edecek olursak, AK Parti, CHP, MHP ve BDP’li meclis aritmetiği öngörülüyor.

Bu arada bulanık suda avlanmak isteyen kimi çevreler, senaryodan rol kapmak için seferber olabilir, denkleme DP’yi dahil etme gayretine girebilir. Hüsamettin Cindoruk’un bugün için önerdiği ve ara rejimi çağrıştıran “Cephe Hükümeti” modeli, aslında seçim sonrasına dönük bir modeldir.

CHP-MHP-DP hükümeti…

Özellikle Süleyman Demirel’in Kasım ayında yapılması muhtemel kongrede DP’nin başına Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ı getirme niyetinde olduğu konuşuluyor. Başkent kulislerinde dillendirilen bu senaryo ne ölçüde tutar bilemem, ancak Haberal’ın kongreden önce serbest bırakılması girişimlerinin yoğunlaşacağını düşünenler çoğunlukta.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin Haberal’ı serbest bırakmadıkları için 9 yargıca verdiği tazminat cezasının hukuki boyutu bir yana, muhtemel siyasal yansımaları da hesaba katılmalıdır.

Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliği paketine ilişkin vereceği kararın siyasi şiddeti, süreci derinden etkileyecek boyutta olacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın cumartesi günü G-20 zirvesi için gideceği Kanada’da ABD Başkanı Obama ile yapacağı muhtemel görüşmenin sonuçları da dikkatle izlenmelidir.

Ucu açık bir yolculuktayız, izleyelim…

ŞAMİL TAYYAR – STAR

http://www.sonsayfa.com/Haberler/Medya/Demirelin-AK-Partiyi-bitirme-plani.html

 

ATATÜRK VE KARAKOL CEMİYETİ 25 Haziran 2010

    
Atatürkün nutukta tarif ettiği Karakol Cemiyeti aslında İttihat ve Terakkinin ordu içi yapılanmasıdır. Bu yapılanmanın nasıl olduğunu bize nutukta haber verirken günümüze de ışık tutmaktadır. Anladığım kadarıyla daha 1919 sivas kongresi zamanında bu yapılanma başlamış. Bu yapılanma Atatürke kısmen duyrularak Atatürk ittihat ve terakki tarafından etki altına alınmaya çalışılmıştır.  Zaten nutuk okunursa emrine karşı gelen refet bele gibi, amerikan mandasını savunan rauf orbay,refet bele,kara vasıf gibi art niyetlileri safdışı edememesi sebebide orduda yapılanan ittihatçılardır. Bu talimatnamenin Atatürke ulaşması ise onu etki altına alıp bak ordu elimizde ABD mandasını kabulet demektir. Atatürkün karakol cemiyeti adıyla duyurduğu aslında ittihat ve terakkinin ordu içindeki yapılanmasını anlatan bu yapı ismet inönünün 1961 darbesine kadar uzanan ordu içi çekirdek yapılanmanın başlangıcı olup işin başında Enver Paşa olduğu düşünülebilir. Aslında o vardır.. Atatürk 1927 de neden böyle bir not düşme ihtiyacı hissetmiş olabilir acaba gelecek kuşaklara..Çünkü yapacaklarına hazır konacak bu yapının gelecekte ülke kaderinde el koyacağını biliyordu.. Nitekim öyle oldu.. Çünkü Atatürk nutku bugünler için yazdı ve okudu. İttihat ve Terakkinin kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında neler yapacağını tahmin edebiliyordu…

_________________________________________________

Nutuktan:

Biz Erzurum’da kongre kararlarının her tarafça anlaşılmasını ve topyekûn uygulanmasını sağlayıcı tedbirleri almaya çalışırken, bize Karakol Cemiyetinin Teşkilât-ı Umumiye Nizamnamesi , ve Karakol Cemiyetinin Vezaif-i Umumiye Talimatnamesi diye basılı bir takım kâğıtların, bütün orduya, komutan,subay, herkese dağıtıldığı bildirildi.

Bu yönetmeliği okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu teşebbüsün benden geldiğini sanarak, birçok şüphe ve kararsızlıklara düşmüşler. Benim bir yandan kongrelerle açıkça ortak millî faaliyetlerde bulunurken, bir yandan da esrarengiz ve korkunç bir komite kurmaya çalıştığım zannına kapılmışlar. Gerçi, bu örgütün ve teşebbüslerin elebaşıları İstanbul’da bulunuyorlarmış; fakat, teşebbüslerini benim ad ve hesabıma yapmakta imişler. (O sırada Atinada olmasınlar yada londrada)

Karakol Cemiyeti’nin genel kuruluş tüzüğü’ne göre, genel merkez üyeleri, sayıları, toplantı yer ve toplanış şekilleri, seçim usulleri ve görevlendirilmeleri kesinlikle gizli tutulur.

Bir de, en ufak bir sırrı açığa vuran, Karakol Cemiyeti’ne bir tehlike getiren, hattâ tehlikeye yol açabilecek bir şüphe uyandıran kimseler derhal idam edilir.

Genel Görev Yönetmeliği’nde de bir “millî ordu’dan” söz ediliyor ve “bu ordunun başkomutanı, büyük kurmay hey’eti, ordu, kolordu ve tümen komutanları ile kurmayları seçilmiş ve tayin edilmiş olup gizli tutulur. Bunlar görevlerini gizli olarak yaparlar” açıklaması okunur.

Efendiler, derhal komutanları uyararak, bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini asla uygulamamaları gerektiğini ve bu teşebbüsün kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.

Sivas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey ‘den anladım ki, bu işi yapan kendisi ve bazı arkadaşları imiş. (Kanımca Rauf Orbay-Refet Bele içerden Atatürke yakın fakat sinsice Ali Fuat Cebesoy.. tabiki Enver Paşanın görevlendirmesiyle)

Herhalde, bu hareket tarzı doğru değildi. Herkesi idam ile tehdit ederek bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymak mecburiyetinde bırakmaya kalkışmak çok tehlikeliydi. Gerçekten de, bütün ordu mensuplarında biribirlerine karşı bir güvensizlik ve korku başladı. Söz gelişi,herhangi bir kolordu komutanının, benim komuta etmekte olduğum kolordunun acaba bilinmeyen gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan ne vakit ve nasıl komutayı ele alacak ve bana ne gibi bir işlem uygulayacak gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması ihtimalden uzak değildi.

Sivas’ta Kara Vasıf Bey’e bu gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli büyük kurmay hey’etinin kimler olduğunu sorduğum zaman, hepsi siz ve arkadaşlarınızdır, karşılığını vermişti. Bu beni büsbütün şaşırtmıştı. Böyle bir karşılık elbette akla yatkın olamazdı. Çünkü, bana asla böyle bir örgütlenmeden kimse söz etmiş ve iznimi de almış değildi.

Bu derneğin, sonradan, özellikle İstanbul’da yine aynı adla faaliyetini sürdürmeye çalıştığı anlaşıldıktan sonra, kuruluşunda ve bununla ilgili olarak bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerde samimiyet bulunabileceği iddia edilemez. (Yani bu yapılanma vardır ve art niyetli yapılanmadır diyerek tarihe notunu atıyor Büyük ATATÜRK)

 

Atatürk İttihatçılar için ne diyordu? 12 Haziran 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 03:04
Tags: ,

“İttihat ve Terakki reisleri hükümet kuvvetini meşruluk prensiplerine aykırı olarak, şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim, durdum, fakat anlatamadım.”

“Sofya’da ataşemiliter bulunuyordum. Harp çıktı. Alman askeri ıslahat başkanı Liman Von Sanders’in Çanakkale’yi savunacak ordunun başına geçtiğini de henüz bilmiyordum. Osmanlı ordusunda hemen seferberlik yapılması bile düşünelecek bir mesele iken devletin Karadeniz’de hâlâ bugün bile nasıl geçmiş olduğunu öğrenemediğim bir olay üzerine harbe girilmiş olmasından şikayetçi idim. Bu şikayetlerim o vakit ne kadar manasız sayılmıştı. Çünkü ben yalnız şikayetçi olduğumu söylemiyordum. Almanlarla beraber olanlar yenileceklerdir diyordum.”

“İtiraf ederim ki, eski Osmanlı devletinin harb-i umumiye nasıl bir maksat ve gaye ile girdiğini, yani harbe iştirakten maksud olanın ne olduğunu anlamış değilim. Harbe girdikten sonra idare nokta-i nazarından yapılan hatalar çoktur. Bir milletin kuvayı asliyesi kendi hayatını ve mevcudiyetini müdafaa içindir. Fakat kendi mevcudeyetini unutup da kuvvetini herhangi yabancı bir gaye için istimal etmek katiyyen gayrı caizdir. Harbi sevk ve idare edenler, harb-i umumide kendi mevcudiyetimizi unutarak, tamamen Almanların esiri olmuşlardır. Esasen memleketi müdafaaya gayrı kafi olan kuvvetlerimiz Galiçya’ya, Makedonya’ya, İran ovalarına gönderilerek, serserilik etmişlerdir. Bu sebeple idarei harpte tadad olunamayacak kadar hatalar vardır. Bu hataların mesul-i yeganesi Enver Paşa’dır.”

“1.İçerde hükümeti güçlendirmek. Beslenmeyi sağlamak. Yolsuzlukları en aşağı haddine indirmek. Harbin uzaması yeni kayıplara sebep olsa da, elimizde ve gerimizde kalacak bölgeleri ve halkı dayanmaz ve çürük halde bulmamalıyız. Memleket sağlam bir hareket üssü halinde kalmalıdır.

2. Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı, elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek neferi sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır.” (İttihatçı liderlere sunduğu 1917 tarihli eleştiri raporu)

“Enver Paşa bana Hindistan’a doğru sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu. Emrime üç alay vereceklerdi. İran’dan halk ayaklandıra ayaklandıra Hindistan’a kadar gedecektim. Ben o kadar kahraman değilim, dedim. Talat Paşa niçin bu görevi kabul etmediğimi sorduğunda da, bize bir harita getirsinler, dedim. Durumu gösterdikten sonra da ‘Hem niçin üç alay? Tek bir adam gönderin yeter. Nasıl olsa kendi kuvvetini kendi yapmaya mahkum değil mi?’

‘Bu fedailiği üstüne almalı idin.’

‘Eğer böyle bir şeye imkan olsaydı, sizin emrinizi beklemezdim. Kendim gider, kuvvetler bulur, Hindistan’ı fetheder ve imparator olurdum’ cevabını verdim.”

 

 

Cumhuriyetin Gizli Tarihi 1924 (1) 22 Mayıs 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 04:58
Tags: , ,

                 Bu yılı anlatmak biraz aman alacak. Kısmetse bitiririz İnşaallah. Çünkü üzerinde çok düşünülmesi gereken ve çok karışık bir yıl tıpkı 1926 ve 1930 gibi….

                 1924 de neler yok ki. Hilafetin kaldırılması, 1924 anayasası, şapka inkılabı, Tevhidi tedrisat kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu, Lozanın yürürlüğe girişi, 150 likler, Fikriye Hanımın ölümü ve musul sorunu…

               Önce Musul sorunundan başlayalım.

Kazım Karabekir 30 Nisan 1923 de İsmet inönüyü ziyaret eder. Devlet yönetimi konusunda Çeşitli Konularda sohbet ederlerken ’’  İsmet Paşa biraz sukuttan sonra bambaşka bir zemine geçti : ‘Kazım, Musul boş! Şunu işgal ediversene’ Bu hareket İngilizlere karşı ‘ilansın bir harp’demek olur. Oradaki kıtaları azda olsa, Hava kuvvetleri   üstündür…. Lozan Muhadesini siz yaptınız.’Barış yolu ile hal olacağını, olmazsa Cemiyet-i akvam Meclisine gidileceğini ve askeri hareket yapılamayacağını, siz imzanızla kabul ettiniz! Bu sulh Muhadesesinde ( Anlaşması ) Büyük millet meclisi de tasdik etti. Mustafa Kemal Paşada böyle bir teklifte bulunduğu zaman, ona da uzun uzadıya bu mütalaalarımı arz etmiştim. Siz hükümet reisi sıfatıyla onun böyle bir arzusuna karşı sulh muhadesesinin 3 cü maddesini okuyarak benim serdettiğim tarzda mütalaa beyan edeceğinize, Musul’u işgal etmeye kalkıyorsunuz. Hem de bunu bana yaptırmak istiyorsunuz… der.

          Kazım Karabekir Paşanın musul meselesi halledildikten sonra halifeliğin kaldırılması gerektiğine inandığı tarihçilerimizce söylenir. 1924 yılı Ekim ayı sonlarında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar ordu müfettişliklerinden istifa etmişlerdi. Mustafa Kemal Nutuk’ ta bu olayı, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşanın kurdukları bir düzenle, orduyu da arkalarına alarak siyasete atılmaları ve halkı iktidara karşı kışkırtmaya çalışmaları olarak yorumlamıştır. Ayrıca Musul sorunu nedeniyle İngiltere ile ortamın kızıştığı bir zamanda paşaların bu yaptığının, orduyu zor bir zamanda başsız bırakmak olduğunu söylemiştir.

              Yukarıda yazılanlardan da anlaşılacağı gibi Kazım Karbekir musul sorunun barışçı yolardan çözümlenmesini istiyor. Musul meselesinde İsmet İnönüyü Atatürkü yanlış yönlendirmeye çalışmakla suçluyordu. Yıllarca doğu cephesinde komutanlık yapmış Kazım Karabekir Paşa musulun etnik yapısını ve onların tercihlerini çok iyi bilmekte. Musulda çok az da olsa ingiliz kuvveti olmasına rağmen oraya yapılacak askeri bir harekatta kendisiyle çarpışacakların yerel kürt halkı olması münasebetiyle kardeş kanı dökülmesini istememekteydi. Yani musul halkı Türkiyeye katılmayı istemiyorlardı. Bu sebeble yörde fazlaca ingiliz kuvveti bulunmamakla beraber karşılarına savaşmak için çıkacaklar yöre kürtleriydi. O tarihte de henüz anlaşma yolları kapanmadığı ve bu süreç devam ettiği için musula yapılacak bir harekatta boşu boşuna insanlar özellikle müslüman kürtler öldürülecekti. Karabekir paşanın olaya bakışı kısaca budur.

             Atatürk ile Kazkım Karabekir ve diğer paşaların aralarının açılma sebebi yeni kurulan Cumhuriyette izlenecek yoldaki fikir ayrılıklarıdır. Buna adı geçen kurtuluş savaşının kazanılmasında etkin rol oynayan bu paşaları çekemeyen ismet inönü ve çevresinde ki gurubun perde arkası oyunlarını da eklememiz lazım. Yakup Karaosmanoğlu inönünün 1924 Tahriri sukun kanunu ile tekrar iktidara gelişini “evet bizce ismet paşa rakiplerini, bir daha başkaldırmamacasına yenmişti”  der. Rauf Orbay ve Ali Fuat paşalarda anılarında Atatürk ile aralarının bozulmasını ismet paşa ve çevresinin kendileri hakkında Atatürke yaptıkları olumsuz etkilere bağlamaktadırlar. Bundan Refet Bele ve Adnan Adıvarda şikayet etmişlerdir.

              Tüm bunlar iktidar paylaşımında İsmet inönü ve çevresinin her tür karalaya gittiklerinin göstergesi değilmi?  Zaten meclisteki bu inönücü çoğunluk  ileriki yıllarda daha neler neler yapacaklardır.

  Kanımca Atatürkün Karabekir paşaya en çok kızdığı nokta diğer paşalarla beraber ordudan 1924 yılında istifa etmeleri ve Fevzi paşayı yanlız bırakarak orduyu inönücü yani enverci ittihatçılara teslim etmeleridir . 

DEVAM..

 

İZMİR SUİKASTI 19 Mayıs 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 13:45
Tags:
Cumhuriyetin en zor ve çözülmesi imkansız gibi gözüken 1926 yılı ve aynı yıl yaşanan İzmir suikastı olayı hakkında gerçeklere ulaşmak imkansız gibi… Ama resmi tarihe inanmamı da beklemeyin.. Yazdıklarım olasılıktan öteye gitmeyecek..

İzmir suikastı Cumhuriyet tarihini derinden etkileyen bir gelişme olarak tarih sayfalarımızda yerini alırken, oluşumu ve gelişimi itibariyle Gaziye karşı bir suikast girişiminden çok ittihatçılar arası bir hesaplaşma gibi duruyor. Hesaplaşma demekte pek doğru olmayacak açıkçası merkezi ittihatçıların kendileri için tehlike arz eden ve yeni bir oluşum kurmaya çalışan bazı ittihatçıları tavsiye harekatı olarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak.

Peki merkezi ittihatçılar kimlerdi? Atatürk olamaz çünkü o ittihatçı değildi.. 31 Mart olayından sonra ittihatçılardan görüş ayrılığı sebebiyle ayrılmıştı. Şimdi İzmir suikastı davasında asılanlardan Cavit bey ve dr nazımın ifadelerine bakalım:

Eski Maliye Nazırı Cavit Bey: Yurtdışında Talat Paşa ile görüştüğünü, Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçme ihtimali üzerine, Talat Paşa’ya mektup yazarak bunu önlemesini söylediğini belirtti.

Dr.Nazım: Cavit Bey’in evindeki toplantılardan birine katıldığını ancak ülkedeki siyasi ortam yüzünden Mustafa Kemal’e muhalefet yapma olanağının bulunmadığını gördükleri için siyasal parti kurma girişiminde bulunmadıklarını söyleyen Nazım da suikastla ilişkisini kesin dille reddediyordu

(Dr. Nazım ittihat ve tarakki’nin en önemli teorisyeni olan ahmet rıza ile birlikte pariste jön türk propagandası yapmış ve cemiyetle paris kolu arasında bağlantıyı sağlayarak ittihatın avrupada etkinliğinde önemli rol oynamıştır. ahmet rıza’nın çıkardığı ittihatçıların en önemli yayın organlarından biri olan meşveret gaztesinde ara sıra yazılar yazmış ve türkçülük teorisinin en ateşli savunucularından biri olmuştur. başlangıçta ittihat ve terakki’nin tüm faaliyetlerinde ana belirleyici olan “merkez komitesine” katılarak aktif görevde bulunmayı reddetmiş fakat enver ,talat, cemal üçlüsü gibi cemiyet hiyerarşisinde alt sıralarda olmasına rağmen kısa sürede yükselenleri görünce bunun cemiyet prensibine aykırı olduğunu savunarak perde arkası ittihatçılıktan kurtulmaya çalışmış fakat enver,talat,cemal üçlüsünün siyasi çalımlarına boyun eğmek zorunda kalmış ve ancak bakanlığa kadar yükselebilmiştir. hürryet ve itilaf fırkası gibi muhalif partiler’in savunduğu “ittihatçıların gizli gündemi var” söylemlerinden en fazla nasibini alan ve partiyi komitacılıkla suçlandırdığı için cemiyet içinde en fazla eleştiri alanlardan biridir.

Yukarıdaki iki ifadeden de anlaşılacağı üzere İzmir davasında asılanlardan Atatürkten çok Talat Enver ve cemal paşaların yeni cumhuriyetteki uzantıları rahatsızdı. Dr. Nazımı ülkeye getirten de zaten Mustafa Kemal Paşaydı.

Sanıldığının aksine 1926 idamları son ittihatçıların tavsiye harekatından çok yurt dışına kaçan Talat Enver ve cemal paşanın yurt içinde tekrar örgütlediği kabuk değiştirmiş ittihatçılarca asılmış olmalılar. 1922 yılında şayet Enver Paşa yurt içine girmiş olsaydı. Bir çok aklı selim görüşe göre Atatürkün etrafında birleşen tüm ittihatçılar tekrar Enver paşanın yanında yer alarak Mustafa Kemali yalnız bırakacaklardı. Benim düşünceme göre ise bu ihtimali bilen Atatürkün gizli yandaşlarıyla ittihatçılar arasında henüz savaş sürerken kapışma yaşanacaktı. Bunu Enver Paşada bildiği için Anadoluya girmemiş işi zamana yayarak savaşın bitmesini beklemişti. Bu arada boş durmamış ve başta ismet paşa gibilerini zaman içinde kendi tarafına çekmeyi başarmıştı. Sakın Enver Paşa öldü demeyin bence buda oyunun bir parçasıydı..Bu benim düşüncem enver paşa ölmüşse onun bir yakını bu yapılanmayı yönetmiş olmalı .. Bu yeni yapılanma içinde tam olarak kimler olduğunu bilemiyoruz. Ama kuvvetle muhtemel Enver paşanın has adamı İsmet paşa bu yapılanmanın içindeydi ve siyasi kanat sorumlusuydu. Nasıl ki 1925 yılını anlattığımız gibi Atatürkün siyasi manevra alanı İnönü ve çevresince etkisizleştirilmişse, ordu içerisinde de hakimiyet kavgası devam ediyor, İzmir suikastı davasıyla yargılanmak istenen Kazım Karabekir Ali Fuat Cebesoy Refet Bele gibi paşalar Mareşal Fevzi Çakmakın girişimiyle bu yargılanmalardan kurtuluyordu. Ordunun içinde bu paşaların yargılanmalarına karşı özellikle genç subaylar tarafından başkaldırıların yaşandığını biliyoruz. Bu subayları örgütleyende tahminimce Fevzi Paşaydı. Aslında perde arkasında paşaları kurtaran Atatürk olmasına rağman Fevzi paşa onu karıştırmadan bu başkaldırıyı usta bir manevrayla düzenlemiş olmalı.. ve bu yüzden İsmet paşa kendisini hiç sevmemiş ve ordu içindeki etkinliğinden dolayı hep Fevzi paşadan korkmuştu. Sonuçta Kazım Karabekir gibi paşalara dokunulamamış fakat paşaları savunan subaylar ve diğerleri özellikle Fevzi Çakmak Paşanın ölümünden sonra hızlanarak ancak 1960 yılına kadar tasviye edilebilmişlerdir.

En önemli soru şu İzmir suikastı Atatürke destek veren ittihatçıların tavsiye harekatı ise bu tasviye emrini kim yada kimler vermişti. İsmet Paşamı? Zannetmiyorum. O kadar cesaretli biri değildi. Özellikle ordu içerisinden çok büyük destek almadıkça böyle bir komploya asla kalkışacak mizaçta değildi. Çünkü çok temkinli bir insan olarak tanınır. O taktirde orduya hakim olan Atatürk aleyhtarı bu gücün kaynağı neydi. Tabiî ki ittihatçı subaylar. Peki başında kim vardı.? Tabiki Enver Paşa yada bir yakını Kendisi nerede olabilir? Atina büyük ihtimal.. belkide ABD yada İngiltere..

İzmir suikastından sonra İttihatçılar yani Enver Paşacılar ve İnönücüler ile Atatürk-Fevzi Paşacılar taraftarı genç subaylar arasında mücadele devam etmiş Fevzi Paşa Atatürkü yakın korumasına almıştır. Fakat anladığımız kadarıyla etrafındaki hainle tarafından yanlış bilgilendirilmesine ve zehirlenmesine mani olamamıştır.

Tabiki bunlar kuvvetli varsayımlar bilemiyoruz.. fakat net olarak bildiğimiz asılanların ittihat ve terakkiye karşı oldukları…

 

Cumhuriyetin gizli tarihi-1925 16 Mayıs 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 02:17
Tags:

Türkiye Cumhuriyeti tarihini okumaya başladıkça aslında yaşananların anlatılanlardan çok farklı olduğunu görüyor ve gerçekleri açıklamaya devam ediyoruz. 1925 yılının en önemli olayı şüphesi Şeyh Sait isyanıdır. 3 mart 1924 te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin (şeriat yasalarının kaldırılması) ve hilafetin kaldırılması üzerine ülkemizde özellikle doğu bölgesinde kıpırdanmalar başlamış 17 kasım 1924 de ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştu. Kazım Karabekir ve arkadaşlarının ülkeye biçtikleri yeni yönetim modeli ile Atatürkün düşündüğü model arasındaki bu farklılık fikir ayrılığına neden olmuş TCF bu  sebeble kurulmuştur.

                 Tüm bu gelişmeler özellikle ülkemizin doğusunda dini hassasiyetleri yüksek vatandaşlarımız tarafından farklı algılanıyor yapılanların dine karşı bir harekat olduğu düşünülüyordu. Şeyh sait isyanı bu anlamda tamamen dini hassasiyetlerden doğmuş bir başkaldırıdır. Bazılarının öngördüğü gibi bu isyanın kürtlükle yada musul meselesiyle yakından uzaktan ilişkisi yoktur.

               İlk kıvılcımlarını daha 1924 yılı içerisinde hilafetin kaldırılmasıyla belli eden  kıpırdanmalar üzerine  Terakkiperver Fırkasının kurulması ve tüzüklerinde dine saygılıdır ifadesinin yer alması  mecliste inönü ve yandaşlarını memnun etmemişti. Onlar kendi iç dünyalarında devrimleri farklı yorumluyorlar buna karşı çıkabilecek herkese hasmane bir tutum takınarak sertlikle sindirilmesi fikrini savunuyorlardı. Ülkeye yavaş yavaş hakim olan huzursuzluk hissediliyor olası bir başkaldırı her an bekleniyordu.

            Sertlik yanlısı olmayan inkılapların zamana yayılarak  benimsenmesinden yana olan ılımlı lider Atatürk bu sebeble İsmet İnönünün istifa etmesini ve yerine daha ılımlı olan Fethi Okyarın başbakan olmasını istedi.  21 kasım 1924 de Atatürkün isteği üzerine inönü istifa eder, yerine Fethi okyar başbakan olur. Yaklaşık 3 ay sonra 10-15 şubat 1925 te Şeyh sait ayaklanması başgösterecek, diğer taraftan Fethi Bey Hükümeti’nde bazı bakanlar, hükümetin isyânla ilgili yeterince tedbir almadığını söyleyerek istifa edeceklerdir. Yani mecliste ismet inönüye biat etmiş milletvekilleri fethi okyarı düşürmek ve olayın ılımlı olarak çözümlenmesini önlemek için Atatürke ve okyara resmen komplo düzenleyeceklerdi.  

                Bu olay bize İsmet inönünün mecliste nasıl bir etkinliğe sahip olduğunun bariz örneklerinden biridir. Atatürke rağmen hakim olduğu mecliste perde arkası oyunlarıyla fethi okyar hükümetini etkisizleştiren inönü ve ekibi sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için her türlü film ve fırıldağı çevirmeye hazırdır. Komplonun devamı da şöyledir.. Yine Cumhuriyet Halk Fırkası’nda ve Meclis’te, Fethi Bey Hükümeti eleştirilmeye başlanır. İstedikleri bölgede sıkıyönetim ilanı ve kürtlerin üzerine ordu birliklerini göndermektir. Fethi bey direnir çünkü olayın sebeblerini anlamakta bunun bölge kolluk kuvvetlerince   sorumlularının yakalanmasıyla çözülebileceğini bilmektedir. 2 Mart 1925 günü Meclis’e verilen “Cumhuriyetin en uzak tehlikelerden dahi korunmasını ve halkın sükun ve tam bir rahata kavuşmasını, hükümetin kendine düşen görevi yapmada çok daha azimli ve ileri görüşlü olmasını isteyen” önergenin kabul edilmesi üzerine Fethi Bey Hükümeti istifa etmiş ve İsmet Paşa yeniden Başbakanlığa bu sertlik yanlısı milletvekilleri sayesinde getirilmiştir. Perde arkasında olayları idare eden tabiki inönüdür.

              Önerge dikkatlice okunacak olursa aslında olayın boyutunu ve inönücü meclisin niyetini kavrayabiliriz. Zaten tarih yorumcuları  bize bu olayı allayıp pullayıp bir kürt ayaklanması şeklinde sunmuş, işin içine hiçte alakası olmayan ingilizleri de katarak finali musulda bağlayarak kürt-türk ayrıştırılması harekatının mimarı olmuşlardır. Zaten inönünün kürt politikası da hep bu olmamışmıdır? Kürt vr Türk milliyetçiliklerini oynayarak ayrımı hızlandırmak. Aslında Şeyh Sait isyanı tamamen dini kaygılardan kaynaklanan bir olaydan başka bir şey olmadığı halde inönücü meclis olayın farklı boyutlarda farklı amaçlarına hizmet edebilmesi için her karatmayı yapmışladır.

          Bu tercih Atatürkün tercihi değildir. İnönü ve ekibinin meclisteki fırıldakları sonucu Atatürke dayattıkları bir oldu bittidir. Atatürkün fethi okyar haricinde bir başkasını dahi başbakan ataması bu inönücü milletvekillerinin aynı senaryoları tekrarlamalarına engel olamayacaktır. Yine kabinden istifa edecekler ve inönüyü seçtirmeye çalışacaklardır. Atatürk istemediği halde kabul etmek zorunda kalmıştır.

              Zaten günümüzde de böyle değilmidir. Milletvekillerinin ortak tutumları bir kararın alınıp alınmamasına etken olmuyormu? Hatta internete düşen son chp baykal olayında  birilerinin istemedikleri genel başkanı düşürebilmek için  kaset tuzağı kurdukları söylenmiyor mu? Siyaset bazen çirkin yüzünü hiç değiştirmiyor ve bunu da saklayamıyor…

          Daha sonra 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edilir. İstiklal mahkemeleri ve idamlar sonrası tekke ve zaviyelerin kapatılması.  Şapka devrimi VE ATATÜRKÜN ÜLKESİNİN HALKININ NABZINI YOKLAYAN BİTMEYEN YURT GEZİLERİ -Atatürkün niçin nabız yokladığını kısmetse sonra anlatacağız İnşaallah. -

             Söylemek istediğimiz Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan her inkılap ve devrim Atatürkün istediği gibi olmamıştır. Buna iş birliği içinde ki ülkeye hakim İttihat ve Terakkinin kabuk değiştirmiş  güç odakları farklı yön vermişler. Bunuda günümüzde sanıldığı gibi Atatürke mal etmeyi başarmışlardır.     Tıpkı harf devriminde olduğu gibi söylendiğine göre Atatürk harf devriminin zamana yayılarak 10 yılda gerçekleşmesini savunmuş yeni nesilin hem osmanlı hemde yeni latin alfabesini öğrenerek kültürde devamlılık sağlamak istemiştir. Lakin inönü ve ekibi bu iş üç ayda olacak diye dayatarak  büyük bir tarih ve kültür kopukluğu yaratmışlardır. 

          1925 yılını anlattığımız bu bölümde ana fikir olarak sunmak istediğimiz Cumhuriyetin kuruluş aşamasından ilanına ve 1925 e kadar hatta günümüze kadar bile mecliste olagan üstü savaşların verildiği, kabuk değiştirmiş İttihat ve Terakkinin bütün oluşumların içinde belirliyici ve yönlendirici kuvvete sahip olarak Atatürke ve yapmak istediklerine karşı her zaman engel çıkarttıklarını söylemek zorundayız. Cumhuriyeti kuran ve demokratik olan Atatürk her zaman sorunların mecliste çözümlenmesini savunmuş bu sebeble hiç bir zaman anti demokratik tutum ve davranış içine girmemiştir. Komiteci gelenekten gelen ve meclise de hakim olan eski ittihatçıların çevirdikleri film ve fırıldakları yazmakla bitmez. Maalesef inönü ve ekibide kanımca eski ittihatçıların kabuk değiştirmiş versiyonunun siyasi kanadının baş aktörlerinden başkalarıda değillerdir. Bu önemli paragraftaki konuyu açmayarak şimdilik kapatıyor. Atatürkün demokrat ruhuna herşeyin kanunlarla mecliste halledilmesi gerektiği inancına gönülden katılıyor ve böyle bir lidere sahip olduğumuz için Allaha dua ediyorum. Şayet iddialar doğruysa chp içinde baykala karşı olan gurubun kaset şantajı yapacagına genel kongreye az bir zaman kala meşru yollardan seçimle kozlarını paylaşsalardı daha demokrat olduklarına bizi inandırmış olmayacaklarmıydı? Genel kongrede seçim yapılsa delegelerin hür iradeleri tecelli etse hak eden desteklenen ve istenen kişi genel başkan olsaydı daha demokratik olmazmıydı? Tıpkı Atatürkün niyetleri her ne kadar kötü olursa olsun bildiği halde meclisin çoğunluğunun iradesine boyun eğerek anti demokratik yollara başvurmaması gibi….. İşte demokrasi ve halkın seçtiği milletvekilleri üzerinden milli egemenliğe saygı budur. Herkesi Atatürk gibi meclise ve kararlarına işlerine gelmesede kararların akibeti kötü olsada saygı duymaya davet ediyoruz..

               Gerisini artık siz düşünün ve siz siz olun inönü ve ekibinin uydurma tarih kitaplarına inanmayın.. 

 

ATATÜRK RUSYAYA GİTTİ Mİ? 06 Mayıs 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 06:30
Tags:
……..
Eylül 1936 sonunda, Türkiye’den Cumhuriyet Halk Partisi üyesi Cevdet Kerim başkanlığında bir spor delegesi Kyiv’i ziyaret etmiştir. Delegede futbolcu, güreşçi, bisikletçi, eskrimci olmak üzere 57 sporcu bulunmaktaydı. Daha sonra batılı basın-yayın grupları Atatürk’ün Sovyetler Birliğine yapması muhtemel bir resmi ziyaretini rapor ettiler. Bir Fransız gazetesi “L’Ere Nouvelle” “yıllardan beri böyle bir Moskova seyahati ilk olacaktır ve Atatürk Belgrad ve Bükreş’e de misafir olabilecektir.” diye bahsetti. Gazete olası ziyareti karşılıklı barış ve dostluk çıkarları adına bir göstergesi olduğunu vurguladı. Olası Moskova ziyaretinde Atatürk’ün o zamanda 1930′ların ortasında Türkiye’den Ukrayna’ya tek yolun deniz ya da trenle olacağından Odesa ve Kyiv’i de ziyaret edeceğini söyleyebiliriz. Bahsedilen Atatürk’ün seyahat dedikodularıyla ilgili olarak Anadolu Ajansının haberine göre: “yapılan araştırmaya göre Moskova’ya ve diğer ülkelerin başkentlerine böyle bir seyahatin mümkün olduğu ancak henüz kesin bir bilginin olmadığı” belirtilmiştir.37 Bilindiği gibi Atatürk Sovyetlere 1935′de ya da daha sonraki yıllarda gitmedi. Onu bundan alıkoyan sebepleri bilmiyoruz. Fakat gerçek şu ki böyle bir seyahat düzenlenseydi geniş uluslar arası bir yankısı çok konuşulurdu.
 
       DÜŞÜNCELER: Bana göre böyle bir seyehat mümkün görülüyor. Fakat olmuşsa 1935 tarihinden önce yani 1930-1931 yada İnönünün rusya ziyareti olan 1932 de beraber gitme ihtimali yüksektir kanaatindeyim. Çünkü o yıllar dünya ekonomik krizinin en çok hissedildiği, Türkiyenin Serbest Cumhuriyet Fırka Deneyimiyle liberalleşmeye çalıştığı fakat Atatürkün CHP nin anti demokratik tutmları nedeniyle bir kaosa ve iç kavgaya sebebiyet vermek istemediği için SCF yi kappattırdığı yıllar olup, Atatürkün verdiği bir demeçte gördüm ki çok partili hayata daha hazır değiliz daha 10-15 yıl bekleyelim dediği bilinmektedir.  Fakat ülke fakir insanlar açtır. Bu sebeble İnönü 1932 de 8.000.000 dolar mal karşılığı faizsiz kredi anlaşması yaptığı Rusyaya gitmiştir. Bu kredi anlaşmanın öncesinde  yada anlaşma esnasında Atatürk Rusyaya neden gitmemiş olsun. Eğer gizli gitmişse bu 1930-1932 arası bir tarih olma olasılığı kuvvetle muhtemeldir. Belki bu seyehat öncesi Atinaya sonradan da Odessa üzerinden Moskovoya gitmiştir…. Belki görüşmeler moskovaya gitmeden odessa da gerçekleşmiş olabilir mi? Beminkisi sadece kurgu tabiki bilinmez…
 

ATATÜRKÜN PASAPORTU VAR MIYDI? ENGİN ARDIÇ

     
Atatürk’ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz… Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi “kıyıdan köşeden” adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii… Yanında da Mrs Simpson… Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da… İngiliz kralı ya da kraliçesi “hüküm sürer ama idare etmez” … Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye’ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, “asi generallere” karşı İspanyol Cumhuriyeti’ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu…
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, “dünya sahnesinin önünden çekilmiş” bir ülkeydi… Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), “beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın” der gibiydi dünyaya…
Atatürk’ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
“Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak” erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk’ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul’a her gelişi niçin “tarihi gün” sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler’in Stuttgart’a gelişi bayramı, Mussolini’nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin’in Odessa’yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları… Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar “donuk”, ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde…
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, “Atatürk’ün uçağa binip Atina’ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk’ün Cenevre’de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk’ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk’ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk’ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri” gibi hatıralar kalsaydı… Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!…
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış…
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya’ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu… Bunun dışında Sofya’ya, Berlin’e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad’a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle…
Ama o zamanlar bir “imparatorluk subayıydı”
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!
 
 

Atatürkün babası 26 Nisan 2010

Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zat olduğu söylenmekte.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir.       Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir? Kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Zübeyde Hanım Mehmet Efendi dışında bir başka evlilik yapmamıştır.. Ama Mehmet efendinin konumu ve şahsiyetinin büyüklüğü göz önüne alınarak istismar edilmemesi için Atatürkün babasının kim olduğu aile kararıyla gizlendiği söylenmektedir..

         Bazen düşünmüyor değilim Fatihin kardeşinden bu yana onlarca kayıp şehzade varmış. Çünkü Fatih Sultan Mehmet de kardeş katline izin vermemişti. Atatürkün bunlarla bir kan bağı olabilirmi bilinmez….

 

 

 

ENVER PAŞANIN ATATÜRKE TEHDİT DOLU MEKTUBU 22 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:48
Tags:

Muhterem Paşam!
       Yusuf Kemal ve Rıza Nur Beyler Moskova’da iken, Berlin’den avdetimde gerek bunlara ve gerekse Ali Fuat Paşa biraderimize hariçteki mesaimizi ve size yazdığım mektupta ve gönderdiğim nizamnamede ve programla da izah ettiğim veçhile hariçteki tarzı mesainin memlekette bir fırkaya istinat etmesi lüzumunu bildirmiştim.
 
       Bu sırada ise gerek Rus doktorları ve gerekse bizim doktorların muayenesi neticesinde veremin başlamış olduğu, Halil Paşa’nın memlekete gitmesi ve havası mutedil bir yerde oturması cümlece muvafık görülmüş, bu sebeple hareket etmişti. Kendisinin hareketinden sonra gelen mektupla ailesinin Taşkent’e gitmek üzere Trabzon’a geldiği, mamafih kendisi oraya çağırıldığı, Fuat Paşa bir akşam Afgan Sefaretinde Halil Paşa’nın Anadolu’dan gelecek iznini beklemesini söylemiş olduğunu anlatması üzerine, anlayamadığım tuhaf bir vaziyet karşısında bulunduğumu hissettim.
 
       Halbuki size yazdığım telgrafa rağmen Avrupa’da İttihat ve Terakki manevrası başladı diye üzerimize yükleniyorlar. Biz buradan ve sonra da siz Bolşeviklerle münasebette bulundunuz diye, memleketten çıkmasında ısrar edilmiş…O da ailesi geldikten sonra yola çıkmıştır. Sonra bunu müteakip Küçük Talat Beyin tevkif ettirilerek çıkarılmış olduğunu buraya gelince anladım. Biraderim Nuri Bey’in de Erzurum’da kalebent edildiğini öğrendim. Her şeyi size açık bildirdiğim halde akraba ve arkadaşlarımın bu muameleye maruz olmalarını doğru bulmuyorum. Binaenaleyh size bir kere daha vaziyeti ber vechi ati izah etmeyi muvafık buldum.
 

Halk mareşali çok sevmişti 20 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 03:06
Tags:

Televizyon gelip de Türkiye’yi değiştirene kadar, köylü ve lumpen kahvelerinde, ayrıca İstanbul’un her yaştan “mahalle çocuklarının” takıldıkları semt kahvelerinde mutlaka iki resim asılıydı:
Bir: Elbette Atatürk.
İki: Mareşal Fevzi Çakmak.
Bazı köylerde bunlara “cihan pehlivanı Koca Yusuf” ve kim olduğu bugüne kadar açıklığa kavuşturulamamış “dünya güzeli Zeliha Hanım” adında bir kadın da eklenirdi. Kahvecinin meşrebine göre de Fener, Galatasaray takımları, vs.
Halk mareşali çok seviyor, onu Atatürk’ün “hemen yanına” koyuyordu, her anlamda.
Oysa CHP’liler mareşalden nefret ederlerdi.
Hadi “küçümserlerdi” diyelim…
Onu her zaman “İsmet Paşa’ya rakip” olarak gördüler. Çünkü onu çok seven halk, İsmet Paşa’yı hiç sevmiyordu. (Bunu söyleyen de Atatürk’ün kendisidir, biz uydurmadık.)
İsmet Paşa’ya memurlar hayrandı, bugün de öyledir. Bir de kendini solcu sanan memur çocukları. İnönü, bürokrasinin önderiydi, halkın değil.
“İsmetçiler” mareşale “gerici” yaftasını yapıştırmaktan da utanmadılar. Çünkü “namaz kılıyordu”
Peki bu adam gericiydi de, Atatürk niçin daha Ankara’ya ayak basar basmaz “aman Fevzi Paşa da gelsin, geldi mi, geliyor mu, ne zaman gelecek” diye tutturmuştu?
Niçin, büyük taarruzun planlarını ona yaptırmıştı? (Atatürk’ü gerçekten sevmeyenler “kendisi beceremezdi de ondan, komutanlığı iyiydi ama kurmaylığı zayıftı” derler!) Niçin, başka hiçbir silah arkadaşını mareşal yapmamıştı da onu yapmıştı? (“Meclis yapmıştı” diyerek beni güldürmeyiniz.)
Niçin orduyu tamamen ona emanet etmiş, değişmez ve değiştirilmesi teklif edilemez genelkurmay başkanı olarak tutmuştu?
Niçin, ölümünden sonra İsmet’in değil Fevzi’nin cumhurbaşkanı olmasını “vasiyet” etmişti?
Fevzi Paşa 10 Nisan 1950 günü vefat etti. Bir ay sonra başlayacak olan Türkiye’nin büyük değişimine yetişemedi. Şimdi altmışıncı yıldönümünde anılıyor.
İsmetçiler’e göre karşıdevrim tabii… Atatürk’ün başbakanı Celal Bayar da karşıdevrimci!..
Bunlar çok devrimci oldukları için Kâzım Karabekir’in hatıralarını yakmışlardı, Fevzi Çakmak’ın günlüklerinin önemli kısımlarını da yokettiler. Bununla da yetinmediler, Atatürk’ün Nutuk’unu bile sansür ettiler.
Çünkü yaptıkları Atatürkçülük değil, hokkabazlıktır. Bugün de öyledir.
Hep merak ederim, “başka” bir Türkiye’yi… Çankaya’da üçüncü cumhurbaşkanı Fevzi Çakmak’ın oturduğu, Celal Bayar’ın yeniden başbakan, Adnan Menderes’in önce tarım, sonra sanayi ve ticaret bakanı olduğu bir Türkiye’yi… Fuat Köprülü, kurulacak bir “Türk Akademisi” başkanı… Kültür bakanı da Samet Ağaoğlu…
Acaba İsmetçiler gene de darbelerini yapabilirler miydi? Hangi babayiğit darbeci Çankaya Köşkü’nde Mareşal Çakmak’ı tutuklayabilirdi acaba? Hangi babayiğit ona idam cezası kesebilirdi?
Boşverin. Teyzemin bazı organları olsaydı ona dayı diyecektim.
Ama bir şeyden eminim: Her namaz kılana gerici diyen ahmaklar, hiçbir zaman iktidar yüzü görmeyeceklerdir. Hep darbe isteyecekler ve arayacaklar, hep darbecilerin dümen suyunda yaşayacaklar, ancak zart zurtla ayakta kalacaklardır. Ya da ben elli sekiz yıldır yaşadığım ülkeyi tanımıyorum.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/04/18/halk_maresali_cok_sevmisti

 

ATATÜRK: O ŞAHIS BENİM BABAM DEĞİL! 09 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 00:32
Tags:

  Atatürk ün babası olarak bize gösterilen, bazı tarih kitaplarında bile yer alan resmin aslında uydurma olduğu anlaşıldı. Tarih araştırmacısı Mustafa Armağan ın yazısı:
16:08:04 2009-06-22

Atatürk’ün babası kimdi? Gazi Mustafa Kemal’in 1922 yılında “Vakit” gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a anlattığı hatıralarından beri bu sorunun içinden çıkılamamıştır.  Şimdi içinizden ‘Peki Atatürk köşelerinde gördüğümüz o fesli, bıyıklı adam kim o zaman?, diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama o fotoğraftaki kişinin ‘Atatürk’ün babası’ olduğu tezi, doğrudan doğruya bir İnönü devri yutturmacasıdır. Biz İnönü’nün göstermek istediği Atatürk ile Atatürk’ün kendi zamanındaki Atatürk’ü fena halde birbirine karıştırmış durumdayız. Daha doğrusu biz Atatürk’ü İnönü devrinde ona giydirilen deli gömleğiyle tanımak zorunda kalmış bulunuyoruz. Şimdi o gömleği çıkartmaya uğraşıyoruz ki, işimiz hiç kolay değil…

Daha önce de yazmıştım: İsmet İnönü’nün 12 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde “Nutuk” bir tek defa bile basılmamıştır. Neredeyse yasaktır. Basılmıştır diyen varsa getirsin bir örneğini. 1938’de Atatürk’ü sağlığında yapılan son baskısından sonra ilk kez 1950 yılının ikinci yarısında basılabilmiştir “Nutuk”un ilk cildi.

Mesela 1931’de basılan “Tarih IV” adlı lise ders kitabında da, ölümünden hemen sonra Kanaat Kitabevi tarafından basılan M. Turhan Tan’ın “Atatürk” kitabında da Atatürk’ün babasının fotoğrafını bulamazsınız. Neden acaba? Şimdi babası Ali Rıza Efendi’nin olduğunu sandığımız ünlü fotoğrafı, Atatürk’ün onayından geçmemiştir de ondan.

Peki nedir bu fotoğrafın hikâyesi? Neden o gün yokken bugün ders kitaplarımıza kadar sızabilmiştir? Tarih üzerinde bir oyun mu dönmektedir yoksa?

1935 yılında tesadüfen Ankara Cebeci’deki Şehnaz Hanım’ın aile albümünden çıkmış olan bu fotoğrafı büyük bir sevinçle hemen Atatürk’e ulaştırırlar. Sağdan bakar, soldan bakar, büyüttürür. Hayır, küçük yaşta kaybettiği babasının görüntüsü, fotoğraftakine hiç benzememektedir. Atatürk’ün içi ‘resimdeki adam’a bir türlü ısınamamıştır. Nitekim Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı kitabında yazdığı üzere Atatürk, sonunda “Bu bizim peder değildir” diye kestirip atmak zorunda kalmıştır.

Ne çare ki, onun inkâr ettiği “peder”in fotoğrafı kitaplara girmiştir bir kere, artık hangi babayiğit çıkartabilir.

Ali Rıza Efendi’ye ait olduğu söylenen bu fotoğraf, ilk kez 1939 yılında, yani artık atışın serbest hale geldiği İnönü devrinde “Belleten”de İhsan Sungu tarafından yayınlanır. İşte bu tarihten sonra kitaplarda o zamana kadar Mustafa Kemal’in soyunu tek başına temsil eden Zübeyde Hanım’ın yanına yeni bir fotoğrafın yerleşmeye başladığı görülür. Bu tavırdan, Tek Parti dönemi muhafazakârlığına denk düşen ‘iyi aile çocuğu’ Atatürk imajının zihinlere kazınmak istendiğini çıkartmak zor olmasa gerek.

Peki gerçekten de Atatürk’ün babası kimdi? Ali Rıza Efendi’ydi elbette. Ne yazık ki, onun hayatı hakkındaki yayınların hiçbirisine tam olarak güvenemiyoruz. Biraz okuyunca kafanızın aşure kazanına dönmesi sebepsiz değil.

Mesela en muteber kaynaklardan sayılan Şevket Süreyya Aydemir, “Kırmızı Hafız”ı Ali Rıza Bey’in amcası yaparken (“Tek Adam”, I, 1969, s. 31), Prof. Şerafettin Turan babası yapmaktadır (“Kendine Özgü Bir Yaşam”, 2004, s. 20). Yine Prof. Turan, Atatürk doğduğunda babasının Evkaf idaresinde çalıştığını yazarken (s. 20), Erol Mütercimler kereste tüccarlığı yaptığını iddia etmektedir (“Fikrimizin Rehberi”, 2009, s. 39). Oysa Atatürk, 1922 Ocak’ında Ahmet Emin Yalman’a verdiği röportajda kendisi okula başlarken babasının “rüsumat”ta, yani gümrük idaresinde memur olduğunu söylemiştir.

Bu durumda Ali Rıza Efendi’nin bütün hayatı alt üst oluyor. Önce Evkaf’ta kâtiplik yapıyor, sonra kereste tüccarlığı, 6 yıl sonra ise gümrük memurluğu. Oysa doğru sıralama, önce Evkaf, sonra Rüsumat idaresi ve en son memurluktan istifa ettikten veya emekli olduktan sonra kereste ticareti yaptığı şeklinde olacaktı (ölümünden önce bir ara tuz ticareti yaptığını Makbule Hanım anlatmıştır).

Üstelik Atatürk’ün babasının hangi yılda öldüğü de bilinmez. Rakamlar kitaptan kitaba, üstelik 5-6 yıla kadar oynuyor. Kimisi 1893’te öldü diyor, kimisi 1887 veya 1888’de. İnkılap tarihinin duayenlerinden Prof. Enver Ziya Karal, “babası genç yaşta öldü”, diye yazıyor. Yahu üstad, eğer Ali Rıza Efendi 1839’da doğmuşsa ve ölüm tarihi 1893 ise öldüğünde 54 yaşındadır ve bu nasıl “genç” ölmektir?

Biyografilerindeki ciddiyetsizliklere son bir örnek: Atatürk Şemsi Efendi mektebine başladıktan “az zaman sonra” babasının öldüğünü söylemiştir. Eğer okula 6-7 yaşlarında başlamışsa tarih, 1887 olmalıdır. Oysa bildiğimiz kadarıyla bundan sonra tam 6 yıl daha yaşamıştır Ali Rıza Efendi. Bu hesaba göre babası öldüğünde Atatürk 13-14 yaşında olmalıdır. Yani babasının ölüm tarihini esas aldığınızda Atatürk 14 yaşında, kendi demecindeki okula yazılmasından az sonra öldüğü bilgisi esas alınırsa da 7 yaşında çıkıyor. Hangisi doğrudur? Henüz bilmiyoruz.

Gördüğünüz gibi Atatürk’ün babasının kimliği konusunda karanlıklar içinde yol bulmaya çalışan ressam Brüghel’in körleri gibiyiz. Anlaşılan Atatürk de, 1930’ların sonlarına gelinirken, olgunluk dönemini idrak eden her erkek gibi babasını merak etmiş ve onun izlerini araştırmalarını istemiştir yetkililerden. Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgeler bu araştırmanın Selanik’e kadar uzandığını gösteriyor (030-10-1 7 6 nolu dosya).

Maalesef bu araştırmadan da Atatürk’ün babası hakkında dişe dokunur bir sonuç çıkmamıştır. Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce babasının kimliğini araştırma merakına kapılması bize yine de bir şey söylüyor olmalıdır. Gençliklerinde babalarını aştığını düşünen erkekler, olgunluk çağlarında “baba”yı yeniden keşfe çıkmak ihtiyacını duyarlar.

Karlı bir gece yarısı baba yeniden evine dönecek midir? Bu ev, Çankaya Köşkü bile olsa…

 

İnönü’nün Menemen’deki Mumları 03 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 02:02
Tags: ,
Per, 04/01/2007 – 09:25 — Mustafa Yürekli

 “Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Menemen Belgeseli”ni hazırlarken fark ettim ki yakın tarihimizin, övgü-yergi kısır döngüsünün dışına çıkılarak, belgelere, doğru bilgilere dayalı tespitlerin ışığında yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Ne yazık ki yıllardır, 1930 yılandaki SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası)’nın kurulup kapatılmasının ve Menemen’de meydana gelen olayların arkasındaki gerçekler akademik çevrede bilinmesine rağmen gerekli ve yeterli açıklıkta dile getirilemedi.

Belli bir kesim, ezberlerini bozmak istemiyor. Dolayısıyla ortadaki o kadar belgeye dönüp bakan yok.. Genelkurmay Başkanlığı ve Emniyet Müdürlüğü arşivlerini açtı ama kim gidip araştıracak? Bır takım akademisyenler, üniversitelerde, 1930 yılının ikinci yarısındaki olaylara ilişkin ciddi çalışmalar yaptı, kitaplar yayınlandı.

Yok sayıyor, ezberini bozmak istemeyenler. Dönemin politikacılarının, yazarların ve gazetecilerin anıları yayınlanıyor. Bunları okut, okutabilirsen.

Acaba “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar..” atasözünde ifade edilen gerçek hiç akıllarına gelmiyor mu? Yalancının Menemen’deki mumları hiç sönmesin istiyorlar ve sürekli yeniliyorlar..

BİR DEMOKRASİYE GEÇİŞ DENEMESİ

1930 yılının Temmuz ayına gittiğimizde, Mustafa Kemal Paşa’yı, o günlerde henüz 7 yaşındaki Cumhuriyet’in içine düştüğü çok büyük ekonomik, sosyal ve siyasal bunalımın içinde olduğunu görürüz.

24 – 30 Temmuz 1930 tarihlerinde Yalova’da, Mustafa Kemal, Fethi Okyar, İsmet İnönü ve Kazım Paşa dörtlüsü oturup, bir muhalefet hareketinin, iktidar partisi içerisinde bir grup olarak mı yoksa bağımsız bir siyasi parti olarak mı doğması gerektiğini tartıştılar. İsmet İnönü CHF(Cumhuriyet Halk Fırkası) içerisinde muhalif bir gruba karşı olduğundan bir muhalefet partisinin kurulmasına karar verdiler.

Mustafa Kemal Paşa da çocukluk arkadaşı Fethi Okyar’ı bir muhalif parti kurmaya ikna etti. Türkiye’nin Batı’daki “Tek adam diktatörlüğü” görüntüsünü silmek istiyordu.

“Ben Cumhuriyet’i şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra, arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o surette geçmek istemiyorum.” dedi. “Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye / Fethi Okyar’ın Anıları” , Türkiye İşbankası Yayınları, s.104.

“Serbest Fırka”, fikren o gece kuruldu. Hepsi, 99 günlük macera.. Bir demokrasiye geçiş denemesiydi bu.

MUHALEFETE TAHAMMÜLSÜZLÜK

Parti kurulur kurulmaz huzursuz kitleler Fethi Bey’e yöneldi. Hiç istemeden girdiği siyaset oyunu, onu başrole sürüklüyordu. Kuruluştan 3 hafta sonraki İzmir mitingi, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un engellemelerine rağmen görkemli geçti. Fethi Okyar mitingi, Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği telgraf sayesinde yapabilmişti. Telgraf şyleydi:

“Anlıyorum ki sana nutkunu söyletmek istemiyorlar. Fakat sen mutlaka nutku söyleyeceksin ve tesadüf edeceğin herhangi bir engeli bana bildireceksin.Asayişin temini için Başvekil, Dahiliye Vekili ve İzmir Valisi lazım olan tedbirleri almakla mükelleftirler. Gazi.”

Aslında İzmir mitingindeki engellemeler, İsmet İnönü’nün muhalefete tahammülsüzlüğünü, demokrasiyi hazımsızlığını apaçık göstermişti. Ama Fethi Okyar teşkilatlanma çalışmalarına devam etti, hatta seçimlere katıldı.

SCF, çok partili ilk yerel seçimde büyük başarı elde etti. Ne var ki İsmet İnönü iktidarda olmanın avantajıyla seçimlerde Fethi Okyar’ı engellemeye çalışmıştı. Fethi Okyar’ın İçişleri Bakanı Vekili Şükrü Kaya hakkında verdiği gensorunun müzakereleri, TBMM’nin 15 Kasım 1930 tarihli oturumunda, 10 saati aşkın bir sürede yapıldı.

CHF’nin 18 milletvekili, Fethi Okyar’a karşı söz aldı; ağır suçlamalar ve ithamlar yöneltti. Bütün konuşmalar, Mustafa Kemal Paşa’nın desteğini SCF’den çekmesini sağlamayı amaçlıyordu.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Politikada 45 Yıl” adlı eserinde, arenayı andıran bu dramatik meclis görüşmelerini ayrıntılarıyla anlattı:

“Zavallı Fethi bey, işte bundan dolayıdır ki, İzmir ve Balıkesir’den döner dönmez, ayağının tozu ile Millet Meclisi huzuruna çıkıp, gece yarılarından sonraya süren fırtınalı bir oturumda, İzmir gezisindeki hadiselerin hesabını tek başına vermek zorunda kalacaktı. Tek başına diyorum. Zira Serbest Fırka’nın sayısı zaten on kişiden ibaret üyelerinin her biri bir köşeye sinmiş, Halk partililerin açtıkları yayılım ateşinin nişangahı olarak, ortada yalnız Fethi Bey kalmıştı. İtiraf ederim ki Fethi Bey’e karşı ben asıl o gün ya da geceden beri hürmet ve muhabbet hissi duymaya başlamışımdır. Üçyüz kişilik bir taarruz cephesi önünde, her yandan yaralar alarak, fakat hiçbir yılgınlık eseri göstermeyerek, kendini saatler ve saatlerce savunan o adam, bana halk destanlarındaki kahramanlardan, ya da din menkıbelerindeki ‘martyr’lerden biri gibi görünüyordu.”

Eleştiriler, SCF’nin üyelerini ve oy verenleri ”mürtecilik” ile suçlama boyutuna vardı. İthamlar SCF’ye gerici unsurların yuvalandığından tutun da ta Fethi Okyar’ın rejim düşmanlığı suçlamasına kadar vardı. Özellikle Ali Çetinkaya, Rasih Kaplan ve Recep Peker, suçlama ve saldırılarını, yeni partinin kapatılmasını isteme boyutuna kadar taşıdılar.

İNÖNÜ’NÜN GAZİ’YE “İRTİCA” OYUNU

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, meclisteydi ve kendine ayrılan locasından görüşmeleri sonuna kadar izledi. Milletin, SCF’ye coşkuyla yönelmesi ve iktidar partisinin muhalefete tahammül gösterememesi, muhtemelen Gazi’nin dahi beklemediği bir ihtimaldi.

Fethi Okyar, tek kalmış, bütün gücüyle maruz kaldığı bu haksızlık karşısında feryat ediyordu:

“Serbest Fırka’dan evvel, bütün memleket halkının hükümetten memnun olduğu tarzında sözler söyleniyordu. O zamanlar hükümetten memnun olan halk, belediye seçimlerinde neden birden bire mürteci oluverdi? Bu irtica nasıl göründü? Halk laikliği istemiyoruz, halifeyi istiyoruz mu dedi? Hayır efendiler, halkın davranışını irtica olarak takdim edenler, halkın reyini inhisar altına almak isteyenlerdir.”

İsmet İnönü, devrimlerin kökleşmesi konusundaki hassasiyetini kötüye kullanarak verdiği yanlış bilgilerle, Mustafa Kemal Paşa’nın SCF’nin irtica odağı haline geldiğine, devrimlerin tehlikeye gireceğine ve bir irticai kalkışmanın hazırlıklarının yapıldığına inanmasını sağladı.
Mustafa Kemal Paşa, sezince tarafsız Cumhurbaşkanı statüsünü terk edip CHF’ye sahip çıktı.

Fethi Bey, kuruluşundan 99 gün sonra, 17 Kasım 1930’da Serbest Fırka’yı feshetmek zorunda kaldı. Böylece SCF, daha teşkilatlanmasını bile tamamlayamadan, milli “rahim”de öldürüldü ve siyasi tarihimize bir cenin-i sakıt olarak geçti. Gazi, zihninde bir takım soru işaretleri olmalı ki halkın tepkisini yoklamak üzere bir yurt gezisine çıktı.

FİNAL SAHNESİ MENEMEN’DE

Kubilay’ın katli, işte tam o gergin döneme, SCF’nin ipinin çekildiği günlere rastlar. Menemen’de, 23 Aralık 1930 sabahında, yedek subay Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay bir grup esrarkeş tarafından vahşice öldürüldü. Olayın elebaşısı “mehdi” olduğunu iddia eden Giritli Mehmet’ti. Bugün Emniyet Müdürlüğü raporlarından anlaşılıyor ki Giritli Mehmet ve adamları esrar içerek şehre inmiş ve bu olaylarla Menemen halkının hiçbir ilgisi yok.

Kırkareli’den otomobille Edirne’ye geçen Mustafa Kemal Paşa’ya İnönü’den bir telgraf geldi: ‘Menemen’de irtica ayaklanması oldu!’ 7 Ocak 1931’de Çankaya’da, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında, Başbakan İsmet İnönü, Meclis Başkanı Kazım Özalp Paşa, Sıkıyönetim Komutanı Fahrettin Altay Paşa, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Milli Savunma Bakanı Zekai Apaydın’in katıldıkları bir toplantı yapıldı ve Menemen Olayı tartışıldı.

Bu toplantıda Başbakan İsmet İnönü ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya SCF meselesini olduğu gibi Menemen Olayı’nı da yanlış aktardılar. Fethi Okyar anılarında “Gazi’yi inkılapların tehlikede olduğu noktasında iknaya muvaffak oldular.” diyor.

Bölgede hemen sıkıyönetim ilan edildi. Zafer ilkokulu askeri mahkeme haline getirildi. General Mustafa Muğlalı’nın yönettiği Divan-ı Harp mahkemesinde 144 Menemenli yargılandı. 1 numaralı sanık, İstanbul’dan sedyeyle getirilen 90 yaşındaki tanınmış İslam alimi Erbilli Esat Efendi’ydi. Duruşmalar sırasında hastanede vefat etti.

Mahkeme 2 haftada bitti. 37 idam çıktı. İsyancılara sigara satan, ip veren, alkış tutanlar idama mahkûm olmuştu. 9 hükümlü yaşları küçük olduğu için affedildi. 28’i Menemen meydanında idam edildi. Ve Meclis’te fatura, Fethi Bey’e kesildi. Çünkü Menemen’de yerel seçimi SCF kazanmıştı.

SCF’yi kapatış ve muhalefetten kurtuluş oyununun finali, Menemen’de sahnelenmişti. Menemen olayı ile İsmet İnönü devrimlerin tehlikede olduğunu, “irticai kalkışma” hazırlıkları yapıldığını ve gerici unsurların SCF’de yuvalandığını ispatlamış oldu.

Menemen olayı, İnönü ve CHF’nin devlete hakim olma sürecinde bir dönüm noktası teşkil etti; CHF iktidarını daha da güçlendirdi. İnönü’yü ‘eleştirilemez bir konuma’ taşıdı. CHF’nin devletle bütünleşme süreci hızlandı.

Oysa Genelkurmay Başkanlığı raporlarını incelediğimizde cevaplanması gereken ciddi sorular var ortada:

Kubilay ve müfrezesinden önce grubun üzerine gönderilen makinalı tüfekli Yüzbaşı Fahri Bey ve müfrezesi, “Giritli Mehmet” e ne istediklerini sorduktan bir süre sonra neden geri çekildi? Bir yerlerden emir mi almıştı?

“Bana top, tüfek, kurşun işlemez” diyen bir deli eşliğindeki güya Cumhuriyeti yıkmayı kafasına koymuş güruha müdahale için niye öğretmen kökenli, 24 yaşındaki asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay görevlendirildi?

Başında Kubilay’ın bulunduğu 26 kişilik müfrezenin silahlarında neden kurusıkı mermiler vardı? “Giritli Mehmet” ve yandaşlarının “bize kurşun işlemez” iddialarını haklı çıkarıp olayı büyütmek için mi?

 

Dersim katliamının emrini kim verdi? Atatürk mü, İnönü mü?

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:36
Tags: , ,
Sayın Öymen. Ben şimdi sorsam; desem ki; “Dersim’de 1937-38′de olup biteni bilir misiniz?”
Biliyorum, diyeceksiniz ki:
“Cumhuriyet rejimine karşı bir başkaldırı yaşandı. Dönemin yöneticileri de o başkaldırıyı bastırmak için bir dizi operasyon yaptı!”
Haklısınız efendim…
Devlet bir türlü ele geçiremediği isyancı başı Seyit Rıza’yı yakalamak konusunda çaresiz kalmıştı ve maalesef bu çaresizlikle önce Dersim’in köylerini şuursuzca havadan bombalatmış, yetmeyince de dağlara çıkıp avladıkları masum sivilleri sorgu sual etmeden kıtır kıtır kesip, kanlarını da Munzur’a akıtmıştı!
Peki ya sonra?
Sonrası için ne diyeceksiniz efendim?
Şeyden bahsediyorum… Hani şu küçücük yaşlarda, anasından, babasından, kardeşinden koparılıp, Elazığ’daki toplama kampında kafası kazıtılıp sonra da rütbeli askerlere evlatlık ya da besleme olarak pay edilen onlarca Dersimli çocuğa uygulanan zulümden…
Biliyorum bunun için de diyeceksiniz ki:
“Ee canım olabilir! Normaldir!”
Demişsiniz de zaten… Akşam gazetesinden Özlem Çelik‘e meramınızı anlatmak için konuşurken iyice çuvallamışsınız!
Farkında mısınız bilmiyorum ama “Operasyonlarda ‘yan hasar’ dediğimiz bir durum vardır” açıklamasını yaparak aslında Dersim’de işlenen katliamı dibine kadar savunmuşsunuz yeniden!
Kurnazlık yapıp, “Ey Aleviler… Şimdi ben Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını anlatırken size hakaret mi etmiş oluyorum? Onun yaptıklarını anlattığım ve övdüğüm için bana faşist diyorsunuz. O halde Atatürk’e ne diyorsunuz?” diye sormuşsunuz bir de…
Hani, Atatürk deyince bütün Aleviler için akan sular durur ya!
Haklısınız…
Yedi göbek CHP’li ve Alevi bir ailenin evladı olarak cevap vereyim efendim size…
Üzgünüm ama eğer bu katliama Atatürk yol verdiyse, ne yazık ki çok faşizan ve tarihi bir hataya imza atmıştır!
Ama benim bildiğim kadarıyla öyle değil. Çünkü o dönemin tanıklarının ağzından defalarca yazılıp çizilenlere göre, Dersim’de katliamın olduğu tarihlerde Atatürk çok hastaydı ve ölüme karşı savaşıyordu. Katliam emrini o değil, İsmet İnönü vermiştir.
…………….
 

Çankaya’daki Hz. Muhammed (s.a.v)

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:33
Tags:

 Peygamberimizin Çanakkale Savaşları ile ilgili hadislerine dudak kıvıran bazıları, kendimizden bir şey söylediğimizi imâ ediyor, bir çekemezlik var sanki.
 Allah’ın takdiri, Resulünün müjdesi böyle ise, sizler mahşer günü, şefaatine muhtaç kalacağınız Hz. Muhammed aleyhisselama, “Sizin böyle bir sözünüz var mıydı?” diye sorarsınız, “Vardı, niye yalanladınız?” derse ne yaparsınız.
Yoksa biz, “Ey Allah’ın Resulü, biz Senin ashabının söylediğine inanırız”  cevabını veririz. Çünkü O’, “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir” buyurmuş ve “Hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz”  demiştir.
Bu milletin ve Milli Mücadele’nin yanında olduğuna dair Allah (c.c.) ve Resulünden o kadar o kadar çok maddi delil ve manevi işaret vardır ki cümlesi bahsedilen hadisi ve konuyla ilgili salih rüyaları destekler.
Biliyoruz, bu topraklarda iki damar var.
 Bu damarlardan biri Hz. Muhammed aleyhisselamın Türklerle ilgili olumlu hiçbir değerlendirmesine inanmayan, meselâ, inkârı mümkün olmayan İstanbul’un Fethi ile ilgili hadisi de yok sayan Türk düşmanı damar, diğeri de, Milli Mücadele’yi bir İngiliz, bir Yahudi operasyonu olarak göstermek isteyen ama aslında farkında olarak yahut olmayarak Türk milleti ve İslâm dinini bu topraklardan silmek isteyen o iki mihrakın oyununa gelen muhafazakâr damar..
Lâkin Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed aleyhisselamın mâsum ve samimi Türk milletini himaye ettiklerine dair o kadar çok işaret vardır ki, hangi birini anlatsak..
İşte onlardan bir tanesi…
Akasya Kitap yayınları arasında çıkan, “Cumhuriyete Gölge Düşürenler” isimli eserin 179’uncu sayfasında yazar Behzat Şaşal, “Şimdi sizlere hiç duyulmamış bir olayı açıklayacağım” dedikten sonra der ki:
“Erzincan’ın Kemaliye kasabasında yaşamış olan o zamanın evliyalarından ve gönül gözü açık Mustafa KORTİOĞLU, 1912 yılında, manevi âlem için tefekküre girdiği bir sırada birden kendisini Çankaya’da ve sonradan Atatürk’ün ikamet olarak kullandığı evin yakınlarında bulur ve gizli bir kuvvet kendisini bu bağ evine doğru çeker. Bağ evine geldiğinde açık duran kapıdan içeri girer.
İçeride Hz. Muhammed Efendimizi bir sedirde oturur vaziyette görür. Büyük bir saygıyla ve hürmetle Peygamberimize yaklaşarak ellerinden öptükten sonra aralarında şu konuşma geçer:
-Ya Resulallah burası neresidir?
Resulallah buyurur;
Ey Allah’ın kulu burası Ankara ve Çankaya’dır.
Mustafa KORTİOĞLU, Peygamberimize burada bulunmalarının sebebini sorduğunda, Resulallah Efendimiz şöyle cevaplar:
 - Kısa bir süre sonra 1. Cihan Harbi çıkacak ve bu harbin sonunda Osmanlı Devleti yıkılacak. Ancak yerine genç bir Cumhuriyet kurulacak. Kurucuların başında ise Mustafa Kemal Paşa görevlendirilecek. Yüce Allah(c.c.) ve bizler de ona yardımcı olmak için buradayız..”
Anlatılan bu rüyaya inanmayanlara kitabın yazarı Behzat Şaşal, “Mustafa Kortioğlu’nun çocukları ve torunları bugün yaşamaktadır. Gerekli incelemeyi bizzat yapabilirler. Örneğin bugün hayatta olan torunlarından biri emekli Jandarma Albay Tahir Alkan’dır” diye, teyit için, adres de gösterir.
Bazıları, “Ama bütün bunlar rüya” der, geçer. Biz de onlara, “Ah, sizler rüyada Hz. Peygamber aleyhisselamı görmenin kıymetini bir bilseydiniz, bilebilseydiniz” deriz.
Nasip olursa “rüya” konusunda da söyleyeceklerimiz olacaktır.

Hasan DEMİR

 http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=10867

 

ATATÜRK’ÜN ŞOFÖRÜNDEN MÜTHİŞ İDDİA: “ATATÜRK 10 KASIM’DA ÖLMEDİ”

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:30
Tags: , ,

  

11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yapan 100 yaşındaki Seyfettin Yılmaz suskunluğunu bozdu ve ortaya müthiş iddialar koydu… İşte 70 yıllık sırlar:
 

İşte Dünden Bugüne Tercüman’ın özel haberi:

Seyfettin Yağız 11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yaptı. Çankaya’daki kavgalara, çekişmelere tanık olmasına rağmen sırlarıyla yaşadı. Şimdi 100 yaşında ve artık konuşmaya karar verdi. Atatürk’ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik.

Tartışma Yaratacak Açıklamalar
Uşaklığı Öğretemedim: Savarona yatında Ürdün Kralı Abdullah’ın üstüne kahve döken benim. Kral, “Yazık, etrafınızda terbiyeli kimse kalmamış” deyince, Ata’nın cevabı şu oldu: Ben bu milleti her şeye alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım.

Atatürk 10 Kasım’da Ölmedi: Gazi yatağa düşünce İnönü’ye, “Paşam Atatürk çok hasta gel” diye dört defa haber yolladım. Gelmedi. “Geleyim de beni öldürsün değil mi” dedi. Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. İnönü gizledi. Şimdi bana “Tarihi şaşırtıyorsun” derler. Ama doğru.

İsmet Paşa’yı Hiç Sevmezdi: Atatürk’ün en çok sevdiği insanlar Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak’tı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İnönü ile aralarının açılmasının üç sebebi vardır. Biri İzmir suikasti, ikincisi Serbest Fırka olayı. Üçüncüsü Nuri Conker.

İzmir Suikastı Ve Karabekir: Kazım Karabekir’in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit Issız bir yerde bombayı atacaktı. Vali Kazım Paşa (Dirik) istihbarat almış. “Gelmeyin paşam” diye telgraf çekti. Bunun üzerine Atatürk “Sür kocaoğlan” dedi. Tam gaz İzmir’e girdik.

4 Bin Askerle Roma’ya Girerim: Mussolini bizden İzmir’i istiyordu. Rodos’a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan Sefiri Povli Çankaya’ya geldi. Atatürk sefire, “Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma’ya girerim” diye cevap verdi.

Kadının Üstü Aranmaz: 35 yaşlarında bir kadın geldi. Ben üstünü aramaya kalkınca Atatürk kızdı. “Kadın aranmaz” dedi. Kadın kulağına bir şey söyleyip gittikten sonra İsmet Paşa’yı çağırttı. “O kambur Kemal’e söyle (İnönü’nün abisi) aklını başını toplasın. İzmir’e gider kamburunu düzeltirim” dedi.

Atatürk’ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik. Atatürk’ün şoförü Seyfettin bey bugün 100 yaşında. Anlattıkları Atatürk ile ilgili gizli kalmış tüm bilgileri ortaya seriyor. Atatürk’ün ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yaşamı boyunca aralarının açık olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor. Bilinen bir çok tarihi gerçeklerin küçük farklılar taşıdığını anlatıyor. Ancak bu anlatım o olayın bilinen seyrini değiştiriyor. Seyfettin bey Atatürk’ün 10 Kasım’dan önce öldüğünü bunu İsmet İnönü’nün sakladığını öne sürüyor. Atatürk’ün İtalyan elçisine verdiği cevap ise oldukça ilginç.

Kimi zaman, Atatürk bir şoför amir ilişkisini de geçerek dost masaları kurduklarını söyleyen Seyfettin Yağız ‘ın en ilginç anekdotu ise “Ben bu millete uşaklık yapmayı öğretemedim” sözüyle ilgili. İşte Seyfettin beyin anlatımıyla o meşhur olay. “Ürdün Kralı Abdullah ile Sayonora yatındayız. Kahveyi götürmesi için garson aradık bulamadık. Ben Kahveyi götürmek için Atatürk’ten izin aldım. Kahveyi götürürken ayağım takıldı. Kahveyle beraber kralın üstün düştüm. Bana tek kelime bir şey demedi.

Sonra Arapça, ‘Yazık! Atatürk’ün etrafında terbiyeli kimse kalmadı’ demiş. Bunun üzerine Atatürk, ‘Ben Türk milletine her şeyi alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım’ dedi.” 4 bin askerle Roma’ya girerim Elbette, Seyfettin beyin Atatürk’ün şoförü olduğu gerçeğini kabul edersek bugünlerde 100 yaşında.

O nedenle anlattığı bir çok olayın doğruluğu tartışılır. Ancak bu yaştaki bir kişinin bu kadar olayı hatırlayabilmesi oldukça ilginç. Ve hayal dünyasını bu kadar çalıştırabilmesi ise imkansız. Seyfettin bey İtalyan sefiri ile Atatürk arasında İtalyanca tercümanlık da yapmış. Konuşmaların bir kısmını

mükemmel bir İtalyanca ile anlattı. “Mussoloni bütün dünyaya meydan okuyordu. Rodos adasına 40 bin asker yığmış. İzmir’i istiyor bizden. İtalyan sefiri Povli Atatürk’ün yanına geldi. Atatürk gece adamıydı.

Ben onunla sabaha kadar beraberdim. Bana ‘Sor bakalım niye geldi?’ dedi. O da ‘Eğer 4 ay içinde İzmir’i bize vermezsen, zorla alacağız’ diye cevap verdi. Atatürk, ‘Ben yarın cevap vereceğim’ dedi. Ben İtalyan sefirine, ‘Yarın sabah 9′da gel. Atatürk cevabını o zaman verecek’ dedim. Ayakkabısını giydiren ben, çorabını giydiren ben. Yemeğini yapan ben. İtalyan sefiri ertesi gün sabah 9′u çeyrek geçe geldi. Atatürk işaret parmağını kaldırarak İtalyan sefirine ‘söyle o koca herife, o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma’ya girerim.’ Bir gecede İskenderun’u tak diye aldık.

Bak şimdi Kıbrıs’ı alamıyoruz. “ Anlattıklarıyla beni hayrete düşüren Seyfettin Yağız’ın bundan sonra okuyacağınız anıları dudak uçuklatacak cinsten. Bu yüzden noktasına virgülüne dokunmadan tarihçilerin bilgisine sunuyorum.

İzmir suikastının iç yüzü
“Bunlar o vakit Kazım Karabekir’in evinde toplanıyorlar. Başlarında Ziya Hurşit var. Kazım Karabekir’in Atatürk’e suikast yapıldığından haberi yok. Onun için evini açıyor. İstiklal Mahkemesi Başkanı ve onun yaveri Ali Kılıç, Hüsnü Bey, Avni Bey, Nüri Bey. Bunlar itiraf etti. Kazım Karabekir ‘in evinde toplandık dediler. Atatürk ile Kazım Karabekir ‘i düşman etmek için. Atatürk bunun üzerine Karabekir’i Moda ‘da bir eve hapsetti. İdam ettirmedi. Kazım bey orada sürekli kitap yazdı.” Paşam paşam

“Marif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Necati Bey vardı. Atatürk onu çok severdi. Necati bey ölünce İsmet paşa, Atatürk’e danışmadan Adnan Kotan’ı maarif vekili yaptı. Birgün Dolmabahçe Sarayı’ndayız. İri yarı şişman bir adam elinde tavuk, oturuyor. Atatürk dedi ki, ‘Git bak bakalım bu adam kim?’ Bende adamın yanına gidip, ‘Beyefendi siz kimsiniz’ diye sordum. Beni azarladı. Bak dedim beni azarlama. O zaman onu masaya çağırdılar. Atatürk ona, ‘Marif vekili olmak için ne lazım’ diye sordu. Adnan bey de, ‘Efendim talebeler olmaz ama…..’ Atatürk ona imza attırdı. Onu meclise sokmadı. İsmet Paşa geceleyin geldiğinde şövalye kılıcıyla, ‘Paşam paşam ben başvekil olmak istiyorum’ dedi. Atatürk de onu halef yaptı. Celal Bayar’ı da selef yaptı.

Paşam Atatürk hasta “Atatürk hastalanıp yatağa düştüğünde İsmet Paşa ‘ya haber verdim. ‘Paşam Atatürk çok hasta gel.’ Gelmedi, ‘Geleyim de beni öldürsün değil mi?’ dedi. Araları maarif vekili Adnan Kotan yüzünden bozuktu. Bir de son zamanlarda İsmet Paşa, Atatürk’e karşı tavır aldı. Şapkasını çıkarmamaya başladı. Karşısında ayak ayak üstüne attı. 4 defa çağırdım gelmedi. Bir de Serbest Fırka vardı. Bu olaydan sonra tamamen araları açıldı.” Kadının üstü aranmaz “Atatürk en çok kuru fasulyeyi ve nohutu severdi. Et yemezdi. Sakız leblebisiyle rakı içerdi. Yenice sigarası içerdi. Bana da kocaoğlan derdi. Birgün ‘Kocaoğlan ben ölürsem bu memleket felakete gider. Bu sağır (İsmet Paşa’ya sağır derdi) memleketi yok edecek’ dedi. Birgün karşılıklı rakı içiyoruz. Bir kadın geldi 35 yaşlarında. Ben üstünü aramaya kalktım Atatürk kızdı, ‘Kadın aranmaz’ dedi. Kadın Atatürk’ün kulağına bir şey söyledi ve gitti. O gittikten sonra Atatürk, ‘O sağırı bul, hemen yanıma gelsin.’ İsmet Paşa geldi. ‘İzmir’de bir kambur Kemal varmış. (Kambur Kemal de İsmet Paşa’nın abisi.)Söyle o Kambur Kemal’e aklını başına toplasın. Gider o kamburunu düzeltirim’ diye konuştu Atatürk.î Taşı toprağı altın memleket

“Birine kızdığı vakit katiyen yüzüne vurmazdı. Bir gün İngiltere Kralı Edward geldi. Dolmabahçe Sarayı’ndan içeri girerken ayağı kaydı düştü. Benden mendil istedi. Atatürk bana, “Söyle o krala burası Türkiye. Taşı toprağı altın gibi tertemizdir . Mendil istemez” dedi. İnönü’yü sevmemesi için 3 neden

“Atatürk’ün en çok sevdiği insan Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak ‘dı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İsmet Paşa ile aralarının bozuk olmasının sebebi, üç şeye dayanıyor. Birincisi İzmir suikastı, ikincisi serbest Fırka. Üçüncüsü Nuri Conker.î İzmir suikastını düzenleyen kimdi?

“Kazım Karabekir ‘in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit, Avni bey, Nuri Bey, Sait bey ve Rüştü bey. Biz İzmir’e giderken güzergah belli. Isısız bir yerde bombayı atacaklar ve Atatürk’ü öldürecekler. Fakat İzmir Valisi Kazım Paşa haber alıyor ve Atatürk’e telgraf çekiyor. Biz de Atatürk ile İzmir’e doğru hareket ediyoruz. Telgraf geldi ‘Paşam İzmir’e gelmeyin.’ Bunun üzerine Atatürk, ‘Sür Kocaoğlan İzmir’e’ dedi. Tam gaz İzmir’e girdik.î Ata ‘nın ölümünü gizledi “Onu çok özlüyorum. O olsaydı ben buralarda olur muydum? Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. Söylersem tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe’ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler.”

Dünden Bugüne Tercüman haber3 sitesinden alınmıştır.29.09.2004

 

ATATÜRK İnönü Kavgası

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:27
Tags: ,

Atatürk’ün hastalığının ortaya çıkmaya aşladığı 1937 yılının eylül ayında İsmet İnönü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin il kongresine katılmak üzere Kastamonu’yu ziyaret edeceği bir sırada “hastalanır” ve görevi bırakmak durumunda kalır. İşin gerçek yüzü, Atatürk, bütün görevlerini bırakmasını ister.

Başbakanlık görevine Mahmut Celal Bey, önce vekaleten daha sonra da asaleten atanır. Bu sırada İsmet Paşa, Atatürk’ün talebi ile CHP’nin Genel Başkan Vekilliği görevinden de ayrılır. CHP’nin Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Atatürk idi.

1938 yılının yaz aylarından itibaren Atatürk’ün rahatsızlığı iyice artmıştı. İnönü, “herşeyden elini eteğin çekmiş” bir durumda Ankara’da Pembe Köşk’te “münzevi bir hayat” sürüyor gibi görünüyordu.

Şükrü Kaya, Atatürk’ün sağlığı ile yaptığı basın toplantısında, kendisine yöneltilen “yeni cuumhurbaşkanı kim olacağı” yolundaki bir soru üzerine, “Meclis kimi seçerse o olacak!” karşılığını verir.

Cumhurbaşkanlığı Umum Katibi (genel sekreketeri) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün bilinen yazılı vasiyetinin yanında bir de sözlü vasiyeti olduğunu söyler.

Soyak’a göre, kimin cumhurbaşkanı seçileceği elbette ki Meclis’e aitti ve akla gelebilecek ilk isim muhtemelen İsmet Paşa idi. Atatürk’ün sözlü vasiyetine göre, “İnönü’nün büyük hizmetleri olmuştu. Lakin halk tarafından pek sevilmemişti. Bundan dolayı İsmet Paşa’nın yerine başka birisinin seçilmesi gerekti”.

Soyak’a göre, cumhurbaşkanı seçilmesi gereken kişi Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Mareşal Fevzi Çakmak idi. Soyak’ın bu açıklamasını dinleyen Başbakan Celal Bayar, diplomatik bir şekilde Atatürk’ün siyasi bir vasiyetinin bulunmadığını, bulunsa bundan önce “Başvekil olarak kendisinin” haberi olacağını açıkladı.

Bayar’ın bu açıklaması, Pembe Köşk’ün münzevisini son derece rahatlattı. İnönü, bu sıralarda ziyaret için Dolmabahçe’ye gelmek isterse de Ankara’dan çıkması, sağlığı gerekçe gösterilerek bir şekilde engellenir.

Bir suikast ihtilamine karşı da Ankara Valisi ve Belediye Başkanı, CHP Ankara İl Başkanı Nevzat Tandoğan tarafından koruma altına alınır.

Atatürk’ün yakın dostu Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Tevfik Rüştü Aras, İnönü’yü Washington’a büyükelçi yapmak ister. Aras’ın planına göre, İnönü büyükelçi olursa, milletvekilliğinden istifa etmek ve Ankara’dan uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Böylece, cumhurbaşkanı seçilmek için milletvekili olma şartından uzaklaşmış olacaktı.

Mevcut milletvekillerinin İnönü’nün elinden çıktığını bilen Dahile Vekili Şükrü Kaya’nın ise başka bir planı vardı. Meclis’in yenilenmesi için bir girişim başlattı. Fatih Rıfkı Atay, Meclis’in yenilenme girişimine bizzat Başbakan Celal Bayar’ın karşı çıktığını anlatır.

Kimlerin cumhurbaşkanı adayı olacağına dair ortalıkta bazı isimler dolaşır. Bunların başında Mareşal Fevzi Çakmak, Fethi Okyar, Celal Bayar, Abdülhalik Renda (Meclis Başkanı) ve Şükrü Kaya ön plana çıkar.

İsmet Paşa, bu tartışmalar olurken, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Pembe Köşk’te sessiz günler geçirir. Görünüş böyle idi. Ama bizzat Atatürk’ün hasta odasında konuşulan her şeyden nerede ise günü gününe haberdar durumda idi.

İnönü’nün Dolmabahçe’deki “derin kulağı” Sabiha Gökçen idi. Sık sık İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, “Atatürk’ün manevi kızı” olarak, Dolmabahçe’de hiçbir sınırlama ile karşılaşmaz ve her şeyi Pembe Köşk’e ulaştırmanın bir yolunu bulur.

Atatürk, artık koma haline girmişti. İsmet Paşa, Pembe Köşk’ten uzaktan kumanda ile yürüttüğü faaliyetlerini açıktan yapmaya başlar ve 9 Kasım günü bütün milletvekillerini Ankara’ya çağırır. Atatürk’ün öldüğü günün akşamında Başbakan Celal Bayar da Ankara’ya döner.

11 Kasım sabah saat 09.30’da CHP Meclis Grubu, Başvekil ve CHP Genel Başkan Vekili Celal Bayar başkanlığında toplanır. Bayar, “Oylarınızı serbestçe vereceksiniz. Herkes istediği ismi yazsın. En çok oyu alan genel kurulda aday gösterilecek” der.

Toplantıda 323 milletvekili oy kullanır. 322 oy İnönü’ye çıkar. 1 oy da Hikmet Bayur tarafından Celal Bayar’a verilir.

Aynı saatlerde bir toplantı da Genelkurmay’da yapılır. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay, bir tek ismin cumhurbaşkanı olabileceğini söyler onun da İsmet Paşa olduğunu açıklar. Altay, tümen ve kolordu komutanları ile birlikte aldığı kararı Genelkurmay Başkanı Çakmak’a bildirir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı saatlerde Çakmak ve Altay, yan yana Meclis’te seçimi izlemekte idi. Meclis’in etrafı ise askeri birliklerce kuşatılmıştı.

Oylamaya 348 milletvekili katılır. Meclis çatısı altında ise 387 milletvekili bulunmakta idi. 29 milletvekili oylamaya katılmadı. Oturuma ara verildi ve Pembe Köşk’ten İnönü davet edildi. Yeni cumhurbaşkanı alkışlar arasında genel kurula girdi. 53 yaşındaki İnönü, yemin edip göreve başladı.

Celal Bayar hükümetinin istifasını sundu. İnönü, yeni hükümeti kurma görevini yeniden Bayar’a verir ve yeni başbakan aynı gün yeni kabinesini açıklar. Yeni hükümetin bu hızla kurulması, Bayar-İnönü arasında önceden bir anlaşmanın olduğunu ortaya koyduğunun delili olarak gösterilir.

Yeni kabinede Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras yer almaz. Aras’ın yapamadığını, İnönü yapar ve büyükelçi olarak Londra’ya göndererek Ankara’dan uzaklaştırır.

Aradan çok geçmeden yolsuzluk dosyaları açılır ve Başbakan Celal Bayar’a dünya dar edilir. Oğlu yazılanlara dayanamaz ve intihar eder. II. Bayar hükümeti de kısa bir süre sonra istifa eder. Böylece İnönü, muhtemel bir rakibini tasfiye etmiş olur.

Atilla İlhan, İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar:

“Babıali baskını neyse, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü, cumhurbaşkanı seçilmiştir”

(Ünal TANIK, tanik@haber7.com)

 

Kürt İnönü’nün Dersim ‘başarısı’

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 00:56
Tags: , ,

İsmet İnönü, Kürt kökenli politikacılarımızdandır. 1884 yılında İzmir’de Reşit Efendi ile Cevriye Temelli Hanım’ın ikinci oğulları olarak doğmuştur. Reşit aslen Bitlis‘in tanınmış Kürt ailelerinden Kürümoğulları ailesindendir. (Burhan Kocadağ, Doğu’da Aşiretler, Kürtler, Aleviler, İkinci Basım, Can Yayınları, ISBN 975-7812-70-6, s. 209.)  

Reşit’in babası Abdülfettah Efendi Malatya‘ya yerleşmiştir. Annesi Cevriye ise aslen Razgrad (Bulgaristan)’lı olup babası Razgrad ulemesindan Müderris Hasan Efendi 1870′li yıllarda İstanbul‘a göç etmiştir. Cevriye ile Reşit 1880′de İstanbul‘da evlenmişlerdir. İlk çocukları Ahmet Mithat ve ikincisi İsmet’in dışında Hasan Rıza ve Hayri (Temelli) adlı iki oğulları ve Semiha (Okatan) adlı bir kız çocukları olmuştur. (Şerafettin Turan, İsmet İnönü – Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, ISBN 975-71-2506-2 s. 1.)

İsmet, İlk ve orta öğrenimini Sivas‘ta tamamladı. Bir yıl Sivas‘ta Mülkiye İdadisi’nde okuduktan sonra, 1897 yılında İstanbul‘daki Mühendishane İdadisi’ne gitti. 14 Şubat 1901′de Mühendishane-i Berrî-i Hümayun’a (Topçu Okulu) girip 1 Eylül 1903′te topçu teğmeni olarak bitirdi ve Osmanlı Ordusuna katıldı.

Atatürk, Kürt problemini, bir Kürt olan İsmet İnönüye çözdürmüştür. İsmet İnönü, uzun siyasi hayatını Kürt müşkilesini hallederek sağlamıştır.  

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının Kürt politikasını anlatmadan önce Osmanlıdaki Kürt politikasına bir göz atmakta fayda var: Kürdistan, Şah İsmaile karşı Yavuz Sultan Selimin idaresini tercih ederek kendi arzusuyla Osmanlı topraklarına katılmıştı. Dersim de bu süreçte fethedildi. Osmanlı âdetine göre mahallî Kürt beylerince bir nevi otonomi ile idare olunuyordu.  

OSMANLININ DERSİMİ

Dersim, der yani kapı, memleket ve sim yani gümüş) kelimelerinden oluşmuş Farsça bir kelimedir. Gümüş memleketi, gümüşhane demektir. Osmanlının Gümüşhane dediği Dersimde nasıl gümüş yoksa, Cumhuriyetin Tuncelisinde de Tunç yoktur. Bu isimler, mecaz olarak verilmiştir.

Dersimliler, ekseriya batıda Kırmanc, doğuda Zazadır. Bu ikisine Anadoluda Kürt denir. Zazalar, eski İran kavimlerinden Partların; Kırmanclar ise Medlerin soyundandır.

2500 sene önce İranda iktidarı ele geçirmişlerdi. Fakat İran kavimlerinden olan Persler saltanatlarına son verince, İrandan kaçarak Kürdistan denilen Türkiye, İran ve Irak hududundaki dağlık mıntıkaya yerleşmişlerdi. Farklı lehçe konuşup kendilerini ayrı millet kabul ederler.

Kürtlerin içinde hayli Türk ve Arap aşireti erimiştir. Kürtlerin bu kısmı Sünnî ve Şâfiîdir.

Dersimde Sünnî ve Türk çok azdır. Dersim Kürtleri Alevîdir.

Sultan II. Mahmud, merkezî idareyi güçlendirmek amacıyla Kürt beylerinin otonomisini kaldırdı. Dersim Sancağı kurularak önce Erzuruma, sonra Elazize bağlandı. Ancak asker ve vergi nâmına fazla istifade edilemedi.

93 mağlubiyeti ardından imzalanan Berlin Anlaşmasında Kürd ve Ermenilere muhtariyet verilmesi deklare edildiği için, Sultan Abdülhamid, mıntıkanın hassasiyetini gözetir; muhtariyet iddialarını da savsaklardı.

Sultan Abdülhamid, Kürt meselesini mutemed adamlar edinip şeyh çocuklarını İstanbul Aşiret Mektebinde okutarak çözüyordu. Mezun olan Kürt gençlerini Hamidiye Alaylarında istihdam etti. Bülent Ecevitin dedesi Dersimli Mustafa Efendi, bu vesileyle yetişip Dadaya yerleşen ve Sünnîleşen bir ilim adamıdır.

CUMHURİYETİN TUNCELİSİ

1926da Dersim vilâyeti kaldırılıp, batısı Elazığa, doğusu Erzincana bağlandı. Cumhuriyet devrinde çıkan Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları sert biçimde bastırılmıştı. Bunlar, dikkatleri Dersim üzerine çevirtti. 

Başbakan İsmet İnönü tarafından hazırlanan resmî raporda, burası abluka altına alınıp, ahalisi tazyik edilecek bir çıban başı olarak vasıflandırıldı.

Başbakan İsmet İnönü 1934te çıkarttığı iskân kanunuyla Türk ırkından olmayanların nüfus kesafetinin dağıtılmasını planlandı ve uyguladı.

Yine İsmet İnönü tarafından 1935te Tunceli Kanunu çıkarıldı. Yasak bölge ilan edilen Dersimin adı Tunceli olarak değiştirildi. Giriş çıkışlar, köylülerin alış verişleri tahdit edildi. Gençler askere çağrıldı. Bir yandan da köprü, yol, okul, kışla yapılarak buraların çağdaşlaştırılması, ağalık ve şeyhliğin kaldırılarak mallarına el konulması, problemli kimselerin başka yerlere göçürülmesi, küçük kızların ailelerinden alınarak Türk mıntıkalarında yatılı okullarda eğitilmesi ön görülüyordu. Böylece Kürtler medenîleşip, aslî Türk benliklerine kavuşacaktı.

O zamana kadar tam bir serbestliğe alışkın ahali bundan tedirgin oldu. Dersimin bir kısmı boyun eğdi. Buradaki 52 aşiret birbiriyle iyi münasebet içinde değildi. Ustaca bir siyaset takip eden İsmet İnönü hükûmeti, aşiretlerinin bir kısmını kendisine bağlayıp bir kısmını tarafsız kılarak birliği bozdu. Batı Dersim, tehdit yuvası olarak tespit edildi.

1937de Batı Dersimin en büyük aşiretlerinden Hasenanlıların reisi ve manevî rehberi Seyyid Rıza riyâsetinde akraba aşiretler toplanıp ne yapacaklarını görüştüler. Seyyid Rıza, Alevî ve İmam Zeynelabidin soyundan olduğu iddia edilen bir ailedendi.

Koçgiri isyanından kaçan bin kadar silahlı Kürt, mıntıkaya bir isyan havası getirmişti. Hasenan düşmanı aşiretler, öteden beri Seyyid Rızaya karşı resmî makamlarla iş birliği içinde idi. Böylece hükûmetin tuttuğu Seyyid Rıza, bir anda devlet düşmanı pozisyonuna itilip isyan lideri oldu.

TUNCELİ KATLİAM YAPAN CHPNİN KALESİ

Seyyid Rıza, Tunceli kanununun tatbik olunmaması ve halkın sürülmemesi için askerî vali Alpdoğana müracaat etti. Gazeteler bu toplantıyı büyük bir isyan olarak lanse etti. 

Bütçeye 1 milyon tahsisat konularak harekâta girişildi. Seyyid Rızanın harekatın durdurulması için Hozata giden oğlu pusuya düşürülüp öldürülünce, Seyyid Rıza silaha davrandı.

Bu arada Diyarbakırdan kalkan üç filo mıntıkayı bombardıman etti. Bunlardan birini ülkenin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen kullanıyordu. Binlerce kişi öldürüldü. Kutu deresindeki köyler haritadan silindi. Zehirli gaz kullanıldı.

Seyyid Rıza, teslim olmaya giderken tutuklandı. Harekatın ideoloğu Nuri Dersimi kaçtı. Alelusul muhakeme olunan Seyyid Rızanın yaşı 75ten 57ye indirilip, oğlunun yaşı da 17den 21e çıkarılarak diğer zanlılarla beraber Elazizde asıldı.

Zamanın Diyarbekir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangile göre son sözleri Evlâdı Kerbelâyıh. Bîhatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinâyettir oldu. Ölüsü bilinmeyen bir yere gömüldü veya yakıldı.

Tedbirlerde gevşek bulunan İnönü başbakanlıktan alınıp, Celal Bayar getirildi.

Usta politikacı İnönü, sonradan Dersim tenkiline karşı çıktığı için başbakanlıktan alındığı propagandasını yaparak Tuncelilileri CHPye ısındırmayı bilmiştir.

1938 başlarında Dersimi boşaltmak üzere geniş bir askerî harekat daha yapıldı. Dağa çıkan asilerle, mağaralara sığınan halktan resmî kayıtlara göre 13-14 bin kişi öldürüldü; köyleri yakıldı. Kalanlardan ileri gelen 350 kadar aile Edirne, Manisa, Balıkesir gibi Batı mıntıkalarına sürüldü. Eski içişleri bakanlarından İsmet Sezgin böyle bir ailedendir. Hayli çocuk da ailelerinden alınarak yetiştirilmek üzere memur ailelerine dağıtıldı. İsmet İnönünün, Dersim müşkilesinden kurtulduk sözü, neticedeki başarıyı ifade eder.

Osmanlıların son ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan ve her biri farklı sosyal, ekonomik veya şahsî sebeplere dayanan Kürt isyanlarını, önceki hükümetlerin çoğu istiklâl hareketi olarak görmek yanlışlığına düştü. Problemin sebeplerini bulup akılcı ve gerçekçi yollarla çözecek yerde, sertliği tercih etti. Bu da Kürt milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdü.

İsmet İnönü, katliam uyguladığı Tunceliyi, 1946dan sonra, DPyi kuran Celal Bayar ve Adnan Menderes karşısında, CHPnin kalesi yapmak için kolları sıvadı. 1946da muhaliflere af çıkardı. Tunceli, 1948e kadar yasak bölge olarak kaldı.

Ne kadar gariptir ki Tuncelililer, İnönünün oyununa gelip sürekli CHPyi desteklediler. Tuncelililer cellata aşık olan kadın gibiler..

Mustafa Yürekli – Haber 7
mustafayurekli@gmail.com

 

İSMET PAŞA GERÇEKLERİ 1 02 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:50
Tags: ,

 İsmet Paşa TÜRK SİYASİ TARİHİ’nde ibretle incelenmesi gereken sinsi bir yaratıktır!..

Aslında biz İSLAMİYET gereği “ölünün arkasından konuşma”yı sevmeyiz…Ne var ki, İsmet Paşa’nın verdiği zarar ölmesiyle sona ermemiştir… O, hâlâ ülkemizi etkilemekte, onun politikası TÜRKİYE’de “atatürkçülük” sanılmaktadır!..

Bu yanlışa son vermek, ancak İsmet Paşa’yı iyi tanımakla mümkündür!.. Yazımız bu amaçla hazırlanmıştır.

Bu kişinin doğum yerinden, siyasi niyetlerine kadar her şeyi yanlış anlatılmış, yanlış öğretilmiştir!.. 1884-1973 arasındaki uzun ömrü boyunca hep yanlış saflarda yer almış, büyük hatalar ile TÜRKİYE’yi sıkıntıya sokmuş; fakat hep kahraman, hep başarılı, hep akıllı tanınmıştır!..

İsmet Paşa Malatyalı bilinir!.. seçimlere hep oradan katılmıştır. Hatta oraya heykeli bile dikilmiştir!.. Ama Lozan görüşmeleri sırasında Rıza Nur’a itiraf ettiği gibi, BİTLİSLİ’dir!.. Malatya ile ilişkisi, babasının orada “mahkeme başkâtipliği” yapmasından ibarettir!..

İsmet Paşa’nın anası ve babası hakkında açık bilgi yoktur… Şevket Süreyya, annesini Deliorman Türkleri’ne bağlar. Babasının da Bitlisli Kürümoğlu soyundan gelme halis TÜRK olduğunu ispata çalışır, ama zorlama olduğu her cümlesinden bellidir… Ama ne anasının, ne de babasının ailesine ait herhangi bir resim, belge gösteremez…

İsmet’in ailesi Malatya’da “Haçikler” diye tanınırdı… Bilindiği gibi “Haçik” kelimesi, Ermeniler’in kendilerine verdikleri addır!..

Yine Rıza Nur’a “Bitlis’te TÜRK var mı?” diye sormasından, kendisini TÜRK saymadığını çıkartmak zor değildir!..(Bak Milli Kıyam, Dr. Rıza Nur) Konuşurken hep ecnebiler gibi TÜRKYA derdi!.. TÜRKİYE kelimesine dili dönmezdi!

İsmet 1907 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girmiş ve Cemiyet’in diğer üyeleri gibi masonluğa bulaşmıştı… Bilindiği üzre, Cemiyet üyesi olup ta mason olmayan tek kişi MUSTAFA KEMAL’di!.. Kendisi 1909 yılındaki 2. Kongre’de “Cemiyet’in masonlukla ilişkisinin kesilmesi” talebinde bulunmuş, ancak bu teklifi rağbet görmemişti. MUSTAFA KEMAL’in o tarihten sonra Cemiyet’le de rabıtası zayıflamıştır… Ancak nedense İsmet’in masonluğu bugün Masonlar tarafından da kabul edilmez…Daha doğrusu birileri bu gerçeği saklar!.. Çünkü İsmet, bilhassa 2. Dünya Harbi’nden sonra, tamamen BATI’ya çalışmış biridir… Onu deşifre etmek istemezler!..

İsmet Paşa’nın en bariz özelliği “çabuk tavır değiştirebilmesi”dir… Buna açık tabiri ile DÖNEK denir. Ama bu dahi onun “meziyet”i olarak değerlendirilmiştir.

İsmet Paşa’nın 1. Cihan Savaşı sırasında hiç bir başarısı yoktur!.. Cihan Savaşı’ndan sonra da hızlı AMERİKAN MANDACISI’dır!.. MUSTAFA KEMAL’in Şişli’deki evinde yapılan müzakerelere katılmazdı… Anadolu’ya sonradan geçenlerdendir… Erzurum kongresi sırasında bile İstanbul’da idi.(23.7.1919) Bahanesi de o tarihte yeni evlenmiş olmasıdır… Karısının koynundan çıkıp gidememiştir!..MUSTAFA KEMAL ülkeyi kurtaracak çareler peşinde koşarken o, Kazım Karabekir’e “Ağa olup çiftçilik yapmayı” teklif etmişti!.. (Ş.S. Aydemir, 2. Adam 1.Cilt, sf.127)

İsmet Paşa MİLLİ MÜCADELE’nin başarı ihtimalinin arttığını görünce, “mandacı”lıktan vazgeçip, “kuvva-yı milliyeci” olma yolunu seçmiştir… ANADOLU’ya esas geçişi 9 Nisan 1920′dedir.

O tarihten itibaren de MUSTAFA KEMAL’in bir numaralı dalkavuğu kesilmiş, onun hiç bir sözünden çıkmamıştır… Daha doğrusu, “çıkmıyor” görünmüştür!..

Ancak bunu öyle ustaca yapmıştır ki, dalkavuklardan tiksinen ve onları yanından hakaretlerle uzaklaştıran ATATÜRK, son dönemlere kadar bunun getirdiği zararın farkına varmamıştır!..

İsmet Paşa nerede kudretli ve değerli birini görürse, hemen onu tepelemeye kalkardı… İşin kolayını da bilirdi. Rakibini ATATÜRK’e onun şahsi düşmanmış gibi gösterir, onu aldatırdı!.. Böylece çok sayıda değerli insanı ATATÜRK’ün yanından uzaklaştırmış, rakipsiz kalmaya çalışmıştır… Bütün bu marifetlerini ilerde teker teker işliyeceğiz.

İsmet Paşa, yüzüne karşı son derece bağlı göründüğü ATATÜRK’ün arkasından dolap çevirmekten de geri kalmamıştır… Kendi menfi düşüncelerini ATATÜRK’ün samimi dostlarına mal ederek kabulunü sağlamış, hatalarını onların üzerine atarak hem suçlanmaktan kurtulmuş, hem de ATATÜRK’ün yalnız kalmasına yol açmıştır… Maalesef ATATÜRK uzun süre bunun da farkına varamamıştır. Vardığında, neye karar verdiğini ilerde belirteceğiz.

İsmet Paşa sinsi yaklaşımı ile ATATÜRK’ü bazı konularda etkilemeyi başarmış ve onun, yankıları hâlâ süren bazı hatalar yapmasına sebep olmuştur.

O, “inönü” soyadını bile haketmeden almıştır!..

İsmet ne 1. İnönü Savaşı’nı, ne de 2. İnönü Savaşı’nı kazanmıştır!.. Ne de Lozan’da başarı elde etmiştir!

O sadece hata üstüne hata yapmış, ama talihin garip bir cilvesi sonucu, hep son anda başkalarının gayreti ile kazanılan zaferin, başarının üstüne oturmuştur!..

MUSTAFA KEMAL, ANADOLU’nun işgaline direnen grupların başına kolay geçmişti ama, kısa bir süre sonra çevresinde kendisine ayak uydurabilecek fazla adam olmadığını görmüş; hele savaş ciddiyet kazanınca sürekli muhalefet ile karşılaşmıştı.

Vatanperver ama ne yapacağını bilmeyenler, memleketi batırmış olan İttihatçılar, çeteciler, Bolşevikliğe özenenler; İngiliz, Fransız, Amerikan mandacıları, MUSTAFA KEMAL’in başına geçtiği ekibi oluşturan kişilerdi… Bunların arasında kendisine bağlı ve tam olarak güvenebildiği pek az insan vardı.

İşte bu yüzden İsmet Paşa, ANADOLU’ya geçtiği andan itibaren koyunun olmadığı yerde “Abdurrahman Çelebi” olmuştur!..(1)

1. İnönü Zaferi diye bir şey aslında yoktur… Tamamen İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olmasından sonra uydurulmuş, hayali bir meydan muharabesidir… Eğer olsaydı, “Siz aynı zamanda milletin makus talihini yendiniz” telgrafı o savaşta çekilirdi!.. O tarihlerde Yunanlar ile meydana gelen çatışmalar da, aslında başkalarının gayreti ile kazanılmıştır.

Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL’in emriyle Moskova’ya gidip, Sivastapol’daki 5 milyon mavzer fişeğini alıp, kaçakçılar vasıtasıyla 24 saatte Sakarya Nehri ağzına taşıtmıştı.

Eğer Ali Fuat Paşa bu cephaneyi yetiştirmeseydi, Yunanlar tüfeklerini omuzlarına asıp istedikleri yere gidebilirlerdi… Çünkü ordumuzun atacak mermisi yoktu!..

Mermiler oradan kağnılarla cepheye yetişmiş, 2 gün sonra 1. İnönü Savaşı diye bilinen çatışmalar başlamıştır!.. Ama İnönü ovasında iki büyük ordunun kıyasıya döğüşmesi gibi bir şey olmamıştır. (9.1.1921)

İsmet bey, Çerkez Ethem’i tepeleme konusunu kafasına öyle takmıştı ki, Bursa’daki Yunan kuvvetlerine karşı sadece bir piyade tümeni bırakarak, iki piyade tümeni ve bir süvari tugayını Kütahya yönünde toplamıştı… Uşak’ta bulunan Yunan ordusunun karşı da yalnız bir tabur bırakarak iki piyade tümeni ve yedi süvari alayını yine Kütahya’ya çekmişti.

Türk güçlerinin birbirine girmesi üzerine Yunan generali Meneta, Çerkez Ethem’in işini kolaylaştırmak üzere 4 günlük mütareke aktetti… Bu suretle serbest kalan Ethem’in güçleri Gediz’e giren İsmet Paşa’nın askerlerine saldırdı. (8.1.1921) Yunan ordusu dinlenirken, İsmet Bey’in iki tümeni bozularak Kütahya’ya doğru çekilmeye başladı… Çerkez Ethem onları kovalarken Yunan uçakları da durumu fırsat bilerek İsmet’in ordusunu bombalamaya girişti… İsmet Bey ancak Alayurt, Kütahya dolaylarında sırtını demiryoluna dayıyarak ve taze kuvvetler alarak bir savunma hattı kurabildi… Ethem ise geceden yararlanarak 150 kişilik bir süvari birliğini İsmet Bey savunma hattının arkasına geçirmişti… Çatışma sürdükçe İsmet Bey’in birliklerinden Ethem saflarına sığınanların sayısı arttı.

Aynı gün öğleden sonra İsmet Bey’in askeri talihi parlamadan sönmek üzere iken, Rafet Bey’in süvarileri yetişti… Çerkez Ethem’in sağından ve arkasından saldırdılar. Lâkin kurt bir savaşçı olan Ethem bunu düşünmüş, tedbirini almıştı… Rafet Bey’in güçlerini püskürttü.

Ancak bu sırada Ethem’in Yunan güçleri karşısında bıraktığı taburdan haber geldi… Uşak ve Bursa’daki Yunan birliklerinin İnönü’ye doğru saldırıya geçmişlerdi… İsmet onların önünü açık bıraktığı için fırsatı değerlendirmek istiyorlardı!..

Çerkez Ethem bunun üzerine İsmet’le uğraşmayı bırakıp Gediz yönüne çekildi… İsmet bir kere daha paçayı kurtardı!.. Çekilen Ethem güçlerini savaşmadan takibe başladı… Bu arada Yunan birliklerinin İnönü’ye doğru yürüdükleri haberini aldı. Aklı başından gitti!.. Çünkü hemen bütün ordu Ethem’in peşinde ve Gediz civarında idi… Eğer Yunan ordusu hızlı bir yürüyüş temposu tutturursa, İnönü’ye varır, Eskişehir’i ele geçirebilirdi!.. Böylece Ankara yolu onlara açılmış olurdu!

İsmet, bunun üzerine yine karar değiştirdi… Kestirmeden gidebilmek için yazın bile üstü karlarla örtülü Murat Dağı’nı dolaşarak İnönü’ye inmeye karar verdi… Türk askerleri toplarla, bütün ağırlıklarla 18 saatlik zorlu bir yürüyüşle menzile vardıklarında, düşmanın henüz gelmemiş olduğunu görerek sevindiler… İsmet’in düşman önünde bıraktığı 24. Tümen gibi küçük kuvvetlerin direnmesi ve yavaş yavaş gerilemesi, Yunan ordusunu engellemiş, Türk birliklerine zaman kazandırmıştı!..

Türk ordusunda 8.500 er, 417 subay, 6.000 tüfek, 18 hafif, 48 ağır makinalı tüfek, 28 top vardı… Arkadan gelen bazı taburlarla asker sayısı biraz daha arttı. Yunan ordusunda ise 15.816 er, 427 subay, 12.000 tüfek, 270 hafif, 80 ağır makinalı tüfek ve 72 top vardı.

Yunanlar İnönü yönündeki ilk saldırıyla birlikte önemli bazı tepeleri ele geçirdiler… Albay İsmet Bey’in yürüyüşü engellemek için yaptığı saldırılar etkisiz kaldı. Durumu Ankara’ya bildirdi… Mustafa Kemal hemen müdahale ederek cepheyi belirli bölgelere ayırdı. Orta cepheyi zayıf bulduğu için bir alay daha gönderdi.

Düşman Çerkez Ethem’i bertaraf edince, kolayca Eskişehir’e gireceğini ve Ankara yolunu açacağını sanmıştı… Ama avurtları çökmüş, soğuktan parmakları mosmor kesilmiş Anadolu çocukları oldukları yerlere mıhlandılar ve düşmanın ilerlemesine fırsat vermediler!..

Ne varki, İsmet’in tanzimiyle orta cephede zayıf kalmış birlikler yoğun sisten düşman askerlerinin kendileriyle kanatlar arasına sızdığını farkedemediler ve birden Türk ordusunun sağ ve sol kanadı arasındaki bağlantı koptu!… Durum ancak sis kalkınca farkedildi… Bunun üzerine İsmet Bey ÇEKİLME emri verdi!.. Yunan kuvvetleri bizim askerlerin İnönü ovasında bıraktığı siperlere girdiler, ancak yeni savunma hattına saldıramadılar… Onlar da yıpranmıştı!..

8 Ocak’ta çatışmadan çekinen İsmet, 11 Ocak 1921′de RİCAT(geri çekilme) emri vermeye hazırlanıyordu ki, güneş doğduğunda Yunan birliklerinin çekilmekte olduğunu gördüler!.. Düşman daha fazla savaşmaktan vazgeçerek, ölülerini, bir kısım silah ve malzemeyi harp sahasında bırakarak batıya doğru harekete geçmişti!..

Bu bakımdan eğer bir “zafer” varsa, bu zafer İsmet Bey’e değil; cephane yetiştiren Ali Fuat Paşa’ya, Karadeniz takalı denizcilere, kağnılı köylülere, o soğukta çıplak ayak düşmana direnen 24. tümene ve isimsiz askerlere, ve yetişip İsmet’i Çerkez Ethem’in elinden kurtaran Rafet Bey’e mal edilmelidir.

Ama acaba Çerkez Ethem gibi değerli bir insanla ordusu, Yunan savaşının en kritik günlerinde silahla bertaraf edilmese, kendisi Yunan kollarına itilmese, olmaz mıydı?.. Başka bir çare yok muydu?

Hasan İ. Dinamo böyle bir sonun Ethem’in kardeşi Reşit Bey ve İsmet Bey tarafından hazırlandığını, birinin Ethem’i isyana, ötekinin çaresizliğe ittiğini söyler… Hele İsmet’in Çerkez Ethem kuvvetleri Yunan ordusu ile savaşırken onlara arkadan saldırması, topa tutması anlaşılmazdır.

Savaştan sonra Rafet Bey’in takibe başladığı Çerkes Ethem, ağabeyi Tevfik Bey’in 300 adamıyla Yunan’a sığındığını öğrenince, sarsıldı… Kendi adamlarını serbest bıraktı… Bilinmeyen bir yöne doğru gitti.

Bu arada Yunanistan’da seçimler oldu… Kralı sürmüş olan Venizelos’un partisi yenildi, kral ülkesine geri döndü… İngilizler’in desteğini alan Yunan ordusu bir daha taarruza geçti. 2. İnönü savaşı başladı (23.3.1921).

Güçlendirilmiş Yunan ordusunda 41.1150 tüfek, 750 ağır, 3134 hafif makinalı tüfek, 220 top ve 2.000 kılıç vardı… Bizde ise 30.108 tüfek, 235 ağır, 55 hafif makinalı tüfek, 102 top ve 4.000 kılıç vardı.

Savaş 7-8 gün sürdü… TÜRK ordusu sürekli savunmada kaldı, elindekini korumaya çalıştı… Karşı saldırılar ancak düşman ilerlemesini durdurmak amacıyla yapılıyordu… İki taraf ta iyice yıprandı.

İsmet Bey Yunan ordusundaki durgunluğu bir genel saldırı hazırlığı diye yorumlıyarak TAM RİCAT emri verdi ve bu kararını 31 Mart’ta Ankara’ya telgrafla bildirdi!.. Telgrafı yemek yerken alan MUSTAFA KEMAL, “Okumaya gerek yok, savaşı yitirmişiz!” dedi.

Oysa aynı anda Yunan ordusu da savaştan bıkmış, yenemiyeceğini zannederek geri çekilmeye başlamıştı!.. O sırada cephede, ÖN SAFLARDA olan BİR SUBAY, Yunanlıların çekildiğini görüp, İsmet Paşa’ya haber göndermiş, “Aman geri çekilme emrini geri alınız!. Birlikleri ileri sürün, çünkü Yunan çekiliyor!” dedi. İsmet gene tereddüt etti.. Ama sonunda buna uydu ve böylece “zafer” kazanılmış oldu!..

İsmet Bey 1 Nisan günü çektiği telgrafta şöyle der: “Saat 6:30′da Metristepe’den gördüğüm durum: Artçı olduğu sanılan bir düşman müfrezesi sağ kanat grubunun saldırısıyla gayrımuntazam çekiliyor… Düşman savaş meydanını silahlarımıza bırakıyor…” Sanki silahlarıyla bir şey yapmış gibi!..

Görüldüğü gibi, 2. İnönü Zaferi de haksız yere İsmet’e mal edilir.. Refet Paşa’ya göre, İnönü zaferinin gerçek kahramanı CEPHEDEKİ O SUBAY, yani MİRALAY FETHİ BEY’dir… ATATÜRK’ün adına çekilen “Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz” telgrafı, bu kahraman askere gönderilmeliydi!..

Bu konuyu Yakup Kadri şöyle anlatır:

-” Refet Paşa bir gün bana, “İnönü Zaferi münasebetiyle İsmet’i bir milli kahraman mertebesine çıkaran makalenizi okudum. Çok şâirâne idi, fakat hakikatle hiç bir alâkası yok!” demişti.”

“Ben de “MUSTAFA KEMAL PAŞA’nın çektiği telgraf ta mı şiirden ibaret?” diye sordum.”

“Refet Paşa kahkahalarla güldü: ” O telgrafı yazanın sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu bilmiyor musunuz?” dedi.”(2)

“Şaşkınlığım, Refet Paşa’nın başka bir sözüyle arttı: “Hem o telgrafta bir ADRES YANLIŞLIĞI var!. İNÖNÜ ZAFERİ’NİN GERÇEK KAHRAMANI MİRALAY FETHİ BEY’e gönderilmeliydi!..”

“Zira ilk ağızda bir hezimete dönmek üzere olan bu muharebe, son dakikada o fırka kumandanının aldığı insiyatif ve sarfettiği gayret sayesinde kazanılmıştır!”

Yıllar sonra, Garp Cephesi Harekat Dairesi Başkanı Kurmay Albay Tevfik Bıyıklıoğlu’nun yazıları da, bu ifadeyi doğrulamıştı… MİLLİ MÜCADELE Kahramanlarından Kılıç Ali de hatıralarında olayı naklederken, MUSTAFA KEMAL’in telgrafı “Sen bir şeyler yaz” diyerek Hamdullah Suphi’ye verdiğini, yazılanların tamamen o şahsa ait ifadeler olduğunu anlatır.

2. İnönü Muharebesinden sonra Garp Cephesi kuvvetleri 15 piyade ve 4 süvari tümeni gibi muazzam bir kuvvete yükseltilmişti… İsmet “paşa” olmuş, ancak yüklendiği bu büyük vazifenin önünde şaşırmış, ve aldığı yanlış savunma tedbirleriyle ordusunu, tekrar toparlanan düşman ordusu karşısında adeta baştan muvaffakiyetsizliğe mahkum etmişti!..

Nitekim Yunan Kralı’nın İzmir’i ziyareti ve verdiği destekle 80.000 kişiye ulaşan Yunan ordusu Bursa’ya girdi… Hemen ardından Eskişehir-Afyon cephesinde, ALATAŞ’da ağır bir yenilgi aldık!..

Bu mağlubiyet İsmet’in saplantısındandır!.. Yunan’ın tekrar İnönü’den saldıracağı hesabına göre askeri düzen aldı, siper kazdırıp tahkimat yaptı.

Halbuki bu savaştan 2 ay önce Temps gazetesinde General Delarcl adında bir Fransız çok açık şekilde, “Yunanlılar büyük bir hücum yapacaklar!.. Böyle büyük bir hücum için silah, cephane ve erzak gereklidir. Bunun için muhakkak hücumu Afyon’dan yapacaklardır… Çünkü İzmir’den oraya tren var,” diye yazmıştı.

İsmet, Afyon yönünden taarruz başlamasına rağmen bunu aldatmaca sandı… Güneyi boş bıraktı… Solda Deli Halit Paşa, onun sağında Albay Nazım’ın kuvvetleri vardı, hepsi kırıldı… Ancak 5 gün dayanabildiler. İsmet yine de takviye güç göndermedi.

Halbuki Fevzi Çakmak MUSTAFA KEMAL’e ve İsmet’e “saldırının Afyon üzerinden olacağını” söylemişti… Albay Nazım şehit düştü. HACI BAYRAM’a gömüldü… Nazım’ın sağında Çolak Kemal’in kuvvetleri de kırıldı. Kendisi zor kaçtı!..

Neden sonra İsmet uyandı, ama gene bir hata yapıp birlikleri mağlubiyetin üzerine gönderdi, sanki onlar da yenilsin diye!… Halbuki saldıran Yunan’ın soluna yüklenmesi gerekirdi.

Gerçekte ALATAŞ muharabesinde 13 fırkamız hiç çarpışmamış, oradan oraya koşturup durmuştur!.. Yunan ordusu 5 fırka ile zafer kazanmıştır… Eğer İsmet saldırıda ısrar etseydi, o ordu da yenilir, elimizde hiç kuvvet kalmazdı!.. Bereket bundan çabuk vazgeçip TOPYEKÜN ÇEKİLME emri vermiştir!.. (25.7.1921)

Savaşın başında strateji hatası yapan komutan felakettedir!. Çünkü bu hata savaş sonuna kadar sürer.

Bu savaşta askerlerimiz öyle bir kaçtılar ki, köprüleri demiryolunu bile imha edemediler… Oralardaki sığır ve koyun sürülerini sürüp getiremediler… Bu yüzden Sakarya Savaşı’nda Yunan hem kolay asker sevketti, hem de beslendi… Bu sürüler olmasa Sakarya’da 20 gün duramazlardı.

Oysa Yunanlar Sakarya’dan kaçarken, tren hattını hallaç pamuğu gibi atmışlardı da, aylarca tamir edememiştik.

Demekki, KOMUTAN her ihtimali gözönünde bulundurup, mutlaka bir RİCAT PLANI da yapmalıdır.

İsmet’in bu savaştaki hatası Divan-ı Harp’lik, hatta idamlıktır!..Üstelik Sakarya’ya varınca, “gösterilen mevzide durmadılar” diye iki teğmeni idam etmiştir… Halbuki bütün ordu, bütün komutanlar kaçmıştı.

İsmet’in bu mağlubiyeti üzerine hakkında bir araştırma komisyonu kurulmuş, ancak o “MUSTAFA KEMAL’in emirlerini uyguladığını” söyliyerek kurtulmuştur!.. Ne var ki, savaşta insiyatif komutandadır… Gerektiğinde emirlere karşı gelerek orduyu kurtarmakla görevlidir.

Kaldı ki, o dönemin kurmay subayı Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre, İsmet ancak MUSTAFA KEMAL’in direktifi ile ordusunu dağılmaktan kurtarabilmişti!..

Ayrıca Meclis’te İsmet’i Divan-ı Harb’e sevketmek istiyenler olmuş, MUSTAFA KEMAL İsmet’i korumak için kendini siper etmek zorunda kalmıştı… NUTUK’ta da bu mağlubiyeti geçiştirmiştir. Inkilab Tarihi kitaplarında falan “stratejik geri çekilme” diye yutturulmak istenir.

Sabahattin Selek bu hezimetin sonuçlarını şöyle anlatır:

“1921 Temmuz ayında TÜRK ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerini kaybederek SAKARYA gerisine çekilmiştir… Yunan birlikleri POLATLI’ya kadar gelmişti.”

“Ordunun büyük kayıplar ile SAKARYA gerisine çekilmesi, ANKARA’da gizlenmesi mümkün olmayan bir sarsıntı yaratmıştı!… 23.7-5.8.21 tarihleri arasında MECLİS’te gizli celseler, uzun toplantılar yapılmıştı… Fevzi Paşa, ‘Harp kanlı oldu. Ağır zayiata uğradık!.. ANKARA’yı bir hafta zarfında tahliye etmeye, hükümet merkezini KAYSERİ’ye nakletmeye karar verdik,’ demişti… Cevabı Dersim meb’usu DİYAP AĞA verdi: ‘Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa döğüşerek ölmeye mi geldik?..’

Kütahya-Eskişehir yenilgisi, kaybedilen topraklar ve şehirler, tehlikenin ANKARA yakınlarına gelmesi MECLİS’te sorumlu aranmasına yol açmıştı… Tenkitler MUSTAFA KEMAL PAŞA üzerinde yoğunlaşıyordu… Nihayet 5 Ağustos’da BAŞKUMANDANLIK kanunu çıkarıldı.

Bu MAĞLUBİYET üzerine, Yunan kuvvetleri POLATLI’ya yaklaştığı için aileler KAYSERİ’ye gönderildi… Ancak erkeklerden Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Yunus Nadi dışında kaçan olmadı… Olsaydı, bütün MİLLET paniğe düşerdi!.. Çünkü 125.000 kişilik ordu dağılmış, geriye 25.000 kişi kalmıştı!..

İşte bu yüzden Meclis’te 1921 yılından sonra bir “İsmet Paşa” alerjisi yaşanmış, bunun da zararı onu yanından ayırmayan ATATÜRK’e olmuştur!..

İsmet’in bütün askeri hayatı MAĞLUBİYET’le doludur!.. Herkesce meşhur korkusu ve evhamı bundandır!..

Bu MAĞLUBİYET Enver Paşa, Dr. Nazım, Kusçubaşızade Sami, Küçük Talat gibi İttihatçılar’ın iktidar sevdasını alevlendirdi… Hepsi Batum’a toplanıp TÜRKİYE’ye girmek ve MUSTAFA KEMAL’i devirmek için fırsat kollamaya başladılar… Ayrıca Rodinov komutasındaki Rus kuvvetleri de sınıra yığılmış, sözde onlara yardıma hazırlanmıştı.

Bu tehlikeyi Sakarya Zaferi önlemiş, Enver TÜRKİSTAN’a gitmiştir.

İsmet’e, bu mağlubiyetle sabep olduğu karışıklıklara rağmen, Sakarya Savaşı’nda görev verilmiştir. (23.8.1921) Gerçi MUSTAFA KEMAL, onun ALATAŞ MAĞLUBİYETİ’nden sonra cepheye koşmuş, İsmet’in “Garp Cephesi Komutanı” ünvanı fiilen kalkmıştı!… Yine de hiç bir başarısı olmamasına rağmen, Sakarya Zaferi’nden sonra TÜRKİSTAN’dan gelen üç kılıçtan biri ona takılmıştır!..

Ne Sakarya Savaşı’nda, ne de Büyük Taarruz’da en ufak bir rolü olmayan İsmet, Zafer’den sonra Mudanya Mütarekesi’ni yapmakla görevlendirildi… (9.10.1922) Orada kendisine İngilizler tarafından “Edirne ile birlikte Karaağaç’ı da alacağımız” söylenmiş, ancak gaflet gösterip bunu yazdırmadığı için, daha sonra Lozan’da belge ibraz edememiştir!.. (3)

MUSTAFA KEMAL LOZAN’a önce İngilizce’yi çok iyi bilen, Hamidiye Kahramanı olarak yurt dışında da şöhreti olan Rauf Orbay’ı göndermek istemiş; fakat sonra İsmet’te karar kılmıştı… İsmet Paşa’yı göndermek için önce kendisini Dışişleri Bakanı yapmış, sonra heyete almıştı… Ancak İsmet, karşılaşacağı zorlukları bildiği için gitmek istememiştir.

İsmet, Lozan’da da bir varlık gösterememiş, heyet başkanı olmasına rağmen doğru dürüst bir ekip kuramamış, daima evhamlarının kurbanı olmuştur… (4)

Heyet Başkanı olarak Lozan’ı o imzalamıştır ama, Lozan da onun başarısı değildir!.. Zaten Lozan’ın bir başarı olup olmadığı da tartışılabilir.

Görüşmeler sırasında diğer delegelerden gizli olarak MUSTAFA KEMAL ile haberleşir, ona yanlış bilgiler verirdi… Ne ATATÜRK’ün, ne Başbakan Rauf Orbay’ın, ne Meclis’in isteklerine uygun davranmazdı.

Rauf Bey’in Lozan müzakereleri sırasında İsmet’e çektiği şu telgraf, ibret vericidir:

-” Murahhas Heyet’in Yunan tamiratı hakkındaki hareketi, Vekiller Heyeti’nin talimatına açıklıkla AYKIRI görülmüştür!..”

“Müşgül vaziyette kalan Vekiller Heyeti milli menfaatleri düşünerek, bildirdiğiniz gibi “mühim meselelerin 3-4 gün içinde neticelenmesi” yolundaki kanaatin gerçekleşmesine kadar tutumunu değiştirmeyecektir!..”

“Önceki telgraflarımızda da bildirdiğimiz gibi, diğer meselelerde de fedakarlığın KAT’İYYEN mevzu-u bahs olamıyacağı tabiidir!”

İsmet bu uyarıya da uymadığı gibi, Vekiller Heyeti’nin tutumunu “93 Harbi’ndeki Osmanlı Bakanlar Kurulu”na benzeten ağır bir cevap vermiş, Rauf Orbay’ın Başbakanlık’tan istifasına sebep olmuştur!..

O tarihte Meclis, bilhassa muhalif “İkinci Grup”; değişen stratejik şartlara göre sınırlarda düzeltme yapılması, savaş tazminatı olarak Limni, Midilli, Sakız, Sisam gibi ANADOLU’ya yakın adaların alınması, %71 nüfusu TÜRK olan BATI TRAKYA’nın Yunanistan elinde bırakılmaması, Yunan ordusunun yaptığı tahribatın ödetilmesi, Hatay, Halep, Kerkük, Musul meselesi gibi hususlar üzerinde duruyordu… Bunlardan hiç biri elde edilememiştir!… Lozan sonuçları MUSTAFA KEMAL’e yakın “Müdafaa-yı Hukuk Grubu” tarafından dahi zor içe sindirilmiştir…. Halbuki LOZAN BARIŞI kolay kabul edilsin diye arada seçimler yapılmış, Meclis yenilenmişti!..

Rauf Orbay, Meclis’te LOZAN Anlaşması’nı savunan eski Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey’in “milletvekilleri huzurunda müdafaasını yaptığım bir muahedenin artık kusurlarından bahsetmekten kaçınırım” dediğini belirtir… Yunanlar’dan tazminat alamayışımız, MUSUL’u kaybedişimiz, BATI TRAKYA’da en azından ayrı bir devlet kurduramayışımız, Alman bankalarında müttefikler tarafından el konulan altınlarımızı alamayışımız, 12 milyon İngiliz altını ödediğimiz, ancak İngilizler tarafından el konulan 3 gemiyi alamayışımız, HİLAFET’e bağlı olması gereken HİCAZ bölgesinde söz sahibi olamayışımız, HİLÂFET’i kaldırmayı İngiliz baskısıyla kabullenişimiz, bizce LOZAN BARIŞ ANLAŞMASI’nın kusurlarıdır!.. En önemli kusur ise, “yırtıldığını” iddia ettiğimiz SEVR ANTLAŞMASI’nın bâzı maddelerinin LOZAN ANTLAŞMASI’na aynen sızmış olmasıdır!.. Bir örnek vermek gerekirse SEVR’in 140. Maddesi Lozan’ın 35-37. Maddeleri olarak karşımıza çıkar!

Kaldı ki İsmet, orada heyetimizin kazandığı bazı haklardan, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde vazgeçmiştir!..

Rauf Orbay, hatıralarında “İsmet Paşa’nın Lozan’dan çok değişmiş ve kibirli olarak döndüğünü, HİLAFET’in kaldırılmasında da büyük rolü olduğunu” anlatır… İsmet Paşa’nın 17.11.1922′de Muslim Standard gazetesine verdiği beyanatta, “TÜRK MİLLETİ İSLAM’IN KILICIDIR!.. HİLAFET, TÜRK MİLLETİ’NE EMANETTİR!.. Kanımızın son damlasına kadar HİLAFET’i tutup yaşatacağız” demesine rağmen; Lozan’dan dönüşünde tamamen aksi fikir ve kanaatle yaman bir HİLAFET düşmanı kesildiğini söyler… Bunun da “bazı düşman telkinlerine kapılışından ileri geldiğinin” anlaşıldığını belirtir!.. Ve şöyle devam eder:

- “İsmet Paşa LOZAN’da İngilizler’le bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbullu meşhur Hahambaşı Hayim Naum Efendi’nin telkinleriyle ‘HİLAFET’in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu’ fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu!..”

- “İsmet Paşa kendisini ‘Avrupa politika âlemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı’ olarak tanıtmak becerikliliğini, MUSTAFA KEMAL PAŞA da dahil olmak üzere herkese kabul ettirmişti!..”

- “Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET’imiz olmuştur! Zira MUSTAFA KEMAL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış âlemin ve bilhass Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa’da bir kaç haftacık kalan İsmet Paşa’ya ‘dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı’ gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!”

- “Büyük Millet Meclisi’ndeki ekonomi politik tahsillerini Avrupa’da yapmış, bu sahada ihtisas sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan’dan dönen İsmet Paşa’yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!..”

Aslında ATATÜRK onun ne mal olduğunu bilirdi!… Bunun için görev vermek istemezdi!.. Ama İsmet ne yapar eder, diğerlerini ekarte eder, ATATÜRK’ü çoğu zaman kendine yönelmeye mecbur bırakırdı…

http://www.ajanlar.com/genel-ismet-pasa-gercekleri-bolum-1.html

 

İSMET PAŞA GERÇEKLERİ 2

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:35
Tags: ,

Bu durumu en iyi Yakup Kadri anlatıyor:  
-”1923′de Başvekil Rauf Orbay’ın Hariciye Vekili İsmet Paşa’yla arası iyice açıldı, Rauf Bey istifa etti… İsmet Paşa hâlâ Lozan’dan dönmemişti.” 
MUSTAFA KEMAL Meclis istirahat salonunda 5-10 mebusa ‘Kimi başvekil yapalım?’ diye sormuştu… Yusuf Kemal Tengirşek ‘Lozan Muahedesi onun imzasını taşıyor, İsmet Paşa’yı yapın’ dedi… Biz de destekledik.” 
MUSTAFA KEMAL, ‘Beni düşündüren sıhhî arızasıdır,’ diyerek sağırlığını ima etti… ‘Ben Fethi Okyar’ı münasip görüyorum,’ dedi… Aslında haklıydı. Çünkü Meclis’te 1921′den beri bir İsmet Paşa alerjisi” vardı.” (5) 
  
İşte bu şartlar altında Fethi Okyar zafer sonrasının ilk başvekili oldu…(14.8.1923) Fethi Bey İsmet Paşa’yı Hariciye vekilliğinde alıkoydu… Ancak çok geçmeden Meclis içinde gene çekişmeler huzursuzluklar başgösterdi. 
Fethi Bey hükûmetinin böyle iki ay gibi kısa sürede zaafa düşmesinin bir sebebi de, Başbakanlık’la Dışişleri arasındaki mizaç ve fikir uyuşmazlığı idi!..(6) 
Huzursuzluk Fethi Bey’in çekilmesi ile arttı.(27.10.1923) 
1922′de Başvekil ve Vekiller Heyeti seçmek yetkisi Meclis’e verilmişti… Eğer bu hüküm o günlerde “Başvekil Reisicumhur tarafından, vekiller de başvekil tarafından intihap olunur, Meclis’in tasvibine arz olunur” şeklinde tadil olunmasaydı, hükûmet kurmak mümkün olmazdı!.. (7) 
Bu tadilat, aslında CUMHURİYET’i ilan eden kanunun devamı idi… MUSTAFA KEMAL Cumhurbaşkanı olmuş, Meclis’te seçilemiyen İsmet’i kendi tensibi ile Başbakan yapmıştı… Bununla da yetinmemiş, Halk Partisi başkanlığını da Kasım 1923′de fiilen İsmet’e bırakmıştı!… İsmet Paşa o tarihten 1972′e kadar kesintisiz partinin başında kaldı… Bu erişilmez bir diktatörlük rekorudur… Kanunî Sultan Süleyman’ın 46 yıllık saltanatını aşar!.. 
Hüseyin Cahit Bey İsmet’i Tanin gazetesinde yazdığı bir makalede şöyle değerlendirmişti: 
-” İsmet Paşa’nın seciyesinde pek çabuk alevlenen VEHİMLİ ve KİNDAR bir zaaf farkedilmesi, herkeste hayal kırıklığı doğuracak mahiyettedir… MEMLEKET’i gerçekten sevmek, MEMLEKET menfaatleri uğrunda böyle ŞAHSİ HİSLER’in üstüne çıkabilmeyi istilzam eder!..” 
Yakup Kadri şöyle devam eder: 
-” İsmet Paşa iktidara geldi de ne oldu?…Meclis’te kaynaşmalar yatıştı mı?.. Ne gezer!..Bu sefer İsmet Paşa’nın bir POLİS REJİMİ kurduğu öne sürüldü.”  
“Gerçi hücumların ön hedefi zamanın Dahiliye Vekili Ferit Tek Bey idi… Ancak asıl vurulmak istenen İsmet Paşa idi!.. Nitekim hücumlar Ferit Bey, Özel Kalem Müdürü’nün gazetelere düşen bir takım dolaşık işleri yüzünden istifasını verip, çekildikten sonra da devam etti.” 
“Ortaya bir ‘Bağdat-Haydarpaşa Demiryolu’ davası atıldı… Hükûmet demiryolunun eskisi gibi Alman kumpanyasınının idaresinde bırakılmasını, milletvekillerinin çoğu millileştirilmesini istiyordu.” 
“Nafıa Vekili Muhtar Bey bir vakitler Alman kumpanyasında çalışmış mühendis olarak, MİLLİLEŞTİRME tezini çürütmeye çalışıyordu… Bu hususta öyle gayret sarfediyordu ki, bütün Meclis’te onun Alman kumpanyası umum müdürü Mösyö Hugnen’in adamı olduğu söylentileri almış yürümüştü.” 
İsmet Paşa’nın MUSTAFA KEMAL’den sonraki İKİNCİ ADAM, ve onun çevresindeki TEK ADAM olmak istemesi; Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Refet paşalar ile MUSTAFA KEMAL’in arasını bozmuş ve bu kişilerin bir tertibe girmelerine yol açmıştır… Bu kişiler etkili olabilmek için, orduyu ele geçirmeyi lüzumlu görmüşlerdir. 
Tam o günlerde MUSTAFA KEMAL asker milletvekillerinin ordu veya Meclis’ten birini tercih etmelerini istiyordu… Paşalar bu amaçla mebusluktan istifa ettiler. İsteklerine uygun olarak Kâzım Karabekir 1. Ordu müfettişliğine, Ali Fuat paşa 2. Ordu müfettişliğine tayin edildi… 3. Ordu müfettişi Cevat Paşa ile kolordu kumandanı Cafer Tayyar da bu tertibe dahildi. 
Bir yıl sonra orduyu elde ettiklerine inanınca, istifa edip tekrar Meclis’e döndüler. 
Gerisini Yakup Kadri şöyle anlatır: 
-” Ali Fuat Paşa Konya’dan Ankara’ya dönüşünde Saffet Arıkan’a ‘MUSTAFA KEMAL ile görüşmek istediğini, bu hususta kendisine delalet etmesini’ rica etmişti.”  
“Biri Devlet Başkanı… diğeri Ordu Müfettişi… O zamanın Ankara’sı gibi avuçiçi kadar bir kasabada bir araya gelemiyor!. Bu mümkün değildi!.” 
“Çünkü bir gün kimseye haber vermeden sinemaya gitmiştim de, ışıklar sönmeden biri kulağıma eğilip ‘Sizi köşkten arıyorlar,’ demişti!.” 
“O günlerde Meclis’te dolaşan söylentiler, bunun İsmet Paşa’nın bir tertibi olduğu yönünde idi!.. Çünkü Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL ile diğer paşaların arasını bulmaya azmetmişti!.” 
“Bu kişilerin muhalefeti doğrudan GAZİ’ye değildi!.. Hepsinin emeli de GAZİ ile anlaşmaktı.” 
“Böyle bir şey İsmet Paşa’nın işine gelir miydi?.. GAZİ eski silah arkadaşları ile bir araya gelince, o “vazgeçilmez adam” vasfını kaybetmez miydi?..”“İşte böyle bir kuruntu içinde olan İsmet Paşa, MUSTAFA KEMAL ile Ali Fuat Paşa’nın buluşup uzlaşmalarını önliyecek tedbirleri almıştır!..” 
İşte İsmet böyle bir adamdır!.. ATATÜRK’ün arkasından çevirdiği dümenler, onun ölümüne kadar sürmüştür!.. 
O, ATATÜRK’ün sürekli muhalefet ile karşılaşmasına, zaman zaman bocalayıp hata yapmasına sebep olmuştur!.. 
Yakup Kadri Terakkiperver Parti’nin MUSTAFA KEMAL’in karşısına çıkması olayını şöyle anlatır: 
-” Ulus (Hakimiyet-i Milliye) ve Cumhuriyet’te biz (Başbakan)İsmet Paşa’yı savunmakta idik, ama İstanbul gazetelerinin çoğu muhalefet saflarına geçmişti.”(8)  
“Hücumlar sertleşmişti. Büyük Millet Meclisi, Fransız ihtilâli erkânının birbirini bertaraf etmeye çalıştığı ‘Convention’ı hatırlatır olmuştu… Halk Fırkası’nda esaslı bir tasfiye şart görünüyordu.” 
“Bir Akşam Çankaya’da yalnız partinin Merkez İdare Heyeti’yle gizli bir toplantı yapıldı… Her ağızdan birinin adı ortaya atıldı. MUSTAFA KEMAL PAŞA elinde kalem, yazıyordu… Birden durdu, ‘Arkadaşlar, bu listeye göre tasfiye yaptığımız takdirde, biz Meclis’te ekalliyette kalacağız!’ dedi!…” 
“Refet Bey ve arkadaşları ‘Saltanatçı, Hilafetçi, Cumhuriyet Düsmanı’ olarak suçlandıklarında hepsi ‘Reddederim!’ diye bağırıyordu!… Şu halde dava ne idi?…” 
“Dava, MUSTAFA KEMAL PAŞA’nın sadece İsmet Paşa’ya bağlanıp kalmaması, eski silah arkadaşları ile birleşmesi idi!..” 
“Sonunda muhalif gruptan Zülfü ve Feyzi Beyler çağrılıp dinlendi… Tam o sırada birisi Ali Fuat Cebesoy, Rauf Bey, Refet Paşa, ve Kazım Karabekir Paşa’nın Halk Fırkası’ndan istifa ettiklerini ve Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka’yı kurduklarını bildiren mektuplar getirdi!… Genel Başkan MUSTAFA KEMAL, ‘Mesele kendiliğinden hallolmuştur,’ dedi.” 
Ama tabii hallolmadı!..Bu kişilerin amacı MUSTAFA KEMAL’i yıkmak değil, tam tersine onun çevresinde kenetlenmek iken; İsmet onları tasfiye etmiş oldu! 
Bir süre sonra İsmet Paşa hastalığını bahane edip görevini bıraktı… Onun kabinesinde görev almış olan Maarif Vekili Mustafa Necati, şu değerlendirmeyi yapar: 
-” Her yer haraptı!.. Barınacak sığınak bile yoktu… Evler yıkılmış, yollar geçilmez hale gelmişti. Halk en basit vasıtalardan bile mahrumdu!… El sanatlarını yürüten gayr-ı TÜRK nüfus ortada yoktu… Halk her şeyi DEVLET’ten beklemek mecburiyetinde idi!.. MİLLİ MÜCADELE devrinde halktan alınanların mevcudu tükenmişti!… Vergiler ağırdı, mükellefin bunları ödemesi zordu… Bir FASİT DAİRE içinde olduğumuzu görmemek mümkün değildi!.. Lozan’da elde ettiklerimizi de karşımızdakilerin hazmedemiyeceğinin idrakinde idik… Hükümetin istifası ani kararla ve daha çok Başvekil’in takdir hakkını kullanması ile oldu!” (Milli Mücadele Defteri) 
İşte bu sözler İsmet Paşa’nın her zaman yaptığı gibi, zoru görünce kaçtığının delilidir!..O, bu davranışı ile sadece beceriksizliğiniortaya koymakla kalmamış, kendisini Meclis’in temayülü hilafına Başbakan yapan MUSTAFA KEMAL’i de yüzüstü bırakıp gitmiştir!.. 
Yerine yine Fethi Okyar başbakan oldu… İsmet Paşa’nın bir daha dönmemesi mümkündü… TÜRKİYE gerçekten bu adamdan kurtulabilirdi. 
Ancak Fethi Okyar’ın Şeyh Sait İsyanı’ndaki umursamaz tutumu, ve olayın arkasındaki yabancı güçleri sezememesi; MUSTAFA KEMAL’i gene İsmet’e muhtaç etti!.. İsmet’in temkinli, evhamlı tavrı burada işe yarıyabilirdi. Zaten etrafında başka adam kalmamıştı ki!.. 
Bu gelişmeleri de Yakup Kadri’den takip edelim: 
-” Şeyh Sait Vakası denilen büyük silahlı gericilik hareketi Fethi Bey hükûmetini gafil avladı.”  
“Fethi Bey o geniş ve yığın halindeki ayaklanmayı, Doğu’da sık görülen dağ eşkiyalıklarından biri telakki etmişti… Bir kaç kıta jandarma ile bastırılacağını zannediyordu!.. Milletvekillerinin büyük kısmı da bu kanaatte idi.” 
“Ama Heybeliada’da dinlendikten sonra dönmüş olan İsmet Paşa, durumu hiç te böyle değerlendirmiyordu… Ona göre isyan ordunun müdahalesini zaruri kılacak kadar vahimdi… Fakat bir türlü Fethi Bey’i uyaramıyordu.” 
“Bir gün Köşk’te GAZİ ile poker oynuyorduk… İçeri bir yaver girdi ve GAZİ’ye bir telgraf verdi… GAZİ çatık kaşla, ‘Götürün bunu Başvekil’e verin,’ dedi.” 
“Fethi Bey telgrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra yavere geri verdi ve oyuna devam etti… ATATÜRK, ‘Şimdi bunu İsmet Paşa’ya götürünüz,’ dedi… İsmet Paşa aldı, okudu ve yerinden fırlayarak telaşla bir cigara yaktı!..” 
“ATATÜRK bize dönerek ‘işte iki adam arasındaki fark… Şeyh Sait çeteleri Şemdinan’a gelip dayanmışlar!..’ dedi… Yani durum sadece ciddi değil, tehlikeli idi!.” 
“Buna rağmen Terakkiperver erkânı ile Halk Partisi hizipçileri isyanın ordu kuvvetiyle bastırılmasına şiddetle karşı çıktılar… Aralarında Kâzım Karabekir gibi paşaların bulunduğu bu grup ‘kardeş kanı dökülmesi’nden, ‘iç savaş’tan söz ediyorlardı… İktidar kanadı da çok ağır ithamlarla saldırıyordu.” 
“Sonradan ATATÜRK’ün Nutuk’ta belirttiği gibi, Şeyh Sait isyanında muhalif gruptan bir çok kişinin parmağı olduğu, vesikalarla ortaya çıkıyordu!..”(9) 
“İşte İsmet Paşa böyle bir hengame sonucu, bir elinde Şark’taki ayaklanmayı ordu ile bastırma, diğer elinde de Takrir-i Sükûn Kanunu, tekrar iktidara gelmişti!..” (3.3.1925) (10) 
Takrir-i Sükûn ile Terakkiperver Fırka kapatıldı, gazeteler ve muhalifler susturuldu… İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Kel Ali epey adam astı… İsyan bastırıldı… Ancak bu olaylar paşalar ile GAZİ’nin arasını daha da açtı… ATATÜRK öldüğünde çoğu hala ona “küs” idi. 
İsmet hastalık bahane ederek görevden ayrılması ile tekrar Başbakan oluşu arasındaki kısa sürede ne yapmış ne etmiş, Meclis’te kendisine bağlı bir grup meydana getirmişti!.. Fethi Okyar bu konuda şu değerlendirmeyi yapar: 
-” LİDERLİK üzerinde GAZİ MUSTAFA KEMAL, söz götürmez OTORİTE idi!… FAKAT, kendisini hemen İsmet Paşa takip ediyordu!.. İki lider arasında başkaca kuvvet dengesi mümkün değildi!.. HALK FIRKASI içinde o günlerin söyleyişi ile MÜFRİTLER denilen grubun Hükümet Reisliği için tek adayı, İsmet Paşa idi…” (Üç Devirde Bir Adam) 
İsmet Paşa ise, bu şartlar altında geldiği iktidardan uzun süre gitmedi, ve sinsice ATATÜRK’ten sonraki ikbalinin temellerini attı… Doğu’da alınan tedbirleri ihmal ederek, bugüne kadar yansıyan Kürtçülük hareketini besledi. 
Bu iddiamız çok şaşırtıcı gelebilir… Ama gerçektir!.. MUSTAFA KEMAL, DOĞU ve GÜNEYDOĞU MESELESİ’ne büyük ehemmiyet veriyordu… Bölgede 30.000′i mavzer olmak üzere 160.000 silah toplanmıştı!.. Buradakiler fakirdi de, bunca silahı alacak parayı, mermiyi nereden buluyorlardı?.. (Bu soru, şimdinin de en önemli sorusudur.) 
Bunun için, isyan bastırılır bastırılmaz çıkarılan 1505 ve 1515 sayılı kanunlar çıkarıldı… Bölgedeki arazi istimlak edilecek, sonra TÜRK veya TÜRK KÜLTÜRÜ’ne bağlı göçmenlere tahsis edilecekti!.. 
Ayrıca isyana sebep olan 500 kadar ağa ve aşiret reisi de, batıya göç ettirildi… Bu kişiler Ermeniler’den kalan toprakların ve evlerin üzerine de oturmuşlardı!.. Topraklar ellerinden alınıp otoriteleri kaldırılınca, gerekli hukuki ve sosyal zemin hazırlanmış oldu… Artık o bölgenin her bakımdan TÜRKLEŞMESİ için hiç bir engel kalmamıştı!.. 
Ancak MUSTAFA KEMAL’in kafasında uğraşması gereken pek çok konu vardı… Bu meselenin teferruatı ile ilgilenemedi… Başbakan olan Mandacı İsmet te, bölgeye yerleştirilen Rumeli göçmenleri ile ilgilenmedi… Aradan yıllar geçmesine rağmen, Doğu’ya gidenlere tapu verilmedi… Batı’ya göç ettirilen ağalara ise, 1934 yılında geri dönme izni verildi!.. Bunlar, Medeni Kanun’un 639. maddesini çarpıtarak, Ermenilerin boşalttığı toprakları şahsi mülkleri haline getirdiler!.. 2510 sayılı kanunla da dağıtılmamış topraklarını geri aldılar!.. Neticede büyük ümitler ile doğuya yerleştirilmiş olan Rumelili göçmenler gruplar halinde Bursa yöresine kaydı. 
Rauf Orbay’a göre; İsmet “Paşa daha kuvvetli olmak, rakipsiz uzun süre iş başında kalmak hırsını tatmin için”, karşısına çıkması ihtimali olan gerçekten dürüst ve idealist insanları bir punduna getirip MUSTAFA KEMAL PAŞA’nın yanından uzaklaştırıyordu!.. 
ATATÜRK, bir süre sonra İsmet Paşa’dan kurtulmak için onun karşısına Serbest Fırka ile Fethi Okyar’ı çıkartmaya çalıştı… (2.6.1930) Bu faaliyete girişirken, sanki geleceği görmüş gibi, şöyle demişti: 
- “Ben CUMHURİYET’i şahsi menfaatim için kurmadım!.. Hepimiz faniyiz!.. Ben öldükten sonra, ARKAMDA kalacak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ’dir!..Ben ise, MİLLET’e miras olarak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ bırakmak, ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum!.. Mesele, memlekette CUMHURİYET’in şahısların hayatına bağlı kalmıyarak kökleşmesidir!” 
Fethi Okyar ATATÜRK’ün teklifini kabul ederek bir muhalefet partisi kurmasını şöyle açıklar:  
-”İsmet Paşa’nın hodbinliği, nihayetsiz iddialı tavrı, hudutsuz mevki hırsına eklenen yetersizliği ve etrafında cereyan fecaatler yüzünden memleket bir uçuruma doğru sürüklenmekte iken, haykırmamak elimden gelmiyordu!” 
Serbest Fırka’ya giren Ağaoğlu Ahmet Bey de durumu, ATATÜRK’ün önünde İsmet Paşa ile şöyle tartışmıştı: 
Ağaoğlu -”Paşam, öyle bir çevre içinde yaşıyoruz ki, Hükümet’in icraatını tenkit için kimsede şevk ve cesaret bırakılmamıştır.” 
İsmet – “Emekli Kanunu Fırka’da müzakere edilirken, pekala siz de söz aldınız ve kanunu tenkit ettiniz.” 
Ağaoğlu – “Tenkit ettim, ama neye yaradı?..Ben kürsüde iken, sözlerimi mebusların tasvip ettiğini yüzlerinden ve hallerinden görüyordum… Fakat hemen kürsüye geldiniz ve kanunu savundunuz!.. Ondan sonra da bana hak veren mebuslar kanunu kabul ettiler.” 
Bahsedilen kanun “bir saat” vekil sandalyesinde oturan bir zatın, vekillikten çekildikten sonra 150 lira emekli maaşı alması hükmünü ihtiva ediyordu!.. Bu, o güne göre inanılmaz yükseklikte bir maaştı!.. 
“ATATÜRK, bunun üzerine Fethi Bey’e, “Fransa’da vaziyet nasıldır?” diye sordu… Fethi Bey: 
- “Fransa’da düşen vekillere böyle bir emekli maaşı söz konusu olmaz!.. Böyle bir kanun geçse, kamuoyu kıyameti koparır,” cevabını verdi.” 
Bu söz üzerine İsmet Paşa şu hayret verici cevapla kendini savunmuştur: 
- “Bu kanun sadece vekillere değil, mebuslara da emeklilik hakkını temin ediyor!.. Ahmet Bey idealisttir… Gerçeklerden anlamaz!.. Ben Hükümet Reisi sıfatıyla mebus arkadaşlarımın menfaatine ilişkin bu meselede muhalif kalamazdım!… PARA MESELESİ’dir!.. Gerçeklere riayet lazımdır!” 
Görüldüğü gibi, İsmet Paşa milletvekillerine şahsi menfaat temin eden kanunlar vasıtasıyla onları safına çekmesi bir yana; milletvekillerinin kendi maaşlarını fahiş oranlarda yükseltip, kendilerine olmayacak imtiyazlar tanıyan kanunlar çıkartmalarına da, emsal teşkil etmiştir!.. 
MİLLET’in nefretini çeken bu uygulama, İsmet Paşa ile başlamıştır!. 
Neticede, halkın kendisine olan tepkisini, ATATÜRK’e karşı imiş gibi göstermeyi de başardı bizim İsmet Paşa, ve muhalif partiyi 3 ayda ekarte etti!.. Kemal Tahir bunu şöyle anlatır: 
- “Serbest Fırka kapanmadan iki gün önce Cumhuriyet’te Yunus Nadi: 
‘Ya partinin başına geç, devrimleri koru, ya da biz sensiz bunu yapacağız!.’ diyordu.” 
“Yunus Nadi bu gücü kendinde bulamazdı!.. Öyleyse partiyi eline geçirmiş olan İsmet Paşa, GAZİ’yi göreve çağırıyordu!.. (Yoksa) GAZİ’yi sarsalamak kimin haddine?..” 
“GAZİ politika yaptı, Fethi Bey’i İsmet Paşa’ya kurban verdi!..” 
“Ancak uzun yıllar sonra, İsmet Paşa’yı görevden alıp Celal Bayar’ı başbakan yapabildi!..” 
ATATÜRK “politika” yaptı, ama mecburdu!.. Koca GAZİ, memleketi yöneten partiyi İsmet’e kaptırdığını, aslında Meclis’te hiç te güçlü olmadığını sezmişti!. 
Fethi Okyar da bu gelişmeye, yanlış hedefler seçerek yardımcı olmuştur… Onun yanlış tercihleri, partisinin gerici bir hüviyet almasına yol açmıştı. 3 ay içinde partiyi kapatmak zorunda kaldı… İsmet Paşa olaydan daha da güçlenmiş olarak çıktı… 1937′e kadar rakipsiz kaldı!.. 
Şevket Süreyya bu konuda şöyle yazar: 
- “İsmet Paşa her şeye rağmen TEK PARTİ ADAMI idi ve öyle kalacaktı!..” 
- “Hatta bir kısım politikacılar, GAZİ’nin yeni bir parti yaratma teşebbüsünü, “İsmet Paşa’nın sivrilmiş otoritesi”ne ve “söz sahipliği”ne karşı saydılar… Onlara göre GAZİ, artık harf, dil, tarih ve kültür işlerine kendini vermişti… HER ŞEY GAZİ’NİN ELİNDE GÖRÜNMEKLE BERABER, İSMET PAŞA HÜKÜMETTE TEK SÖZ SAHİBİ GÖRÜNÜYORDU!..” 
Gerçekten öyle idi!.. ATATÜRK CHP’yi İsmet’e bıraktığı gibi, şahsiyetleri açısından Meclis’e girmesini istediği bir kaç kişinin dışındaki mebusların tercihine de karışmazdı!.. GAZİ’nin aslında parti teşkilatının tercihine bıraktığı sayının büyük kısmı için, İsmet ne yapar eder, kendine çok yakın ve sadık adamların listeye alınmasını ve seçilmesini sağlardı… Arada bir çıkan muhalifleri de terörü ile sindirirdi… Böylece Meclis görüşmelerine fazla katılmayan, Köşk’ten çıkıp halkın arasına fazla karışamıyan GAZİ’ye her şey, “süt liman” görünürdü. 
Yalnız burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekir… İSMET’in GAZİ’yi aldattığı bir gerçektir!… Ama bu durumu, bazılarının yaptığı gibi “ATATÜRK, İsmet Paşasız bir şey yapmazdı” diye yorumlamak son derece yanlış olur. 
Böyle düşünenler ATATÜRK’ün bir gün sofrasında “Bir lokma ekmek yiyor, bir kadeh rakımı şuracıkta rahat içiyorsam, bunu İsmet’in sayesinde yapabiliyorum!” demiş olmasına bağlarlar… 
Halbuki ATATÜRK’ün çok yakını KILIÇ ALİ, hatıralarında “olayın başka türlü olduğunu, ATATÜRK’ün bu sözü ettikten sonra karşısında oturanlara göz kırptığını, yani İsmet’in böyle kendini bir halt sanmasıyla dalga geçtiğini” anlatır!.. (Bakınız: ATATÜRK’ÜN HUSUSİYETLERİ, Cumhuriyet Yayınları 1998) 
İşin kandırmaca, aldatmaca yönü çok önemlidir!.. İsmet, GAZİ’nin çevresinde öyle bir “koruma” halkası oluşturmuştu ki, istemediği kimse o kordonu aşıp GAZİ’ye kolay ulaşamaz, GAZİ de canının istediği gibi Köşk’ten ayrılamazdı!.. Bir seferinde tek başına “kaybolup” şehre inmişti de, âdeta yer yerinden oynamıştı!..

http://www.ajanlar.com/genel-ismet-pasa-gercekleri-bolum-2.html

 

İSMET PAŞA GERÇEKLERİ 3

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:31
Tags: ,

Kemal Tahir şöyle diyor:

Cumhuriyet döneminde de azgın BATICILIK yapıldı… O kadar ki, takvimimizi, ağırlık, uzunluk ölçülerimizi bile değiştirdik!.. Tek BATI’ya benziyelim diye!.”

BATI’dan alınanlar sadece yukarda sayılanlardan ibaret değildi!.. Alfabemizi, kıyafetimizi, tatilimizi, saatimizi; nikâh, cenaze, yemek sistemimizi; hukuk sistemimizi, devlet idaremizi, hatta lâiklikle dinimizi, inancımızı değiştirdik. Bunların içinde en komiği de “şapka inkılabı(!)”dır.

ATATÜRK bu hataları nasıl yaptı?.. Sözlerini inceleyince görüyoruz ki, kendisi AMANSIZ bir BATI DÜŞMANI’dır!. Davranışlarını inceleyince görüyoruz ki, ATATÜRK BATI İLE HİÇ BİR İTTİFAKA GİRMEMİŞTİR!.. Çünkü o BATI’yı insafsız SÖMÜRGECİ ve ZALİM görür!.. MAZLUM MİLLETLER’in BATI HEGOMONYASI’ndan kurtulacağı günün hayalini kurar!…

Peki, nasıl oldu da, GAZİ böyle bir gaflete düştü?..

Belki BATI’ya benzer bir hüviyet kazanırsak, BATILILAR’ın bizi rahat bırakacağını düşünmüştür… Çünkü o dönemde LOZAN sonuçlarını hazmedeyen BATILILAR, her yönden yeni DEVLET’i sıkıştırıyorlardı!..

Bir ihtimal de GAZİ’nin “MUASIR MEDENİYET”i BATI’da gördüğü için; ve bir dönem KÜLTÜR, MEDENİYET ve TEKNOLOJİ’yi AYNI telakki ettiği için; BATI özelliklerini almamız gerektiğini düşünenlere uymuş olmasıdır… Bizce hatası buradadır.

GAZİ bu konuda saf davranmıştır!.. Eğer yaşayıp 2. Dünya Harbi’ni görseydi, BATICI uygulamalardan hemen vazgeçerdi!..

Almanlar’ın Polonya’da yaktığı insanları, İtalyanlar’ın Habeşistan’da yaptıklarını, ve atom bombasının Japonya’da öldürdüğü masum insanları görseydi, GAZİ BATI’nın MUASIR MEDENİYET’in değil, sadece TEKNOLOJİ’nin merkezi olduğunu farkeder, KÜLTÜR ve MEDENİYET’imize el değmesine izin vermezdi!..

MUSTAFA KEMAL PAŞA zaten 1920′lerden beri hep ŞARK’ı savunmuştu!.. Peki, nasıl oldu da GAZİ bir dönem BATI rüzgârına kapıldı?

Buna cevap vermeden, enteresan bir nokta üzerinde durmak gerekir… Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka ve Demokrat Partı hareketi, hiç bir zaman ATATÜRK’e karşı değil; hep İSMET PAŞA’ya karşı olmuştur!..

Meclis de, halk ta 1921′den beri İSMET PAŞA’yı sevmezdi!.. İSMET, Meclis’i zamanla geleceğini kendisine bağlıyanlar ile doldurmuş, ama MİLLET’in sevgisini asla kazanamamıştır!..

Çünkü TÜRK İNSANI inanılmaz sezgisi ile bu BATICI eğilimin, bu BATICI uygulamanın ATATÜRK’ten değil de, İSMET PAŞA’dan kaynaklandığını bilir!.. Rauf Orbay’ın dediği gibi, İSMET PAŞA Lozan’dan çok değişmiş ve yurda tekrar MANDACI olarak dönmüştür!.. Ve yine Rauf Orbay’ın belirttiği gibi, bir kaç hafta kaldığı Avrupa’dan sanki bir “uzman” edasıyla gelmiş ve ne yazık ki MUSTAFA KEMAL’i de kandırmış, fikirlerini ona empoze edebilmiştir!..

Mesela 17.2.1929′da ilk “öztürkçe” konuşmayı ATATÜRK DEĞİL; İSMET yapmıştır!.. Yani dilin bozulması İsmet’in marifetidir… ATATÜRK bu akıma 1935′e kadar kapılmış, daha sonra vazgeçmiştir.

Onun için biz diyoruz ki, bu BATI TAKLİTÇİLİĞİ İSMET’İN MARİFETİDİR!.. Allem etmiş, kallem etmiş, ATATÜRK’e allayıp pullayıp yutturmuştur1.. “KUR’AN’I ve EZAN’ı TÜRK milletinden daha güzel okuyan yoktur” diyen ATATÜRK’e; bu dinsiz adam “Türkçe” EZAN’ı kabul ettirebilmiştir!..

Bizce ATATÜRK’ÜN EN BÜYÜK HATASI, daha İSTİKLAL Savaşı’nın ilk günlerinde İSMET PAŞA’YI BERTARAF ETMEMESİ OLMUŞTUR!..

Peki, her şeyi İsmet yaptıysa, o zaman 1930′dan sonraki hızlı sanayileşme her gücü elinde tutan İsmet Paşa’nın başarısı sayılmaz mı?” denilebilir… Hayır!.. O başarı da onun değildir!..

Serbest Fırka olayı memlekette her şeyin A’dan Z’ye bozuk olduğunu ortaya koymuştu… Halk sefalet içinde idi. EKONOMİ, Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra bizzat ATATÜRK tarafından ele alındı… Bir ARAŞTIRMA konusu yapıldı… MİLLİ EKONOMİ’nin hemen bütün alanlarını kapsayan PLAN anlayışı ortaya çıktı… SANAYİ alanında eski dost SOVYET RUSYA’ya müracaat edildi… Oradan gelen Profesör Pavlov başkanlığındaki Sovyet heyeti, TÜRK uzmanlar ile memleketi dolaşarak bir rapor hazırladı, İktisat Vekaleti’ne verdi… Bu rapor 1. Beş Yıllık Sanayi Planı’nın temelini teşkil etti.

ATATÜRK, İsmet’in bürokratik devlet anlayışı ile hakiki anlamda bir gelişme olamıyacağını farketmişti!.. Onun kararlı tutumu sonucu İsmet, bazı değişiklikler yapmak zorunda kaldı… 1932 yılında ATATÜRK’ün ısrarı ile İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey’i görevden alarak yerine İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar’ı getirdi!.. Ondan gelen teklifleri uygulamak zorunda kaldı.

Aslında Serbest Fırka denemesi sırasında Fethi Bey, Celal Bey’i de partiye almak istemiş, ancak İsmet buna engel olmuştu.

Celal Bey ta 1921′de İktisat Vekili iken şöyle demişti:

- “DEVLET sosyalizmine muarız olanlar, FERDİYET’i kuvvetli SERMAYE’si mebzul memleketler ahalisidir… TANZİMAT’tan beri elverişsiz şartlar altında AVRUPA KAPİTALİ’nin memleketimize imtiyazlı bir şekilde girmesinin ve iktisadi kaynaklarımıza hakim bulunmasının esef verici neticeleri gözönündedir!” ( Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, Cilt 1 sf.413)

Celal Bey, bu sözlerine rağmen, 1924′de İş Bankası’nın başına getirildiğinde İzmir İktisat Kongresi’nin “liberal” sayılabilecek kararlarına uygun davranmış, özel teşebbüsün gelişmesini sağlamaya çalışmıştı… 1932-1938 arasında DEVLETÇİ, 1946′dan sonra da LİBERAL olması; onun DOKTRİNCİ olmadığını gösterir.

İsmet Paşa ancak Serbest Fırka’nın kurulduğu Ağustos 1930 tarihinde “mutedil devletçiliği” savunmaya başlamıştır ama; zamanla DOKTRİNCİ, BÜROKRATİK bir DEVLETÇİ olmuştur… Halbuki ATATÜRK asla DOKTRİNCİ bir DEVLETÇİLİK gütmemiştir!.. O, politikasında günün ihtiyaçlarına göre değişiklik yapardı.

İsmet Paşa ise CHP’nin 6 okuna rağmen, 1946′da DEMOKRAT PARTİ’nin LİBERAL politikasının ilgi görmesi üzerine, DEVLETÇİLİK’ten “fırt” diye dönmüş; 1970′li yılların “ORTANIN SOLU” uydurma prensibine kadar “devletçiliği” bir kenara bırakmıştır!.. İsmet, tam bir eyyamcıdır!.. Gerçek ihtiyaca göre değil; rüzgara göre yön değiştirir!

İsmet eyyamcı da, onun CHP’si değil mi?.. 1980′lerde, 19990′larda CHP hep “sosyal demokrat”tır ama, bütün özelleştirmelerin altında imzası vardır. DEVLETÇİLİK unutulup gitmiştir!

İsmet Paşa Hükümeti, OSMANLI Devletinin borçlarını öder… 1930 yılında 49.5 milyon lira ödenmiştir… Bu gider bütçesinin %14.6 idi!.. Üstelik 1929′da dünya iktisadi buhranı başlamış, bizim ihracatımız düşmüştü!.. Halbuki İsmet Paşa o yıl Lozan’daki kayıt ve kısıtlamalar kalkacağından çok rahatlıyacağımızı sanıyordu… Ticari piyasada iflaslar aldı yürüdü… Vergi tahsilatı düştü.

1924-1930 arası yorgun fakat aceleci uygulamaları; 1930′dan sonra ATATÜRK’ün hastalığının başlamasına rağmen, yeni bir canlılık ve tutarlılık kazandı… Bir merkez bankası olmadığı halde para istikrarı korundu… Bütçe gelirleri düştüğü halde denge sağlandı. Bütün dünya ticareti sarsıldığı halde bizde dış ticaret dengesi muhafaza edildi… Demiryolu inşaatı sürdüğü gibi, yabancıların elindeki demiryolları da satın alındı. Sümerbank, Etibank gibi bankalar kuruldu. Yeni sanayi işletmeleri açıldı… 5 yıllık planlı döneme geçildi.

Şevket Süreyya 1931′den sonra başlıyan PLAN çalışmalarının dahi, İsmet Paşa hükümeti tarafından arzu edilen seviyede götürülemediğini, Rusya’dan alınan 8 milyon altın dolarlık kredinin de, ilgisizlik yüzünden tam kullanılamadığını belirtir!.. (Menderes’in Dramı sf.345)

Kısacası, SANAYİLEŞME başarısı ATATÜRK’le, 1932′de İktisat Vekili olan CELAL BAYAR’a aittir… İsmet ise, sözde küçük sanayii korumak için hazırladığı Muamele Vergisi ile büyük sanayiin gelişmesine sekte vurmuştur!.. Güya lüzumsuz rekabeti önlemek için çıkartılan Sür Prodüksiyon Nizamnamesi de bir gelişmeyi engelleme vesikasıdır… Ş.S.Aydemir ise, bilhassa ikinci uygulamadan Celal Bayar’ı sorumlu tutar.

Bu doğru bile olsa, bizce 1924-1932 arasında da, 1932-1937 arasında da İsmet Paşa Başbakan idi… Birincisinde olmayan SANAYİ ikincisinde nasıl kuruldu?.. Değişiklik ne idi?..

Değişiklik ATATÜRK’ün müdahalesi ve Celal Bayar’ın bakanlığı idi!.. Elbette bu değerlendirmemiz Celal Bayar’ın gelmiş geçmiş hatalarını aklamaya yetmez, ama farkı ortaya koymaya yeter.

DEMİRYOLU AĞLARI da bizce İsmet Paşa’ya mal edilemez!.. Delilimiz de, onun Cumhurbaşkanlığı döneminde bu seferberliğin BİR DAHA BAŞLAMAMACASINA durmasıdır!

ATATÜRK döneminde TÜRKİYE “ipotek”le borçlanmıyordu… Kapitalist ve emperyalist dünyaya, yabancı kontrolüne karşı asil bir direniş vardı. O yüzden dünya İKTİSADİ BUHRAN’ına rağmen herşey aksaksız hazineden vadesinde ödeniyordu… Bütçemiz, ödeme dengemiz güçsüzdü, ancak vatan gene demirağlarla örülmeye devam ediyordu.

İsmet, 1932 yılına kadar ATATÜRK’le fazla zıtlaşmamıştır… Ancak İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey’in ATATÜRK’ün müdahalesi ile istifa etmesi, yerine Bayar’ın adeta zorla getirilmesi, İsmet’i korkunç kinlendirdi… Bu olayı gurur meselesi yaptı. Bir gece ATATÜRK’ün sofrasında aniden tepkisini gösterdi… Ortaya koyduğu tavra, “terbiyesizlik” demek daha doğru olur.

O tarihe kadar ATATÜRK’ün karşısında “süt dökmüş kedi” gibi duran, her dediğine “hay hay” cevabını veren, azarlandığında boynunu büküp susan İsmet; bir gün birden efelendi. ATATÜRK’ün o akşam sofrasına davet edildiği halde, vaktinde “teşrif” etmedi…Sofrada buz gibi bir hava esti. Nihayet İsmet kapıda göründü. Etrafına bakmadan boş bir sandalyeye oturdu… Cebinden bir akşam gazetesi çıkarıp GAZİ’nin yüzüne doğru açtı, sözde okumaya başladı… GAZİ’nin sorularını, latifelerini cevapsız bıraktı!.. Sabrı tükenen ATATÜRK, bazı hatıra yazarlarına göre:

- ” İsmet, haddini bil! Yoksa seni ayağımın altında tahtakurusu gibi ezerim!”

dedi… Sofrayı dağıttı, İsmet’i bir odaya çekti!..Ne konuştular bilinmez ama, olay yatışmış göründü. Taa 1937′e kadar!..

İsmet, ATATÜRK karşısındaki bütün pısırıklığına rağmen, o gün niye “arslan” kesilmişti?..Bizce sebep açık!.. İsmet, bunca yıl sinsi sinsi ATATÜRK’ün altını oymuş, Parti’yi ve Meclis’i o mahut terörü ile ele geçirmişti!.. Kendini “silinmez” zannediyordu!.. (11) Bütün bunlara rağmen zılgıtı yiyince tekrar “kedi”ye dönmüştür.

1937′de, Başbakanlığının son günlerinde tekrar küstahlaşıp ATATÜRK’ün yüzüne karşı “Sofradan emirler alıyoruz!” demiştir… Halbuki ATATÜRK, 1923′DEN SONRA HÜKÜMET İŞLERİ’NE HEMEN HİÇ KARIŞMAMIŞTIR!.. Bakan ve milletvekili maaşlarına yapılan zam hikayesini daha önce anlatmıştık… O olayı da soruşturmuş, ancak karışmamıştı.. Bunda kendisinin DEMOKRAT RUHLU olması önemli yer tutar… Ancak İsmet’in onu KÖŞK’E adeta HAPSETMESİ de unutulmalıdır!..

Ancak ATATÜRK sadece DIŞ SİYASET ile yakından ilgilenirdi… Bu yüzden Dışişleri ile ilgili önemli yazışmaların birer sureti ona gelirdi… Özellikle 1933 yılından sonra hiç bir uluslararası gelişmeyi kaçırmaz olmuştu… Balkan Paktı, Sadabat Paktı, Hatay meselesi hep ATATÜRK’ün yakın ilgisi sonucu elde edilmiş başarılardır.

Bir ara öyle oldu ki, DIŞ MÜNASEBETLER Ankara’dan değil, ATATÜRK’ün bulunduğu Florya Köşkü’nden idare edilir hale geldi… Üstelik ATATÜRK’ün bazı tesbitleri ne İsmet Paşa’nın, ne de Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın düşüncelerine uyuyordu.

Bir gece sabaha kadar süren çekişmeli muhabere sonunda ipler koptu… Konu, Akdeniz’de korsanlığın önlenmesini ele alan Nyon Anlaşması’ydı… ATATÜRK İsviçre’de bulunan Tevfik Rüştü Bey’i doğrudan aramış, görüşmüştü… İsmet te bunu hazmedememişti!..

Önce Bakanlar Kurulu’unu topladı:

” Bu bir hükümet buhranıdır… İstifa etmeyi düşünmüyor musunuz?”

diye onları da kışkırtmaya çalıştı… Bakanlar bu olayı, zaman zaman ATATÜRK ile İsmet arasında meydana gelen sürtüşmelerden biri olarak aldılar, fazla tepki göstermediler. Bunun üzerine bir güzel azar işittiler… Tam İsmet İstanbul’a gitmeye hazırlanıyordu ki, ATATÜRK Ankara’ya geldi.

Halbuki ATATÜRK hükümet görüşünün değişmesi için bir baskı yapmamıştı… Nitekim anlaşma İsmet’in görüşlerine uygun olarak 14.9.1937′de imzalandı.

17 Eylül’de Bakanlar Çankaya’ya davetli idiler… Ancak İsmet gitmeden Anadolu Klubü’ne uğramış, bol miktarda viski içmişti.

Çankaya’daki sofrada ATATÜRK sözü “Zıraat işlerinin iyi gitmediğine” getirdi… Zıraat Vekili Muhlis Erkmen’i tenkit etti… Kafası dumanlı İsmet:

” Yani Zıraat Vekili’nin çekilmesi isteniyor!.. Tıpkı bundan evvel yapıldığı gibi fikrim alınmaya lüzum görülmeden vekillerim istifaya icbar ediliyor… En mühim memleket davaları hep sofra başında kararlaştırılıyor! Sofradan emirler alıyoruz!”

diye isyankar bir eda ile konuştu… ATATÜRK müthiş sinirlendi!

Bu olaydan bir gün sonra (20.9.1937) trenle İstanbul’a giderken ikisi bir kompartımana kapandılar… ATATÜRK İsmet’e şunları söyledi:

-”Ben şimdiye kadar her işte mutabık olduğumuzu sanıyordum… Dün geceki halinden ANLADIM Kİ, YANILMIŞIM!.. Madem ki aramızda mutabakat yoktur, bu vaziyette teşrik-i mesai edemeyiz…Celal Bayar’a ne dersin?..”

İsmet hemen dalkavuklaştı:

-”İsabet buyurdunuz!.. Her hususta olduğu gibi!”

 

İSMET PAŞA GERÇEKLERİ 4

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:27
Tags: ,

Bu şekilde hiç beklemediği bir şekilde Başbakanlık’tan alınıp yerine İktisat Vekili Celal Bayar getirilince, çok şaşırdı!.. Tekrar eski sünepe haline döndü.

İsmet Bozdağ bir eserinde ATATÜRK’le İsmet’in 3. büyük ve son kavgasını da uzun uzun anlatır… Aynı asansöre gülerek binen ikili, kavgalı çıkarlar!.. Çünkü İsmet içerde “Çalışırken içmiyorsunuz. Bu sağlığınıza iyi geliyor. Vazifeden ayrıldığıma seviniyorum” demiş… ATATÜRK te, bu ifadeyi “Ben Başbakan iken bütün işleri ben yapardım, sen keyfine bakardın… Celal Bayar gelince, onun beceriksizliğinden dolayı hükümet işleri ile ilgilenmek durumunda kaldın!” manasına almış… korkunç sinirlenmiş!.. İsmet’i, “Sen hangi işi benim desteğim olmadan hak ettin?” diyerek çok kötü benzetmiştir!..

İsmet, derhal pişman olmuş,“Beni siz yarattınız!.. Siz olmasaydınız, ben bir hiçtim” diye yaltaklanmıştır ama, ATATÜRK artık onu defterden tamamen silmiştir!..

ATATÜRK’ün bu toplantıdaki:

- “Ben başvekillere değil, DEVLET’imin, MİLLET’imin işlerine yardım ediyorum… Bu işleri bir yere kadar İsmet Paşa götürür; bir yerden sonra Celal Bey taşımaya başlar… Hiç kimsenin kerameti kendinde görme hakkı yoktur!.. BİR DEVLET ADAMI, KERAMETİ KENDİSİNDE GÖRMEYE BAŞLADI MI, DEVLET ADAMLIĞINI BİTİRDİ DEMEKTİR!”

sözleri bütün DEVLET ADAMLARI’na ibret olacak niteliktedir!..

ATATÜRK, İsmet’in başbakanlıktan ayrıldıktan sonra rahat durmıyacağını bildiği için kendisine Londra Büyükelçiliği’ni teklif ettirmiştir… Tevfik Rüştü red cevabını getirince de,“Hımm, demek bizimle uğraşacak,” demiştir!.. Gerçekten de İsmet adını unutturmamak için çeşitli oyunlara girişmiş, mesela Hipodrum’a at yarışı seyretmeye gidip halkın arasına oturmuş, halk ta bu tevazuyu (!) görünce kendisini alkışlamıştır!.. ATATÜRK, bu olayı da “İsmet Paşa’yı ben bilirim, bizim zayıf anımızı kollayacaktır,” diye değerlendirmiştir!..

İsmet, başvekil olduğu 14 yıllık dönemde, hem başedemediği yolsuzluklara karşı donkişot gibi çıkışlar yaparak puan toplamış; hem de bu yolsuzlukları yapanların kendilerini “ATATÜRK’ün yakını” olarak göstermesini kullanıp, onun adını lekelemiştir!..

ATATÜRK son yılında, İsmet tarafından cezalandırılmış Hasan Rıza Sayak, Nuri Conker, Kılıç Ali, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü ve Başbakan Celal Bey’in bulunduğu bir toplantıda Bayar’a seçimlere ne kadar kaldığını sormuştu… Bayar’ın,“Daha biraz vakit var, ama siz ne derseniz o olur,” demesi üzerine gözlerinin içine bakarak, “Yapabilir misin?” demişti!..

Seçimlere daha 1.5 yıl vardı… ATATÜRK’ün amacı bir erken seçimle hem İsmet’i, hem de onu tutan Refik Saydam ve avanesini ekarte etmekti!.. Ne yazık ki bu plan gerçekleşmemiştir.

İsmet Paşa, özellikle 1938′de ATATÜRK’ün hastalığı sırasında bir sürü dolaplar çevirmiş, bunların farkına varan ve onu artık ülke için tehlikeli gören ATATÜRK, yanına çağırmış; İsmet korkusundan gitmemiştir!..

ATATÜRK ölüm döşeğinde; kendi yapamadığı işi, yani bu adamın ortadan kaldırılmasını, VASİYET etmiştir!.. Emrinin yerine getirileceğinden emin olarak da, İş Bankası’ndaki hisselerini İsmet’in çocuklarına bırakmıştır… Yetimlik çekmesinler diye!.. Şükrü Kaya bu konuda şöyle der:

- “ATATÜRK, kendi yerine İsmet İnönü’nün geçmesini memleket için tehlikeli görüyordu!.. Biz de o kanıdaydık… ATATÜRK bu düşüncesini Bayar’a açıklamıştı!..” (İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga)

Bu konuda çok rivayet vardır…ATATÜRK kendisinden sonraki durumu ilk değerlendirmesinde:

- “Ben hasta yataktayım… Celal Bey de hasta, yatıyor… Fevzi Paşa’nın da şekeri var… Ne olacak, bilmem!”

demiştir… Kılıç Ali bu konuda “ATATÜRK’ün söylediği sözler arasında bu iki isimden başkasından bahsetmemesi, o zaman hepimizin dikkatini celbetmişti,” der…

Bu arada, ATATÜRK’ün yaveri Salih Bozok, bir mektupla ATATÜRK’e siroz teşhisi konduğu sırrını İsmet’e duyurdu… Mektubun bir yerinde de “Ne tedbir alınır, bilmem” diyordu… ATATÜRK bu mektubu öğrenince fena halde hiddetlendi!.. Bozok’u çağırıp, “İsmet Paşa’ya neden benden bahsediyorsun?..Bunun mânâsı nedir?..Bu hareketini hiç beğenmedim,” diyerek azarladı.

5 Eylül 1938′de ATATÜRK durumu bir kere daha değerlendirerek şöyle demişti:

“Evvelâ akla İsmet paşa gelir… Fakat nedense umumun sempatisini kazanamadığı görülüyor!.. Bir de Mareşal Fevzi Çakmak var… Kimse ile münazaa halinde değildir… Bu itibarla bence Devlet Başkanlığı için en münasip arkadaş odur.”

Hasan Rıza Soyak bu konuda şöyle yazar:

- “Söylediklerinden anladım ki, ATATÜRK İsmet Paşa’nın tenkide tahammülsüzlüğü, hoşgörü hassasını yetersizliği, gerek Hükümet, gerekse Parti başında selahiyet ve mesuliyet sahibi arkadaşlarının yetki ve haklarına lüzumu kadar, hatta bazen hiç itibar etmiyerek her işi yalnız kendi arzu ve fikirleriyle yürütmeye çalışmasını beğenmemekte; memleketi o zamanlar Avrupa’da mevcut ŞEF idarelerine götüreceğinden endişe etmektedir!.. Belliydi ki, bir süre önce Recep Peker’in Avrupa seyahatinden döndükten sonra Parti kongresinde teklif edilen nizamname ve programın FAŞİST esaslarını unutmamıştı.” (Hasan Rıza Soyak, ATATÜRK’ten Hatıralar)

- “İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’na geçer geçmez, hiç bir ciddi sebep ve lüzum olmadan kendisini MİLLİ ŞEF ve partisinin değişmez başkanı ilan ettirmesi ve bu hali uzun süre devam ettirmesi, derin ve uzak görüşlü BÜYÜK ADAM’ın endişelerinde ne kadar haklı olduğunu ispat etmiştir!..”

ATATÜRK’ün İsmet Paşa’nın mülevves vücudunu ortadan kaldırmaya kesin karar verdiğini gösteren bir başka olay da şudur:

ATATÜRK’ün kendisini müteaddit defalar çağırmasına rağmen gitmekten korkan İsmet, nihayet zorla götürüleceğini düşünerek yola koyulur… İstasyona gidip kompartımana yerleşir. Ancak Dr. Refik Saydam “Olmaz Paşam! Gidemezsiniz!.. Görmüyor musunuz, sizi öldürecekler!.. Eğer israr ederseniz, lokomotifin önüne yatarım” der… İsmet bunun üzerine vazgeçer… (İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga)

İsmet ise olayı şöyle anlatır:

- “Beni İstanbul’a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir gayret belirdi… Ben de istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret, yakın arkadaşlarımın dikkatini celbetti… Kat’iyen bırakmadılar!.. Onlar haklı ve isabetli çıktılar!..” (İsmet İnönü, Hatıralar)

Acaba hangi hususta haklı çıktılar?.. ATATÜRK’ün artık kendine HAYAT HAKKI bile tanımadığında mı?..

Ne var ki, sinsice ATATÜRK’ün kuyusunu kazan İsmet, daha önce anlattığımız gibi Parti’yi ve Meclis’i istediği gibi teşkil etmişti!.. TOPAL OSMAN gibi başını ATATÜRK yoluna adamış biri yoktu ki, emri yerine getirsin!..

1937′de GÖREVİNDEN ALINMASINDAN SONRA yeni bir SEÇİM de yapılmadığı için, ATA’nın ölümünden sonra ipleri hemen eline geçirmiş, bir terör ortamı kurmuş; ve büyük ekseriyetle Cumhurbaşkanı seçilerek paçayı kurtarmıştır!.. Bu operasyonda 1.Ordu Kumandanı Ali Fuat Cebesoy’un büyük etkisi olmuştur. Ali Fuat Paşa, bazı kimseleri, bu arada Mareşal Fevzi Çakmak’ı ziyaret ederek örtülü şekilde tehdit etmiş, İsmet’in Cumhurbaşkanlığı’nı sağlamıştır!

1938′de İsmet’in paçayı kurtarması demek, 35 yıl daha memleketin başına dert olması demekti!..Öyle de olmuştur… Başta Şükrü Kaya olmak üzere bu olaya şahit olan kişilerin hatıraları da çalınmış, satın alınmış, yok edilmiş, gerçekler gözlerden uzak tutulmuştur!..Harp Tarihi arşivlerindeki belgeler tahrif ve imha edilmiştir!..

İsmet kısa zamanda gerçek yüzünü ortaya koymuş, Avrupa’daki “diktatör yöneticiler” modasına hemen kapılmış ve kendisini “milli sef” ilan ettirmiştir!..(26.12.1938).

Düşünün bir kere!.. Haçik namlı, TÜRK olmadığını ima eden biri, TÜRK MİLLİ ŞEFİ!.. Bu milliyetsizin MİLLET’e neler ettiğini anlatmaya dil yetmez!..

İsmet göreve gelişinin hemen arkasından paralardan ATATÜRK resmini kaldırttı, kendi resmini koydurdu!.. Kendi heykellerini diktirdi. ATATÜRK’ün hiç yapmadığı bir şeyi başlattı…Bayram törenlerini heykeller önündeki saygı duruşlarına çevirdi!.. Böylece gerçek ATATÜRKÇÜ anlayış ve düşünceyi unutturup, anlamsız seromonileri “atatürkçülük” diye yutturdu!..

İsmet Paşa TÜRK OCAKLARI’na kayıtlı idi!.. Duyan da onu ateşli bir TÜRKÇÜ sanır… Halbuki ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’ni hiç uygulamadığı gibi, milliyetçilere de etmediği eziyet kalmamıştır!.. Onları tabutluk denilen hücrelere kapatmış, işkenceden geçirmiştir… Üstelik bu kişiler hiç bir terör olayına karışmadıkları, herhangi bir olay çıkarmadıkları halde!

TÜRKİYE, 2. Dünya harbine kadar bütün dünya devletleri ile normal siyasi münasebet kurmuş, ancak bir ittifak içinde yer almamıştı… Sovyetler Birliği ile dosttu… Balkan Paktı ve Sadabat Paktı ile de komşularıyla olan ilişkilerini düzene sokmuştu… TÜRKİYE’nin kendine BATI’da müttefik araması, İsmet Paşa’nın tercihidir, ATATÜRK’ün değil!.. Sovyetler ile arasının bozulmasına sebep İsmet Paşa’dır, ATATÜRK değil!..

Stalin 28.6.1945′de TÜRKİYE’den toprak talebinde bulundu… Buna göre Kars ve Ardahan Sovyetler’e verilmeli ayrıca Boğazlar’da kontrol hakkı tanınmalıydı… 1925 TÜRK-Sovyet saldırmazlık anlaşmasının yenilenmesi için bu hususlar şart koşulmuştu!.. İsmet Paşa bunun üzerine BATI ile yakınlaşmış, yeni kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na girmi; ancak esas ittifakı 1951′de NATO’ya giren Menderes kurmuştur… Menderes 1949′da kurulmuş olan NATO’ya alınmak için 1.7.1950′de, yani ayağının tozu ile Kore’ye asker göndermişti!..

İsmet 1939′da başlıyan 2. Dünya Savaşı ile bocalamaya başlamıştı… Dönemin Fransız Büyükelçisi, TÜRKİYE’nin Mayıs 1939′da dahi BATI’ya yönelik bir ülke olmadığını şu sözlerle anlatır:

- ” Paris’tekilerin İnönü’nün Avrupa işlerine sırtını çevirmiş, sadece Sadabat Paktı’na önem vererek ülkesinin Arap dünyası ile ilişkiler kurmaya çalıştığını ileri sürmelerine üzülürdüm.”

Bilindiği gibi Sadabat Paktı, 1937′de ATATÜRK tarafından BATI’ya karşı arkamızı emniyete almak için kurulmuştu… Yani o tarihte dahi BATICILIK yoktu!..

Ne yazık ki, Fransız Elçisinin yukardaki sözleri sarfettiği günlerde, General Weyland’ın ziyaretinden sonra, Fransa ve İngiltere ile anlaşmalar imzalandı… Alman elçisi Von Papen “TÜRKİYE bu anlaşmalardan vazgeçerse, veya şartlarını hafifletirse, Ankara’yla bir saldırmazlık paktı imzalayacaklarını, hatta İtalya’nın elindeki bazı EGE ADALARI’nı bize vereceklerini” bildirdi… İsmet, bu teklifi reddetti!

Biz bu tavrı “peşin bir hata” olarak yorumlarız… Eğer bu teklif kabul edilseydi, BATI’ya karşı elimizde bir başka koz olacaktı… Nasıl Almanlar BATI ile anlaşmamızı önlemek için tavizler vermiş iseler; BATILILAR da Almanya ile yakınlaşmamamız için belki bize BATI TRAKYA’yı, belki MUSUL, HALEP’i teklif edeceklerdi!.. (12)

29.5.1937′de bağımsız olan HATAY’ın TÜRKİYE’ye katılması, 12.6.1939′da gerçekleşti… TÜRKİYE buna karşılık İngiltere ve Fransa ile deklarasyon imzalıyarak, adeta bütün kozlarını oynamış oldu… Böyle peşinen İNGİLTERE ve FRANSA güdümüne girmek, TÜRKİYE’deki ilk BATI’YA YÖNELİŞ hareketidir!..

Sovyetler ile aramızda 1921 yılında yapılan anlaşmalar ve 1925 Saldırmazlık Anlaşması vardı… Sovyetler BATI ile yapılmış olan bu acele deklarasyonlara bozuldular, ancak harp bitene kadar tepkilerini göstermediler.

İsmet’in 2. Dünya Harbi politikasını “çok ustaca” bulan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:

” Bu deklarasyonlarda Türk-İngiliz, Türk-Fransız ittifaklarına gidileceği belliydi… Ama aynı zamanda yürürlükte olan Türk-Sovyet anlaşmalarının da paralel hale getirilmesi lazımdı!.. Yani aynı anda bir TÜRK-SOVYET İTTİFAKI’NA GİDİLMEDİĞİ TAKDİRDE, TÜRKİYE’NİN MADDİ VE MANEVİ KANATLARINDAN EN ÖNEMLİSİ AÇIKTA KALABİLİRDİ!” (2.Adam, 2. Cilt sf.121)

Ruslar aramızdaki miadı dolmuş anlaşmaları Mart 1939′da tek taraflı feshetmişlerdi ama, Ağustos 1939′da yenilerini imzalamak için başvurdular… Dışişleri Bakanı Saraçoğlu 25.9.1939′da Moskova’ya gitti… Ancak Alman ve Ruslar’ın Polonya’yı işgali, Rus gündeminde daha ağır basmıştı. Saraçoğlu’nu bir ay oyaladılar… Ruslar durumun açıklığa kavuşmasını bekledi… Çünkü Polonya işgali ortaya bir Alman-Rus ittifakı çıkartmıştı.

Hep bize “sabırlı, temkinli, kafasında kırk tilki dolaşır da, hiç birinin kuyruğu bir diğerine değmez” diye tanıtılan İsmet; her nedense acele etti!.. Heyetin Moskova’dan dönmesini bile beklemeden, 19.10.1939′da İngiltere ve Fransa ile ÜÇLÜ İTTİFAK diye bilinen anlaşmaları imzaladı!.. (13)

Üçlü İttifak ilk andan itibaren menfi tepkiler ile karşılaştı, hiç bir zaman normal ve aksaksız işlemedi!.. Harp boyunca Almanlar’ın, Ruslar’ın, hatta “müttefikimiz” İngiltere ve Fransa’nın baskılarına vesile teşkil etti!.. Açıkçası başımıza bela oldu!.. (aynı eser, sf.126)

Bizce İsmet idaresindeki TÜRKİYE’nin savaş boyunca yaptığı tek doğru hareket vardır… O da, Balkan Paktı’na girmeyen Bulgaristan’ı, Yunanistan’a (Batı Trakya) saldırdığı takdirde TÜRKİYE’nin hareketsiz kalmıyacağı konusunda uyarmasıdır!.. Aynı uyarı İtalya’ya da yapıldı… Selanik’e girdiği takdirde TÜRKİYE savaşa katılacağını açıkladı… (1940) Bu, TÜRK menfaatlerine uygun bir tavırdı.

Kısa bir süre sonra Bulgaristan Almanya-İtalya ittifakına katıldı… Ancak bunun üzerine Sovyetler bize başvurup 1925 Saldırmazlık anlaşmasının yürürlükte olduğunu, hatta TÜRKİYE Almanya ile savaşa girerse, tarafsız kalacaklarını bildirdiler.

Yani Sovyetler’i safımıza çekme imkanı tekrar belirdi!.. Ama İsmet bunu değerlendiremedi… Almanlar Bulgaristan’a girince, Sovyetler bizimle yeni bir Saldırmazlık Anlaşması imzaladılar. (24.3.1941) Nisan ayında İstanbul’un tahliyesi hazırlıkları başladı… Bu arada CHP grubunda bazıları “Niye Almanlar safında harbe girmiyoruz?” diye feryat ediyordu!..

TÜRKİYE, 1941 yılında, Almanya ile de saldırmazlık anlaşması imzaladı, ama bu tavır müttefikleri ve özellikle Amerika’yı kızdırdı… Bize yaptıkları yardımı kestiler… Eğer İngiltere-Yunanistan safında savaş girersek daha çok yardımda bulunacaklarını vaadettiler!.. Almanlar da bizden “gizlice Irak’a silah ve malzeme göndermelerine izin vermemizi” istiyorlardı.

Bu anlaşmadan 4 gün sonra Almanya, Sovyetler’e saldırdı… Bu da Sovyetler’i BATI ile müttefik yaptı… İsmet, bunun, TÜRKİYE için getireceği felaketi önceden hesap edemediği için, Sovyet-Alman savaşında tarafsız kaldığını belirtti!.. Ruslar istediğinde, Boğazlar’ı başka gemilere kapatamıyacağını söyliyen İsmet; şimdi Ruslar’ın yardımına koşmak isteyen İngilizler’e, Amerikalılar’a Boğazlar’ı kapattı!.. Bunun üzerine İngilizler güneyden, Ruslar kuzeyden İran’ı işgal ettiler ve yardımın Basra üzerinden Rusya’ya ulaşmasını sağladılar… Tabii Stalin bunu da unutmadı!.. Harp sonrasında TÜRKİYE’ye çok yüklendi. Toprak talepleri bu yüzdendir.

Halbuki Amerika da Ruslar’a yardım edeceğini açıklamış, böylece bir BATI-RUS ittifakı oluşmuştu… TÜRKİYE’nin Rusya’ya yardımdan kaçınması, onu hem BATI’nın hem Sovyetler’in hasmı haline getiriyor, Almanlar’ın safına atıyordu!.. Böyle bir hata, en kötü OSMANLI idaresinde dahi yapılmamıştı!..

Aslında savaşın kaderi belli olmuştu… Napolyon nasıl Rusya’da mağlup olmuş ise, Hitler de soğuğa yenilecekti!.. Bizce TÜRKİYE bu dönemde tarafsızlığını değil, tavrını koyarak hem BATI’dan, hem Sovyetler’den, hem de Almanya-İtalyan ittifakından çok şey koparabilirdi!.. Ve sadece Boğazlar’ı açma-kapama karşılığında!.. Ama her zaman olduğu gibi İsmet gene yanlış safta idi, yanlış işler yapıyordu.

Japonlar Pasifik’te azgınlaşınca, Amerika İngiltere ile Atlantik Beyannamesi’ni imzaladı… Bu hem Amerika’nın kendi içine kapanık siyasetinden vazgeçmesi, hem de NATO’nun temelinin atılması demekti.

 

İSMET PAŞA GERÇEKLERİ 5

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:23
Tags: ,

Eylül 1941′de Amerikan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Amiral Sterling, “TÜRKİYE’nin Boğazlar’ı açmasını, yoksa hücum edileceği” beyanatını verdi!.. Stalin ise “savaştan sonra TÜRKİYE’ye Suriye’nin kuzeyinin, 12 Ada’nın, Batı Trakya’nın ve Şarki Rumelinin verilmesi gerektiğini” belirtmişti!..

İşte İsmet Paşa bize bu kadar toprak teklif eden Stalin’i, “Boğazlar ve Kars-Ardahan’ı isteyecek” duruma getirmeyi başarmış kaabiliyetsizin biridir!.. Hoş, o iddia edilen talebin de bizi NATOya sokmak için uydurulmuş olduğu da söylenir ya, neyse!..

Çünkü o tarihte İsmet Paşa, hââ Almanlar’ın kazanacağı görüşünde idi, ve inadından TÜRKİYE’yi hem tehlikeye atıyor, hem de böyle imkanları kaçırmakta beis görmüyordu!.. ATATÜRK’ün Mc Arthur’a yaptığı açıklamaları (1933) bilmiyor, “Sovyetler’in bu savaştan TEK galip olarak çıkacağını” söylediğini hatırlamıyordu!.. Herkes Almanlar’a cephe alırken, biz o günlerde Almanlar ile 100 milyon liralık bir ticaret anlaşması imzaladık!..

1941 sonunda Almanlar Ukrayna, Kırım ve Kafkaslar’ı, Kuzey Afrika’yı işgal etmişler, Japonlar da Pearl Harbor’da Amerika’ya saldırmıştı… Türkiye iyice sıkıştı… Kazablanka(12.1.1942), Washington(12.5.1943), Kahire(22.11.1943), Adana, Quebec(2.8.1943), Tahran(28.11.1943), Moskova(19.10.1943) konferanslarında hep bizim savaşa girmemiz dile geldi… Churchill’e göre bütün planların anahtarı TÜRKİYE idi. İsmet nasıl olduysa, bu oyunlara gelmedi… Gözünü korkutan şey, harpten sonra Ruslar’ın TÜRKİYE’ye saldırma ihtimaliydi.

BATILILAR’ın bu konuda ancak “kurulacak Birleşmiş Milletler’in meseleyle ilgileneceği” teminatını vermişlerdir!.. Hani şu Bosna’yı bile koruyamıyan Birleşmiş Milletler!.. (14)

Churchill TÜRKİYE’nin bu endişesini Stalin’e bildirince, Stalin’in cevabı kısa ve kesin olmuştur… Sovyetler TÜRKİYE’ye yaklaşmak istemekte, ancak İsmet Almanlar’ı feda etmeye yanaşmamaktadır!.. Demekki, savaş sonrası karşılaştığımız sıkıntılı durum da, İsmet’in yanlış ata oynamasından dolayıdır.

Savaş boyunca bütün yatırımlar durmuş, ülke 1939-1945 arasında savaşa girmemesine rağmen büyük sıkıntılara düşmüştü… Halk başlangıçta davul-zurna ile elindeki at ve arabaları getirip orduya teslim etmiş, ancak sonradan bu hayvanların bakımsızlıktan öldükleri; insanlar açlıktan kırılırken, depolanan yiyeceklerin ambarlarda çürüdüğü görülmüş; suistimaller almış yürümüş, harp zenginleri türemişti. (15)

Bütün bunların sebebi, daha 20 yıl önce bir topyekün harp yaşamış, bütün imkanlarını seferber etmiş TÜRKİYE’nin, İsmet’in döneminde bir harp ve savunma teşkilatına gidemeyişi idi… O dönemde hazırlanan bir reform tasarısı ise, Başbakan Refik Saydam’ın ani ölümü ile rafa kaldırılmıştır… Bilindiği gibi Refik Saydam, herşeyin “A’den Z’ye bozuk” olduğunu söylemesiyle meşhurdur!..

Kemal Tahir savaş sırasında alınan kararları şöyle eleştirir:

- “Aynî yardım, harp içinde icat edilmiş, memurlarla halkın arasını açmaktan başka bir yararı olmayan sistemdi… Şeker 30 kuruşken evine bir kilo şeker alamıyan memura; kilosu 25 kuruştan 9 ila 45 kg. kadar şeker alma imkânı tanınmıştı… Memur bu parayı veya malı alır, iki kilosunu kendine ayırır, kalanı 50 kuruştan bakkallara devrederdi!.. Şeker de piyasada 200 kuruşa satılırdı!..”

- “İşte bu yüzden halk,

 

İsmet uludur, İsmet uludur…
Memurlar İsmet’in kuludur.
İsmet’ten başka yoktur tapacak!.. (16)

 

- “Sonra bu yardım 15 lira olarak nakit ödenmeye başladı… Perihan Altındağ (Sözeri) meselesinden sonra istifa etmek zorunda kalan Fuat Ağralı’nın yerine Maliye Vekili olan zat, değişiklik olsun diye bu parayı 6 ayda bir ödeme usülünü çıkartmıştı.”

- “Dün sokak kadınlarını vilayete çağırmışlar, Varlık Vergisi için…(17) 500 lira istemişler her birinden…Vatan tehlikede imiş!.. Düşman gelirse ırzımıza geçermiş… Bu parayla ordu besliyeceklermiş…”

- “İsmail Ağa’dan da 700 lira istemişler… Halbuki İsmail Ağa geçenlerde İstanbul’da gavurların satılan mallarından 40.000 liraya bir gazino almıştı!”

TÜRKİYE’nin 2. Cihan Savaşı’na girmemesi de İsmet’in “siyasi başarıları”ndan sayılır… Alakası yoktur!..

Bir defa, savaşan BATI taraflarından şunu veya bunu tutmaya mütemail LEVANTEN UNSURLAR’ın toplandığı MASON DERNEKLERİ, 1935′de ATATÜRK tarafından kapatılmış, böylece MİLLİ SİYASET istiyenlerin önü açılmıştı!..

İkincisi İsmet, hayatı boyunca evhamlı ve korkak biri olduğu için, zaten savaşa giremezdi!.. (18) Ülkeyi korumaktan ziyade, kendi derdinden savaştan uzak durmuştur… Bunu da galip gelebilecek tarafa yaranarak yapmıştır.

Kemal Tahir, İsmet’in bu tavrını çok güzel teşhis etmiştir… Onun, “Köy Enstitüleri”ni aslında Almanlar’ın Nazi teşkilatına özenerek kurduğunu, ama Ruslar’ın galip gelmesi kesinleşince bu teşkilatın “milliyetçi” hüviyetini yok edip, hemen nasıl “komünist”leştirdiğini şöyle anlatır:

- “Köy Enstitüleri, günlük politikanın eğitime bulaşmasından öte bir şey değildir!…” (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’le Sohbetler)

- “2. Dünya Savaşı içinde İsmet Paşa’nın TÜRKİYE politikası çok civelek bir politikadır… Başlarda ALMANLAR FRANSA’YI ÇİĞNEYİVERİNCE, İSMET PAŞA ALMANLAR’A DÖNDÜ!”

- “Almanya’da Nazi Partisi, TÜRKİYE’de Halk Partisi… Almanya’da Hitler’in sözü kanun, TÜRKİYE’de İsmet Paşa’nın… Almanlar her yere bir Nazi ajanı yerleştirmiş… İsmet Paşa şehirleri Halk Evleri ile avucunun içine almış ama, köyler boş!…”

- “Paşa askerlikten kurtulamadığı için, çavuş olan açıkgöz köy çocuklarını kurstan geçirip eğitmen yetiştirdi… Bunların her birini bir köye yerleştirdi… Bu eğitmenler köyleri avuçlarına alacaklar, sinek uçsa, İsmet Paşa’nın haberi olacak!..”

- “Ama hesap yanlış çıktı!.. Almanlar Sovyetler’in bozkırına yenildiler… İsmet Paşa da “Hadi göreyim sizi” deyip ortaya sürdüğü Turancılar’ı deliğe tıktı!..”

- “Yine AYNI MİLLİ EĞİTİM BAKANI HASAN ALİ YÜCEL’i, solcuları el üstünde tutan biri haline getirdi. DEVLET’i sol rüzgarların uğuldadığı Köy Enstitüleri şampiyonu yaptı!..”

- “İşte Köy Enstitülerinin temelinde bu rezillik yatar!.. Önce savaşı Almanlar’ın kazanacağı hesabına yatırım yapılmıştır, sonra Ruslar’ın kazanacağına!…”

- “Ruslar savaşı kazanıp üç ilimizle Boğazlar’ı isteyince, İsmet Paşa fırt diye döndü ve İngiltere-Amerika üstüne oynamaya başladı!..”

- “Demokrat Parti muhalefeti ağzını açar açmaz da, Köy Enstitüleri’ni taviz olarak kurban etti. Çünkü fonksiyonunu çoktan yitirmişti!..””

İsmet başa geçtikten sonra Lozan’da kaptığı hastalık depreşir, korkunç bir BATICILIK başlar!.. Cumhurbaşkanlığı TÜRK MUSİKİSİ HEYETİ lağvedilir!.. Radyoda TÜRK MUSİKİSİ %10 nisbetine indirilir… Halkın ancak kahvelerde dinleyebildiği radyolardan sabahın 7’sinde bile senfoniler, konçertolar yayınlanmaya başlar!… Milli Eğitim Bakanlığı ŞARK KLASİKLERİ’ni tercüme ve yayın işini bırakıp, sadece Batı edebiyatına yönelir… Grek ve Roma medeniyeti sanki bizim öz medeniyetimizmiş gibi tarih kitaplarında en önemli yeri alır!.. TÜRK mimari eserleri yıkılmaya terkedilirken, onlar restore edilir… Eski yazı kitaplar, belgeler ambarlarda çürütülür!… TÜRK folklorü unutulmaya yüz tutar!..

CUMHURİYET döneminin ilk devalüasyonu 7.9.1946′da yapılır!.. Dolar 1.31 TL’den 2.83TL’ye fırlar!.. İsmet bununla da yetinmez, altın satışını serbest bırakarak “liberal” ekonomiye adımını atar.

İsmet Paşa Ruslar Boğazlar’ı ve Kars-Ardahan’ı istediği bahanesiyle, hemen “Amerikan Mandacısı” yönünü açığa vurmuş, 1947′de Truman yardımına el açıp, 1950-1993 arasında her on yılda bir yaşanan ekonomik kriz ve ihtilallerin temelini atmıştır!..

Bu “Kars-Ardahan-Boğazlar” meselesinin ibret dolu bir hikâyesi vardır. Dönemin Moskova büyükelçisi Selim Sarper’dir, ve onun marifetidir. Selim Sarper aslında Türkiye’den daha çok Amerika’ya hizmet etmiştir. Yani bir Amerikan casusu idi. Böyle olması da normal karşılanmalıdır, çünkü kendisi bir “dönme” idi. Bütün dönmeler gibi dışı Türk ve Müslüman görünüşlü, ama özü Yahudi ve Sabetayist’ti. Ve bütün dönmeler gibi, Türkiye’den çok Batı’ya bağlıydı.

Bu kişi, Türk büyükelçisi olarak Sovyet yetkilileri ile yaptığı görüşmeleri Türkiye’den önce Moskova’daki Amerikan büyükelçisi A. Harriman’a bildirirdi. Harriman da tabii ki aldığı bilgileri Washington’a iletiyordu!..

Selim Sarper Molotov’la görüşmesinden sonra telâşla Ankara’ya “Sovyetler’in Türkiye’den üs ve toprak istediği”ni bildirmişti!.. Ama her zamanki bu görüşmenin teferruatını Harriman’a anlatmış olmasına, onun da Washington’u haberdar etmesine rağmen, Amerikalılar’da bir heyecan uyanmamıştı. Anlaşılan odur ki, Selim Sarper İsmet Paşa’yı kandırmıştı!.. Zaten İsmet’in fazla kandırılmaya ihtiyacı yoktu. Rauf Orbay’ın hatıralarında belirttiği gibi “İsmet Paşa Lozan’dan çok değişmiş ve kibirli ve de Batı hayranı olarak” dönmüştü ve hep öyle kalmıştı.

Gerçekte böyle bir talep yoktu. Ne Kars, ne Ardahan, ne Boğazlar, ne de üs istenmişti!.. Ruslar sonradan bunu defaatle açıklamışlardır.

Muhtemeldir ki, bu mizensan Amerikalılar tarafından hazırlanmış, Harriman tarafından Selim Sarper’e dikte edilmiş, ve Molotov’la yapılan mülakat ta buna vesile teşkil etmiş, oyun sahneye konmuştu!.

Amaç, Türkiye ile Sevyetler Birliği arasındaki bir yakınlaşmayı engellemekti!.. Kısa bir süre sonra “Missouri” mizanseni devreye girecek, ve Türkiye’nin ABD ile yakınlaşması sağlanacaktı!..

O olayı da anlatalım… İsmet’teki bu iflâh olmaz BATI HAYRANLIĞI’nı farkeden Amerikalılar, 1944 yılında vefat etmiş ve Amerika’da gömülmüş olan Türkiye’nin eski Washington Büyükelçisi M. Münir Ertegün’ün kemiklerini çıkarıp, Missouri gemisine yükler ve Türkiye’ye gönderirler!.. Yıl 1946!!!

Ancak bu geminin bazı özellikleri vardır. 2. Dünya Savaşı’nın sonunu belirliyen Japonya’nın kayıtsız-şartsız teslim töreni, 1.9.1945 tarihinde bu gemide yapılmıştır. Gemi Pasifik’te fiilen görev yapmış, 270 metre uzunluğunda, 57.000 ton ağırlığında ve 1600 kişilik mürettabı olan muazzam bir savaş gemisidir!.. İçinde de sözümona bir “tören” kıt’ası vardır!… A.B.D. Başkanı Truman’ın temsilcisi de İsmet Paşa’ya Başkan’ın özel mesajını sunmak için sabırsızlanmaktadır!.

Gemi nihayet 5.4.1946 günü İstanbul’a varır. Üniformalı Joniler gemiden inip şehir içinde bir resm-i geçit yaparlar. Şehir kendileri için hazırlanmış, hatta genelev sokağı yeniden boyanıp badalanmış, o tarihe kadar “Rus salatası” diye bilinen yiyeceğin adı bile “Amerikan salatası”na çevrilmiştir.

Joniler bir gelirler, bir daha gitmezler!.. Türkiye’nin başına A.B.D.’nin belâ olması, işte bu Missouri zırhlısının meş’um ziyareti ile başlar!..

İşte son zamanlarda “TÜRKİYE tercihini BATI lehine yapmıştır” diye ifade edilen tutum, 1945′den sonra ne yapacağını bilemiyen İsmet’in tercihidir!.. Girilen ittifakların hepsi onun dönemindedir!.. ATATÜRK asla böyle bir tercih yapmamıştı!.. Ve BATI ile hiç bir ittifaka girmemişti!.

Arkası çorap söküğü gibi gelir… Amerika’nın Hıristiyan Emperyalist Batı’nın liderliğine geçtiği 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra “dünya”dan istekleri şöyle belirlenmişti :

- İnsanların özgürce, istedikleri siyâsî, iktisâdî, ve içtimâî sistemi seçmeleri,

- Ticarette fırsat eşitliği,

- Basının haber alma ve verme özgürlüğü,

- Amerikan eğitim kurumlarının faaliyetinin devam etmesi,

- Amerikan vatandaşlarının ve şirketlerinin haklarının korunması.

Şimdi herkes bunlardan ilk üçünün günümüzde pek revaçta olan “insan hakları, fikir özgürlüğü, vicdan özgürlüğü” gibi sömürgecilerin kandırma vasıtaları olduğunu görmüştür. Diğer ikisi de Amerika’nın dünyaya verdiği gözdağıdır!.. “Benim okullarıma, vatandaşlarıma, ne halt ederse etsin, dokunursan yakarım,” demesidir.

İşte oldum olası mandacı İsmet, 1939′da başladığı Batıcı faaliyetini daha da ilerletti:

- 1 Nisan 1939 … ABD ile Ticarî İmtiyaz Anlaşması

23 Şubat 1945 … Karşılıklı Yardım Anlaşması … 2 maddesi “yükümlü olduğu hizmette bilgilerin ABD’ye teslim edileceği…” ifadesi vardı.

- 6 Ekim 1949 … Karşılıklı savunma Anlaşması …

- 27 Aralık 1949 … Türkiye-A.B.D. Eğitim Komisyonu Anlaşması … Kurulacak komisyonda Amerikalılar’a imtiyaz, para Türkiye’den, harcama yetkisi ABD Büyükelçisi’nde.

- 18 Ocak 1950 … Petrol Kanunu … Belirli bölgelerimizde, bilhassa Erzurum-Kars yöresinde petrol arama yasağı, ve her şirketin en çok on sondaj yapabileceği sınırlaması… Yani, birileri “Türkiye’de petrol bulunmasın” demiş!.. Mandacı ismet ile CHP’li uşak ruhlu milletvekilleri de buna parmak kaldırmış!..

 

İSMET PAŞA GERÇEKLERİ 6

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 23:00
Tags: ,

İş bu kadarla da kalmıyor!.. 1949 yılında, İsmet çok güvendiği Amerikalılar’a “Bize bir kalkınma planı hazırlayın,” deyince, onlar da “Barker Planı” diye bilinen planı önümüze koymuşlar, “Siz soba, pompa, pulluk, çekiç, testere üretin. Atatürk zamanında kurulmuş olan şeker ve dokuma fabrikalarını da kapatın,” demişlerdi!..

Öte yandan Atatürk’ün kapattığı Mason Dernekleri, savaş sonrasında 1948′de İsmet Paşa tarafından açılmıştır!.. Hem de kanunla mallarının devredilmiş olmasına rağmen, sanırız, “kanunsuz” şekilde!..

Ayrıca Lozan’da büyük mücadele ile kazandığımız “telif hakkı ödememe” imtiyazından, vazgeçmiştir!.. BATI’ya yaranmak için bir telif hakları konferansına delege göndermiş, sözleşmeye imza koydurmuştur!..

Bununla da yetinmemiştir!.. Yine Lozan’da binbir uğraşla Akdeniz sahillerimizdeki İtalyan emellerine set çekilmiş iken, İsmet Paşa, İtalya’dan borç alabilmek için “toprak satma” izni vermiş ve bu suretle bir miktar İtalyan gelip İzmir çevresine yerleşmiştir. (19)

Demiryolları tamamen ihmal edilir!.. Truman Planı, Marşal Yardımı derken, İsmet Paşa Amerika’ya gizli bir anlaşma ile “TÜRKİYE’de 50 yıl yeni demiryolu projesi yapılmayacağına” söz verir!.. AID kredileri Karayolları teşkilatını kurar, benzini, otomobil ve yedek parça fabrikası olmayan ülkeyi, ulaşımda tamamen DIŞA BAĞIMLI hale getirir!.. (20)

ABD’nin atom bombalı kaatil başkanı Truman savaş yıkığı Avrupa’ya Marshall Yardımı verirken, Türkiye ve Yunanistan’a da 12 Mart 1947′de Kongre’den geçirdiği kanunla Yunanistan ve Türkiye’ye de yardım kararı almıştı. Gavur gavuru kollar, ilk ağızda küçücük Yunanistan’a 300 milyon dolar, Türkiye’ye ise 100 milyon dolar verildi. Türkiye’nin o zamanki rezervi 245 milyon dolar olduğuna göre, bunun oldukça büyük bir miktar olduğu anlaşılır.

1948-1952 yılları arasında Marshall Yardımı çerçevesinde 352 milyon dolar alınır. Bunun yarısı Amerikan firmalarından mal alınsın diye şartlı verilmiş paradır, yani hemen Amerika’ya geri döner. Borcu bize kalır!.. 84 milyon doları yüksek faizli borçlanma, 73 milyon doları da hibedir. 17 milyon doları da “şarta bağlı” olarak verilir, artık “şart”ını Allah bilir!..

TÜRK HAVA KURUMU, KAYSERİ UÇAK FABRİKASI, DENİZYOLLARI, KIRIKKALE SİLAH FABRİKASI da bu ihmalden nasibini alır!!!. Bu kurumlar 1990′lara kadar kendilerini toparlıyamazlar!..

Öte yandan halkın dini ihtiyacı unutulur… İsmet’in ağzından bir kere bile “ALLAH” sözü çıkmaz!.. ATATÜRK’ün deneme mahiyetinde giriştiği “Türkçe Ezan” 1941 yılında İsmet tarafından MECBURİ hale getirilir, ARAPÇA EZAN yasaklanır!..Din adamı yetiştiren okullar kapatıldığı için halk cenazesini yıkatacak imam bulamaz hale gelir!.. Hele 2. Dünya Savaşı sırasında bazı camiler “zahire ambarı” haline getirilir!.. Bazısının da “ahır” olarak kullanıldığını iddia edenler vardır. (21)

Yani LAİKLİK, 1937′de İsmet tarafından Anayasa’ya sokulmuş, onun eliyle bugünkü halini almıştır… Hatta 1948 yılında CHP Kurultayı’nda kendini bilmezin biri 52 maddelik bir “Kemalizm Dini” esasları sunmuştu!..

İsmet’in en büyük kötülüklerinden biri de ATATÜRK’ün adını kullanarak 1934′de terkedilmiş uydurma dilciliği sürdürmeye çalışmasıdır.

Bu konuda hiç vakit kaybetmemiş, ATATÜRK’ün azarlayıp kovduğu Nurullah Ataç gibi tipleri TÜRKÇE’nin ırzına geçmeleri için işbaşına getirmiştir… 1945 yılında yapacak başka hiç bir işi yokmuş gibi Anayasa’yı “öztürkçe”leştirdi.

Bunun neticesi olarak 1940-1980 arasında TÜRK DİLİ korkunç bir kıyıma uğramış, baba oğulu, oğul torunu anlamaz olmuştur… ORTA ASYA TÜRKLERİ ile DİL bağımız kopmuştur. (22)

MİLLİ ŞEF kasıntılığı, İsmet Paşa’dan onun kadrosuna da bulaşır. Halk ile aydınların, bürokratların bağı kopar, arası açılır… (23) Kültür, edebiyat, şiir ve sanatta korkunç bir yozlaşma başlar. (24)

Mandacı İsmet’in Doğu’da Kürtçülüğü önlemek için yerleştirilen göçmenleri ihmal edişini ve ağaların toprak işgaline imkan hazırlayışını anlatmıştık… Ama İsmet’in kara ihaneti burada bitmez!.. CHP’nin son iktidar yıllarında sessizce çıkartılan bir DEVLET Şurası tefsir ve kararıyla, “tapuya bağlanmış topraklar”ın dahi yeni sahiplerinden alınıp eski sahiplerine iadesi sağlanır!.. (25)

İsmet Paşa’yı başarılı gösterme çabası içinde olan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:

- “1950 seçimlerinden önce, Diyarbakır-Çinar’da 20 yıl önce oraya yerleştirilmiş, fakat bir türlü tapuları verilmemiş büyükçe bir “Rumeli göçmenleri köyü” halkının tekrar göçe hazırlandıklarına şahit olmuştum.”

- “İki yaşlı Kürt çobanının şahitliğine dayanılarak, bu uçsuz bucaksız toprakların, isyandan sonra güneye kaçan beylere ait olduğuna hüküm verilmişti!..Burada yaşıyan göçmenlere mahalli idareler ve yerli memurlar tapu vermemişlerdi…”

- “Şikayet üzerine gelen hakim, gözleri yaşararak onlara topraklarını terketmeleri gerektiğini bildirmişti!..”

- “Göçe hazırlanan bu köy halkının toplandığı meydana bakan kahvenin duvarında ise CHP’nin seçim afişleri asılmıştı… Bunlarda 6 OK ve şu sloganlar görülüyordu:

 

KÖYLÜYE TOPRAK!.. TOPRAĞA TAPU!..

 

Alay edercesine!..İşin en enteresan yönü nedir, biliyor musunuz?.. TÜRKİYE’ye DEMOKRASİ getirdiği iddia edilen İsmet’in, iktidarda kalabilmek için DOĞU ve GÜNEYDOĞU’yu, bir zamanlar tepelediği isyancılara peşkeş çekmesi, ona bölgede oy sağlamadı!.. CHP orada da seçimi kaybetti!

Bir de ORMANLAR konusu var… Zamanımızdan 100 yıl kadar önce ülkemizde bulunan bir yabancı yazar General Moltke, ormanlarımızı şöyle tarif ediyordu:

- “ANADOLU öyle ağaçlık, ormanlık, cennet gibi bir yerdir ki; bir sincap İzmir’den Erzurum’a kadar hiç yere inmeden daldan dala sıçrayarak gidebilir!..”

Biz TİMUR’un fillerini ANKARA ORMANLARI’nda sakladığını TARİH’ten biliyorduk… Ama ANADOLU’da dünyanın en büyük arslanların yaşadığını, bunların sonuncusunun 1984 kışında köylüler tarafından Haymana yakınlarında vurulduğunu öğrenince, çok şaşırdık!.. Sanırız bu olayı çok az insan duymuştur… ANADOLU tabiat güzelliği bakımından böyle zengin bir ülkeydi!..

İşte o durumlardan bugünkü ÇORAK Türkiye haline gelişimizde de İsmet Paşa’nın büyük rolü vardır.

1937 yılında Zıraat Vekili Muhlis Erkmen Meclis’te şöyle diyordu:

- “Ormanlar inanılmayacak bir şekilde tahrip edilmektedir!.. Dün uzmanların kayda aldığı ormanlar, bugün yoktur.”

Orman meselesinin halli için, toprak mülkiyeti meselesinin halli gerekiyordu!… Ormanları kurtarmanın tek yolu orman toprağını kamulaştırmak idi… O tarihte 2 milyon hektarı koruluk olmak üzere 8.5 milyon hektar ormanımız vardı… Böylece ormanlar ülkemizin ancak %10′unu kaplıyordu… Bunun en az %20 olması gerekirdi!..

Nihayet 3444 sayılı Orman Kamulaştırma kanunu çıkartıldı…(1937) Ormanlık bütün bölgeler DEVLET mülkiyetine geçirildi… Ancak gerekli tedbirler alınmadığı için, tepki gösteren bazı köylüler orman yangını çıkartmaya başladılar… Yine de ATATÜRK’ün son günlerinde de olsa, ormanlar bir ölçüde kurtulmuş oldu.

Bunun arkasından nicedir niyetlenilen toprak mülkiyetinin düzene sokulması geliyordu… Bütün vaadlere rağmen bu konuda bir kanun ancak 1945′de çıkarıldı. Ancak önemli maddeleri uygulanmadığı gibi Medeni kanunun 639. maddesi çarpıtılarak toprak yağmasına imkan tanındı… Reform Kanunu’nun başlıca muhalifleri Menderes, Cavit Oral, Emin Sazak, Şeref Uluğ gibi Meclis’teki toprak ağaları idi.

İsmet muhalefet görünce, kanunun çıkmasını sağlıyan Zıraat Vekili Şevket Raşit Hatipoğlu’nu görevden alıp yerine toprak ağası Cavit Oral’ı getirdi!.. 1950 yılında Oral’ın hazırladığı “tadilat” ile İsmet Paşa’nın hızlı toprak reformu sona erdi.

Bu orman ve toprak yağması Menderes, Demirel, hatta Özal zamanında da sürdü… DP daha iktidara gelmeden Refik Koraltan gittiği köylerde “Dağ sizin, orman sizin!.. El ne karışır!” diye propoganda yapıyordu!.. DP iktidara gelince tekrar korkunç bir orman yağması başladı… Koruculara, DEVLET memurlarına saldırılar arttı. Orman suçları sık sık affedildi… Sonunda ülke kel bir diyara döndü.

Bu yağma DEMİREL döneminde de kesilmedi… Çiller ise kanun çıkartarak ormanları “özel”leştirip satılığa çıkardı!.. Bütün bunlara rağmen her biri utanmadan “toprak kaybı”ndan, “ormanların korunması”ndan söz edip dururlar!..Bunların yüzleri meşin gibidir!.. Hiç utanma bilmezler!

Halbuki 1927 yılında dahi o bozuk sisteme rağmen ülkede toprak dağılımı şöyleydi:

 

Orman…… 139.5 milyon dönüm (%18)

Mer’a…… 269.4 milyon dönüm (%36)

Dağ, taş….. 102.2 milyon dönüm (%13)

Bataklık, göl….. 13.6 milyon dönüm (%1)

 

Aslında herkes “hacıağa” tipinin Menderes döneminde ortaya çıktığını sanır… Evet, onun döneminde hacıağalar artmıştır ama, bu gelişmenin başlangıcı Refik Saydam’ın ölümü, Şükrü Saraçoğlu’nun Başbakan olmasıdır. (1942)

İsmet Paşa’nın bir de Türkiye’ye demokrasiyi hediye ettiğinden söz edilir… Bu da son derece yanlıştır. Bütün hayatı boyunca demir yumruklu bir diktatör olan İsmet’in, öyle kendiliğinden “demokrat” olmaya hiç hevesi yoktu!.. Ancak 2. Dünya Harbi’nin bitmesi ile bütün Avrupa’yı saran demokrasi havası ve artan Rus tehdidi, avucunu BATI yardımına açmaya hazırlanan İsmet Paşa’yı “demokratikleşme”ye zorladı… Tıpkı 1990′larda Avrupa Birliği’nin, bizi almak için bu konuda tavizler istemesi DEMİREL ve ÇİLLER’in “demokrat”laşması gibi!..

Demokrat Parti’yi kuran Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü’nün verdiği meşhur takrirde tu cümleler yer almakta idi:

- “Bütün dünyada hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı, demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez.”

Böylece iç ve dış baskılar sonucu İsmet, 1946 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında yeni seçim kanunlarını çıkarttı ve kurulan partilere hazırlık fırsatı vermeden Temmuz ayında da seçim yaptırdı!.. CHP 400, muhalifler 50 milletvekili çıkarttı… Bu seçim tek dereceli ancak AÇIK OY, GİZLİ TASNİF gibi anlaşılmaz bir sistemle yapıldığından sonradan çok tartışılmıştır… Çünkü seçmen istediği partiyi sandık memurlarının gözü önünde işaretliyor, ama sayımlar gözlerden uzak bir şekilde yapılıyordu!.. Böyle bir seçimden sağlıklı sonuç çıkması beklenemezdi.

İsmet bu dönemde bir de Fevzi Çakmak’ın muhalefeti ile karşılaştı…Nihayet Mareşal Çakmak 11.4.1950′de ölünce, cenazesi siyasi bir gösteriye dönüştü… O gün radyo programlarında OYUN HAVALARI çalınması ise, uzun süre eleştirildi.

1947 yılından itibaren başlıyan BATI ve Amerika ilişkilerindeki gelişmeler, alınan krediler; 1949 yılında “yabancıların içişlerimize müdahalesi” haline dönüştü!… Amerika James M. Barker başkanlığında bir heyet İktisat, Ticaret, Ulaştırma, Sanayi ve Zıraat bakanlıkları ile ilgili çalışmalar yaptı, meşhur Barker raporunu hazırladı.

İsmet Paşa çok partili sisteme geçişten sonra CHP başkanlığını Hilmi Uran’a devredip kendi fahri başkan kaldı… (1947) Böylece ATATÜRK’ü taklit etmeye çalışmıştı. Ancak partinin idaresini hiç bir zaman başkasına bırakmadı!..

1950 seçimlerini DP kazandı… İsmet’i her fırsatta savunan Şevket Süreyya bile bu olayı şöyle yorumlar:

- “DP’nin plansız iktidarına, CHP kendi planlarını değerlendirmemekle bizzat zemin hazırladı… CHP’nin bu ihmali İsmet Paşa’nın hayatında çözemediğim bir gaflet düğümü olmuştur… Devlet kalkınma planlarını hazırlatan Fuat Sirmen, Nurullah E. Sümer gibi genç beyinler son kabinede de görevliydiler… Bunların hazırladıkları planları nasıl öne sürmedikleri anlaşılmaz.”

Anlaşılmaz değil, açık!.. İsmet Paşa toprak kanununda ağaları koruyacak tadilatı yaparken seçimi kazanacağını düşündüğü gibi, uzun vadeli ve zahmetli planları da geriye atarak halka şirin gelen vaadlere sarılmıştır!.. Ancak bu konuda DP kadar fütursuz olamadığı için, seçimi de kazanamamıştır… Halk, yeni ağızların yeni yalanlarına daha çok inanır.

Ekilebilir arazi…… 231.5 milyon dönüm (%31)Şimdi ne mer’a kaldı, ne göl kıyısı, ne de orman!… Üstelik bir de “özel orman” kanunu çıkardılar. “Al ormanı, kes, kıy, yak… bir kaç ağaç bırak, gerisini istediğin gibi kullan,” diyorlar!.. Hani o vatan topraklarını satanlar gavura var ya, onlar diyor!.. demeyi latife haline getirmişti!.” 

Eylül 1941′de Amerikan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Amiral Sterling, “TÜRKİYE’nin Boğazlar’ı açmasını, yoksa hücum edileceği” beyanatını verdi!.. Stalin ise “savaştan sonra TÜRKİYE’ye Suriye’nin kuzeyinin, 12 Ada’nın, Batı Trakya’nın ve Şarki Rumelinin verilmesi gerektiğini” belirtmişti!..İşte İsmet Paşa bize bu kadar toprak teklif eden Stalin’i, “Boğazlar ve Kars-Ardahan’ı isteyecek” duruma getirmeyi başarmış kaabiliyetsizin biridir!.. Hoş, o iddia edilen talebin de bizi NATOya sokmak için uydurulmuş olduğu da söylenir ya, neyse!..
 

Cumhuriyetin Gizli Kuruluş Tarihi Üzerine.. 01 Nisan 2010

       Atatürkün resmi tarihe göre 10 kasım 1938 de öldüğü söylenir. Ben daha önce öldüğünü zannediyorum.  Atatürkün naaşının tahnit edilmesi beni hep düşündürmüştür. Bir insan neden tahnit edilir? naaşın bozulmaması için tabiki ama Atatürke bir anıt mezar yapılacaktı buda uzun süreceği için mumyalandı demek bana hiç inandırıcı gelmiyor. Benim tezim şu : Atatürk 10 Kasım 1938 den önce ölür. Fakat devrimin tamamlanmamıştır. Bu sebeble devrim tamamlanıncaya kadar Atatürk hasta fakat yaşıyor gösterilecek yada yerine dublör kullanılacaktı .. Hani düşünmüyor da değilim belkide Atatürk yerine yıllarca dublör kullanılmıştı. Akla ilk gelen soru şu Atatürk kasım 1938 den önce ölmüşse gerçek ölüm tarihi kaç olabilir? tabiki bunu bilmek imkansız..  bilenler açıklarsa o zaman neler olduğunu tam olarak öğrenebileceğiz ama kanımca 1938 eylül.. bilemiyorum. 

Atatürkün daha önce öldüğü düşüncesi bende nasıl hasıl oldu? İlk etken ülkemizde yıllarca tartışılan Atatürk hakkında söylenen her tür iddia ve ithamlar beni gerçek doğruyu öğrenmeye itti. Mesela Atatürk dindarmıydı? Atatürk bu ülkeyi yabancı ülkelerin emellerinden kurtarmışsa nasıl olmuştuda bu ülke kendini yönetemez hale gelmişti? O gerçekten diktatörmüydü? Binlerce kişiyi asmışmıydı? Yada Kuranı-Kerimin meal ve tefsirini yazdırıken hadis kitaplarını Türkçeye çevirtirken nasıl oluyorda Türkçe ezan okutabiliyor hocaları asabiliyor söylentilere göre Kuranları yaktırabiliyordu?  Dürüst dindar ve vatansever olarak inandığım Atatürk hayatta olsaydı ülkenin bu duruma gelmesine izin verirmiydi? Muhakkak  hesap sorar sorumluları saf dışı ederdi.  Böyle olmadığı içindir ki günümüzde hangi Atatürk tartışması hala devam ediyor. Ya Atatürkün hiç birşeyden haberi yoktu yada hayatta değildi demek zorunda kalıyoruz. Üçüncü seçenekse Atatürkün tüm olanlara bildiği halde ses çıkarmamasıdır ki ben buna asla mümkün görmüyorum

Ayrıca Atatürk resimlerinde ki tutarsızlıklar ve hayat kronolojisinde ki tuhaflıklarıda söylemeden geçemem. Atatürk resimlerine baktığımda 1933 den sonraki resimlerinde  Atatürkün vucut ve yüz yapısının hızla değiştiğini farketmek mümkün. Önce şişmalıyor sonra  zayıflıyor 1937 -38 de ise karşımıza 70 yaşında gösteren bir Atatürk çıkıyor. Daha önemlisi internette dolaşan bir çok Atatürk resmine fotomontaj yapıldığı gerçeği bariz olarak görülüyor. Özellikle savarona resimleri bana çok tuhaf geldi.. Sonuçta birbirlerine hiç benzemeyen Atatürk resimleri ortalıkta dolaşıyor.. Kulak yapıları saçlar burun ve çene ve gözler incelendiğinde farklı farklı sonuçlar elde ediyorum. Bazı resimler de o kadar bariz fotomontajlı ki… Tabiki Atatürkün yavaş yavaş zehirlendiğini de varsayarsak vucudundaki değişimleri bu sebeble açıklamak mümkün.. Zaten bazı rivayetlere göre hastalık o kadar ilerlemişti ki Atatürkün halkın içine çıkması mümkün değildi..Bu hızlı ilerleme 1937 den sonra süratlendi.

            Öyleyse bu devrim neydi.. kısaca bundan bahsedelim.. 

            30 Ağustos 1922 de savaş kazanılmış 1923 de Cumhuriyet ilan edilmişti. Milli mücadeleye önce yada sonra katılan  tüm güçler arası ince hesaplaşmalar başlamış eski defterler açılmıştı. Gerçi daha zafer kazanılmadan ve Cumhuryet ilan edilmeden fikir ayrılıkları başlamıştı ama burada Atatürkün usta yönetimi sayesinde zafer tehlikeye düşmeden amaç gerçekleştirilebilmişti.

                 .. Ankaranın en karanlık en tekin olmayan günleri. Her guruptan birilerinin öldürüldüğü günler. Tam bir kaos ortamı.. Küçük fakat etkili guruplardan meydana gelen bu kurucu güçler farklı fikirler idealler hesaplar içerisinde olmasına rağmen Atatürkün dehası altında vatanı kurtarmak için birleştirilmişti. Atatürkün hiç konuşulmayan bu özelliği her zaman taktire şayan bir gerçekliktir. Türkü kürdü lazı çerkezi alevisi rumu ermenisi askeri sivili köylüyü cahili inançlı inançsızı milliyetçisi mandacısını hepsini bir amaç uğrunda toplayabilmek gerçekten zor ve gerçek liderlerin işidir. Kaldı ki hepsinin amacının bir olmadığını da biliyoruz. Bunun adına mucize mi demeliyiz. İlahi taktir demek en doğrusu başındakinede ne güzel lider..

               Atatürk aslında kendisine karşı bir müttefik oluşturan tek bir safla gücü nispetinde yumuşak bir şavaş verdi. Vatanı parçalayan masonik ittihatçılar, amerikan mandacıları, rusya yanlıları,ingiliz taraftarları aslında bunların hepsi Atatürk karşısında kenetlenmiş tek bir ittifaktan başkası değildi. Taşeronşarıda farklı kılığa girmiş fakat amaçları aynı ittihatçılardan başkaları da değildi. Kimi amerikancı görünüyor.. Rauf orbay, refet bele, kara vasıf, adıvarlar gibi.. özellikle sivas kongresi tutanakları okunmalıdır, kongre amerikan mandasını isteyen bu kişilerce sabote edilmek istendi.. Ama Atatürk usta dehası sayesinde mandacılığı ret ettiren karar çıkartmayı başardı. Usta diyoruz çünkü amerikan mandası isteyen bu hain kişilerin Atatürkün emirlerini dinlememesine rağmen Atatürkün onları tasviye etme gücü yoktur.

        Kurtuluş savaşını gerçekleştiren ekibin geçmişine baktığımızda çoğunun İttihat ve Terakki kökenli yada o dönemden etkilenmiş kişiler olduğunu görüyoruz. Buda ayrı bir muammadır. Günümüz bu cemiyet hakkında bir çok yayın mevcuttur. Fakat kısaca İTAAT VE TERAKKİ dersem bu muammanın görünen yüzünü özetlemiş olurum. Ne hikmetse bu cemiyet merkezden uzakta azınlıkların yaşadığı Osmanlı eyalet topraklarında örgütlenmiş örgütlendiği her yer ise daha sonra kaybedilmiştir… Burda önemli olan şudur ittihat ve terakki partisini kuran perde arkası gerçek güç yada güçler bilinmeden cumhuriyeti kuran kadrolarda kimin ittihatçi yada olmadığını bilemeyeceğimiz gerçeğidir. Bu anlamda bazı tarihçilerimizin dediği gibi 1926 izmir suikastı sebebiyle kurulan istiklal mahkemelerinde eski ittihatçılar tasviye edildi demek bence kocaman bir yalandır..Keza görünürde 1. dünya savaşının kaybedilmesinden sonra başındakiler istanbuldan kaçmış olsalar dahi faaliyetleri devam etmiştir. Cemiyet içindeki bölünmeler ve bu bölünmenin boyutlarını bilmediğimiz için 1923 sonrası fikir ayrılıklarını detaylı analiz etme imkanı bulamayız. Burada ATATÜRK nerededir. Buda çok bilinmeyenli bi muammadır.

 Kadronun hepsi ittihatçıysa daha doğrusu itaatçıysa bu kadro kime itaat etmiştir. Bu kavgalara İtaatçılar içi bir hesaplaşma demek konuyu saptırmak olur belki aralarında ki fikir ayrılıkları diyebiliriz.. O zaman akla İtaat ve terakkiyi yöneten perde arkasındaki bilinmeyen gerçek gücün cumhuriyetin ilanıyla beraber yeni bir yapılanmaya gittiğini bu yapılanma esnasında amaçlarına ters düşen itaatçıları hissettirmeden safdışı ettiğini görüyoruz. Atatürkün itaatçı olmadığını bir kez daha hatırlatarak oyunun maalesef onun etrafında döndüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.  Olayı farklı boyutlardan irdeleyelim:

Birincisi nasıl ki bugün dünyamızda küreselleşme ve etkileri konuşuluyor ve bu yeni oluşumdan dünya ülkeleri kendini tam olarak soyutluyamıyorsa 1923 lü yıllarda özellikle 1. dünya savaşından sonra imparatorluklar çökmüş yeni uluslar haritada yerini almış millyetçilik yeni dünya düzeninin temelini teşkil etmişti. Atatürkünde büyük nutkunda dile getirdiği bu gerçekten kaçınılmaz olduğunu düşünenler anlayacaklardır. O tarihte balkanlarda ve arap yarım adasında yapayda olsa oluşan yeni devletçikleri hatta yakın zamanda orta asyada bağımsızlıklarını kazanan  yeni Türki devletçiklerini düşünürsek bu anlamda dünya karar vericilerinin osmanlıyı safdışı etmelerini ve padişahlık ve hilafet gibi kavramların artık tarih dışı kaldığını yine Atatürkün büyük nutkunda söylediği gibi kabul etmek zorundayız.

Gerçekten de bu istekler Atatürkün dediği gibi boştur. Osmanlıya dahil azınlıklar kendi devletlerini kurmuş hilafetin anlamını red etmişlerdir. YERİ GELMİŞKEN ŞUNU ÖZELLİKLE AKIL SAHİPLERİNE HATIRLATMAK İSTERİM. HALİFELİK İLK DÖRT HALİDE DIŞINDA ZATEN HİÇ MEŞRU OLMAMIŞTIR. Atatürk büyük nutkunda bu gerçekliğe vurgu yaparak şartlar gerçekleştiği zaman hilafet gelecektir diyerek tarihe not düşmüştür. Okuyunuz nutuk… Yani Atatürk nutukta diyor ki  kardeşliğe ve tam eşitliğe dayalı hilafet şartlar gerçekleştiği zaman tüm dünyada insanların  ulusu dini ne olusa olsun gerçekleşecektir… Ama o zaman bu zaman değildir diyerek o tarihlerde yapmak zorunda olduklarını ne güzel açıklıyor tabiki anlayana…

Tamda burada şu soruyu hepimiz kendimize sormalıyız İttihat ve Terakki Padişaha ve saltanata yani osmanlı saltanatına karşıysa. Bu tarihi bilinen bir gerçekse. Bu cemiyet üyelerinin çoğu bilerek yada bilmeyerek   SALTANATIN VE HİLAFETİN ETKİSEZLEŞMESİ İÇİN ÇALIŞMIŞSALAR. Hal bu olunca nasıl oluyorda bunu çok iyi bilen ve bu ayrıştırmanın içinde görev alan  bir gurup ittihatçılar saltanat ve halifelik elden gidiyor diyerek ortalığı ayağa kaldırıyor  ayrı bir siyaset güdüyorlardı.. Aklı başında olanlar bununda itaat ve terakkinin başında olan fakat geri planda oldukları için hiç bilinmeyen ve tanınmayan güçleri birer oyunu tezgahı olduğunu rahatlıkla anlar.. Mecliste ikinci gurup denilen bu kişiler saltanat ve hilafetçi olamayacakları gibi asıl perde arkası gücün emirlerini yerine getirerek Atatürke karşı KOMPLO kurmuşlardır. Buna Kazım KARABEKİR Ali Fuat CEBESOY gibi kumandanlar dahilmidir bilinmez.. Bu manada Atatürkün yanında olanlarda aleyhinde olanlarda ATATÜRKE karşı bilerek yada bilmeyerek komplocu saflarında ortak işbirlikçidirler.. Ne kadar acı bir gerçeklik bence..

Atatürkün yaveri ŞÜKRÜ TEZER ATATÜRKÜN HATIRA DEFTERİ kitabında anlatıyor..Sayfa 131-132:

Şimdi istanbulda ikamet günleri esnasında Enver Paşanın harbiye nezareti levazımatı Topal ismail hakkı paşa bir fırsatını bulup Mustafa Kemal paşaya yaverlerinde olmadığı bir yerde başbaşa görüşme talep eder. Bunun üzerine boğazda iki saatlik bir gezi yaparlar. İsmail Hakkı paşa ülkenin içinde bulunduğu durum hakkında yorumlar yaparken sözü nihayet saltanatın kaldırılmasına getirir. Mustafa Kemal Paşa:

___ Peki paşam işin sonu ve idare şekli ne olacak ?

demesi üzerine  hakkı paşa konuyu cumhuriyete getirir. Mustafa Kemalin

___Peki paşa bu taktirde başa kim geçecek ?

demesi üzerine İsmail Hakkı Paşa aynen şöyle:

___ Sen ben ve mesela enver.

Diye cevap vermiş. Bu suretle Mustafa Kemal paşa anlamak istediği gayeyi anlamıştı. Bizzat enver paşa tarafından hazırlanarak onun sağ kolu münasebetinde bulunan ismail hakkı paşanın bu ağız araması kendisine taraftar temin edebilmek için tertiplenmiş olduğu muhakkatı.

Bunun üzerine Mustafa Kemal bunun bugünün şartları içinde bunun sırası gelmemiştir ve  şartlar henüz oluşmamamıştır diyerek konuyu kesip atmıştır..

 Yukarıda anlatılan hatırattan anlaşılacağı üzere Cumhuriyet fikri yeni bir fikir olmadığı gibi bütün itaatçıların aklında bu gaye yatmakla birlikte Atatürkünde Cumhuriyet kuracağı herkesce malumdü ne garip bir gerçeklik değilmi? Halbu ki biz Cumhuriyet fikrinin gökten zenbille inmiş gibi birden Atatürk tarafından ortaya atıldığını inkılap ve tarih kitaplarından okumuştuk. Halbuki gerçek çok farklıydı. Cumhuriyetin kurulacağını ve padişahlığın kaldırılacağını herkez biliyordu. Geriye hilafet kalmıştı. Hilafetin kaldırılacağınıda herkes bilmesine rağmen sırf Atatürke komplo düzenlemek maksadıyla Atatürk saltanatı kadıracak kendisi padişah aynı zamanda halife olacak safsatalarını kasıtlıca etrafa yaymaya başlamışlardı. Amaçları ne saltanat nede hilafetin kaldırılmasını önlemek olmayan bu gizli teşekkülün tek gayesi Atatürkü safdışı etmekti.

İkinci irdelenmesi gerek nokta Lozan görüşmelerinde meclisteki bu ikinci gurubun yine Atatürkün not defterlerinde belirttiği gibi daha mudanya görüşmelerinde bile şartlar ne olursa olsun hemen anlaşma yapalım düşüncesinde iken (yani çoğu mandacı iken) yine aynı gurubun günün ekonomik askeri ve siyasi olanaksızlıklarını bildikleri halde kazanılanları küçümsemeleri aynı kasıta binaendir. Burada şu izlenimi de paylaşmak isterim Lozanda İttihat ve Terakkinin perde arkası gücünün amacı farklıdır. Masaya oturan yabancı devlet misyonlarının amacı farklıdır. Yine tek ve şahsa özel Atatürkün amacı farklıdır fakat o an için belkide bir noktada buluşmuş mutabakata varmıştır..

Üçüncüsü  belkide işin başında Atatürkü safdışı edebilecek hatta onun hayatına mal olabilecek büyük komplo şüphelerimden bahsetmeliyim. İkinci gurubun ateşli mualif sözcüsü Trabzon mebusu Ali Şükrü beyin öldürülmesi olayıdır ki Bu olayı en son yapacak hatta hiç yaptırmaması gerek kişi Mustafa Kemaldir. Çünkü kim Ali Şükrü beyi öldürmüş olursa olsun bu olayın direk Mustafa Kemal Paşanın üzerinde yıkılacağı aşikardır.  Bunuda aklı başında kimse istemez.Kanımca tezgah şudur: Birileri Ali Şükrü beyi öldürterek  Atatürkü hedef gösterir. Çünkü herkez Atatürkün azmettirdiğini düşünecektir. Zatende öyle olmuştur. Ortaya olayı Topal osmanın Atatürk adına yaptığı söylentileri yayılır. Özellikle ikinci gurup tarafından. Komployu Atatürk sezmiştir.Meclis katil yada katillerin derhal yakalanıp meydanda asılmasına karar verir.Bu suçsuzluğunu ispat edemezse Mustafa Kemalinde idamı demektir. Atatürkün emriyle olayın araştırılması için komisyon kurulur ve topal osman için yakalama emri çıkartılır. Garipliklerde burada başlar. Mustafa Kmal komployu sezdiği için Latife hanımıda alarak çankayadan ayrılmış ne hikmetse topal osmanda teslim olup suçsuzluğunu ispat edeceği yerde çankaya köşküne baskın düzenlemiştir.. Atatürkün milli muhafızları topal osmanı yakalar ve öldürür. Kanımca bu Atatürke karşı büyük bir tertipli komolodur. Atatürk zaten topal osman benim korumam diyerek ona güvenerek çankayadan ayrılmasaydı belkide  baskın sonucu öldürülmüş olacaktı.. Buradaki karanlık nokta topal osmanın neden teslim olmayıp mukavemet etmesidir. Belkide o da kendine komplo yapıldığını düşünüyordu. Etrafını saran askerleri görünce böyle düşünmüş olabilir. Bu yüzden köşke baskın düzenlemiş olmalı.. Ama olayı kim tezgahladıysa çok ustaca tezgahlanmış. Atatürkün korumalarıyla arası açıldı ve bu gurup tasviye edildi. Ali Şükrü bey belkide bu komplo uğruna yem olarak öldürüldü. Atatürkte belkide ölümden döndüğü gibi olayın tüm tarafları üzerinde hakkında  büyük bir şaibe kaldı.

Cumhuriyetin ilanından sonra padişahlık kaldırılır. Bu konu üzerinde fazla durmadan halifelik üzerinde durmak istiyorum. Mustafa Kemal: „Ben şahsen saltanatın ilgasından sonra, başka ünvanla aynı mahiyette bir makamdan ibaret olması lazım gelen Hilâfet’in de mülga (kaldırılmış) olduğunu kabul ediyordum. Bunun münasip bir zaman ve fırsatta telaffuzunu tabii buluyorum. Halife Abdulmecid’in de bu gerçeği hiç anlamadığı düşünülemez. Üçyüz küsur milyon müslümanın Hilâfet makamına bağlılık iddiası kuru bir laftır. Hilâfet yüzünden siyasî dünyada nüfuz ve itibar kazandığımız düşüncesi de bir kuruntudan ibarettir.“ Yani Atatürk diyorki halifelik islam dininde seçimle olmuştur. Padişahlığı kaldırıp aynı kişide halifeliği bırakmak sanki hiç padişahlığı kaldırmamak gibidir. Çünkü o zat padişahlıkla olmasada hilafetle milletin üstünde gücünü bu halk üstünde devam ettirecektir. Bu cumhuriyetin özüyle ters bir tutumdur. Bu sebeble benim gözümde padişahlığı kaldırmak demek hilafetide kaldırmak demektir. Atatürk Nutkunda bu konuya işaretle der ki halifelik sanıldığı gibi itibar davamızdan çok özünde olan cengaverlikten dolayı bize bilakis düşman kazandırdığı için dünya nezdinde saygınlığımızı arttırdığı fikri bir boş inanıştır.

Kazım Karabekirin anılarında anlatıldığına göre Atatürk halifeliğin seçimle herhangi bir zatta olmasını istemiş. Bu fikri muhalefet benimsemeyerek  Atatürk hilafeti kendi üzerine almak istiyor zaten cumhurbaşkanıda o olduğuna göre yeni bir padişahlık kurmak istiyor bunuda soyuyla devam ettirmek niyetindedir görüşüyle hilafetin Abdülmecid  Efendinin halife olmasını istemişler Atatürk ise yukarıda zikrettiğimiz mantık çerçevesinde Halifenin Padişah Vahdettinin olmasının daha doğru olacağını söylemişlerdir. Yani Atatürk demiştir ki halifeliği kaldırmazsak padişahlığı kaldırmanın manası olmayacağı için halifelik yine sultan vahdettinde kalsın. Ne komiktir ki muhalefet bunu kabul etmemiştir. 

O günün yaşananlarında musulun alınması olayı var ki tam karar arifesinde Kazım paşa, refet paşa, fuat paşa gibi önemli paşaların hem musula düzenlenecek askeri harekata karşı olmaları hemde de birden bire ordudan istifalarını vermeleri Atatürkü çok kızdırmıştır. Nutkunda bu konuya değinirken bu önemli günlerde orduyu başsız bırakmaları eleştirilir. Atatürk bu tutumu uzun süre hazmedememiştir. Bu komutanları affedememişlerdir. Gelin bu konuyu bir düşünelim. Musul konusu lozana göre daha sonra görüşülmek üzere sürümcemede kalmış bir konuydu. Ayrıntılarını burada teknik olarak anlatamayacağım için kısaca tarafımızca haksız bulunan bir kararla ingilizlere bırakıldı. Bu haksızlık gereği hemde ingilizlerin o şartlarda yeterli askeri olmaması vede dikkatlerinin başka merkezlerde olması gereğince musulu kısa süreli bir askeri harekatla almak içten bile değildi. Tam bu zamanda ordu kumandanlarının görüşleri alınmış fakat kurtuluş savaşına katılan bu çekirdek kadro kumandanları bu harekata olur vemedikleri gibi olası bir emirle muhattap kalmamak için ordudan da istifalarını vermişlerdi. Tabiki kendi nazarlarında yaptıkları doğru kabul ediyor ileride ülkemizi zor durumda kalmaktan da kurtardıklarını söylüyorlardı. 2010 senesinde aklımca düşünüyorumda keşke musul o günlerde alınmış olsaydı. Atatürkü bu konuda çok haklı buluyorum…

 Cumhuriyet ve sonrasını biçimleyen diğer bir etkileşim hareketi ise mandacılık fikirleri ve bunu benimseyenlerin oluşturduğu   guruptur. Ankarada meclis toplanana kadar mandacılık fikrini savunanları daha sonra kurtuluş savaşında yönetimde ve hükümetlerde görüyoruz. 1923 ten sonra bu fikirde olanlar neler yapmışlardır. Tabiki bunuda bilemiyoruz..

Gerçek padişah yanlıları varmıydı? bilemiyoruz.. Gerçek şeriat devleti isteyenler varmıydı yada kimlerdi o hiç belli değil..  Masonlar azınlıklar yabancı ülkeler ve servisleri faaliyetleriyle birlikte olayın neresindeydi tam bir muamma.. tabiki bilemiyoruz. Türkü kürdü alevisi sünnisi hepsi gerçek millet zaten tek parti döneminde ortada bile olamazdı?

Söylemek istediğim 1923 den günümüze 2010 da dahi bir çok sorun hala çözümlenmemişse bir yerde bir sorun vardır ve bu sorun hala devam etmektedir.. Bu sorunun temeli 1923 ve sonrasında yatmaktadır… Atatürk  büyük bir dahi ve güzel bir insan ve kurduğu Cumhuriyet rejimi de en güzel yönetim şekli olduğuna göre bu yanlışlık nereden ve niçin başlamıştır…

             Ben şahsen gerek kitaplarda yada internette dolaşan Atatürk anılarının çoğuna inanmıyorum. Aslında hiç birine inanmıyorum. Bence bunlar devrimin tamamlanması için uydurulmuş ambalajlanmış ve sunulmuş  beyin yıkayıcı tamamlayıcı senaryolardır. Zaten o devir zifiri karanlık bir devridir. Güneş doğunca kendiliğinden hakikatler ortaya çıkacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini okumaya başladıkça aslında yaşananların anlatılanlardan çok farklı olduğunu görüyor ve gerçekleri açıklamaya devam ediyoruz. 1925 yılının en önemli olayı şüphesi Şeyh Sait isyanıdır. 3 mart 1924 te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin (şeriat yasalarının kaldırılması) ve hilafetin kaldırılması üzerine ülkemizde özellikle doğu bölgesinde kıpırdanmalar başlamış 17 kasım 1924 de ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştu. Kazım Karabekir ve arkadaşlarının ülkeye biçtikleri yeni yönetim modeli ile Atatürkün düşündüğü model arasındaki bu farklılık fikir ayrılığına neden olmuş TCF bu  sebeble kurulmuştur.

                 Tüm bu gelişmeler özellikle ülkemizin doğusunda dini hassasiyetleri yüksek vatandaşlarımız tarafından farklı algılanıyor yapılanların dine karşı bir harekat olduğu düşünülüyordu. Şeyh sait isyanı bu anlamda tamamen dini hassasiyetlerden doğmuş bir başkaldırıdır. Bazılarının öngördüğü gibi bu isyanın kürtlükle yada musul meselesiyle yakından uzaktan ilişkisi yoktur.

               İlk kıvılcımlarını daha 1924 yılı içerisinde hilafetin kaldırılmasıyla belli eden  kıpırdanmalar üzerine  Terakkiperver Fırkasının kurulması ve tüzüklerinde dine saygılıdır ifadesinin yer alması  mecliste inönü ve yandaşlarını memnun etmemişti. Onlar kendi iç dünyalarında devrimleri farklı yorumluyorlar buna karşı çıkabilecek herkese hasmane bir tutum takınarak sertlikle sindirilmesi fikrini savunuyorlardı. Ülkeye yavaş yavaş hakim olan huzursuzluk hissediliyor olası bir başkaldırı her an bekleniyordu.

            Sertlik yanlısı olmayan inkılapların zamana yayılarak  benimsenmesinden yana olan ılımlı lider Atatürk bu sebeble İsmet İnönünün istifa etmesini ve yerine daha ılımlı olan Fethi Okyarın başbakan olmasını istedi.  21 kasım 1924 de Atatürkün isteği üzerine inönü istifa eder, yerine Fethi okyar başbakan olur. Yaklaşık 3 ay sonra 10-15 şubat 1925 te Şeyh sait ayaklanması başgösterecek, diğer taraftan Fethi Bey Hükümeti’nde bazı bakanlar, hükümetin isyânla ilgili yeterince tedbir almadığını söyleyerek istifa edeceklerdir. Yani mecliste ismet inönüye biat etmiş milletvekilleri fethi okyarı düşürmek ve olayın ılımlı olarak çözümlenmesini önlemek için Atatürke ve okyara resmen komplo düzenleyeceklerdi.  

                Bu olay bize İsmet inönünün mecliste nasıl bir etkinliğe sahip olduğunun bariz örneklerinden biridir. Atatürke rağmen hakim olduğu mecliste perde arkası oyunlarıyla fethi okyar hükümetini etkisizleştiren inönü ve ekibi sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için her türlü film ve fırıldağı çevirmeye hazırdır. Komplonun devamı da şöyledir.. Yine Cumhuriyet Halk Fırkası’nda ve Meclis’te, Fethi Bey Hükümeti eleştirilmeye başlanır. İstedikleri bölgede sıkıyönetim ilanı ve kürtlerin üzerine ordu birliklerini göndermektir. Fethi bey direnir çünkü olayın sebeblerini anlamakta bunun bölge kolluk kuvvetlerince   sorumlularının yakalanmasıyla çözülebileceğini bilmektedir. 2 Mart 1925 günü Meclis’e verilen “Cumhuriyetin en uzak tehlikelerden dahi korunmasını ve halkın sükun ve tam bir rahata kavuşmasını, hükümetin kendine düşen görevi yapmada çok daha azimli ve ileri görüşlü olmasını isteyen” önergenin kabul edilmesi üzerine Fethi Bey Hükümeti istifa etmiş ve İsmet Paşa yeniden Başbakanlığa bu sertlik yanlısı milletvekilleri sayesinde getirilmiştir. Perde arkasında olayları idare eden tabiki inönüdür.

              Önerge dikkatlice okunacak olursa aslında olayın boyutunu ve inönücü meclisin niyetini kavrayabiliriz. Zaten tarih yorumcuları  bize bu olayı allayıp pullayıp bir kürt ayaklanması şeklinde sunmuş, işin içine hiçte alakası olmayan ingilizleri de katarak finali musulda bağlayarak kürt-türk ayrıştırılması harekatının mimarı olmuşlardır. Zaten inönünün kürt politikası da hep bu olmamışmıdır? Kürt vr Türk milliyetçiliklerini oynayarak ayrımı hızlandırmak. Aslında Şeyh Sait isyanı tamamen dini kaygılardan kaynaklanan bir olaydan başka bir şey olmadığı halde inönücü meclis olayın farklı boyutlarda farklı amaçlarına hizmet edebilmesi için her karatmayı yapmışladır.

          Bu tercih Atatürkün tercihi değildir. İnönü ve ekibinin meclisteki fırıldakları sonucu Atatürke dayattıkları bir oldu bittidir. Atatürkün fethi okyar haricinde bir başkasını dahi başbakan ataması bu inönücü milletvekillerinin aynı senaryoları tekrarlamalarına engel olamayacaktır. Yine kabinden istifa edecekler ve inönüyü seçtirmeye çalışacaklardır. Atatürk istemediği halde kabul etmek zorunda kalmıştır.

              Zaten günümüzde de böyle değilmidir. Milletvekillerinin ortak tutumları bir kararın alınıp alınmamasına etken olmuyormu? Hatta internete düşen son chp baykal olayında  birilerinin istemedikleri genel başkanı düşürebilmek için  kaset tuzağı kurdukları söylenmiyor mu? Siyaset bazen çirkin yüzünü hiç değiştirmiyor ve bunu da saklayamıyor…

          Daha sonra 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edilir. İstiklal mahkemeleri ve idamlar sonrası tekke ve zaviyelerin kapatılması.  Şapka devrimi VE ATATÜRKÜN ÜLKESİNİN HALKININ NABZINI YOKLAYAN BİTMEYEN YURT GEZİLERİ -Atatürkün niçin nabız yokladığını kısmetse sonra anlatacağız İnşaallah. -

             Söylemek istediğimiz Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan her inkılap ve devrim Atatürkün istediği gibi olmamıştır. Buna iş birliği içinde ki ülkeye hakim İttihat ve Terakkinin kabuk değiştirmiş  güç odakları farklı yön vermişler. Bunuda günümüzde sanıldığı gibi Atatürke mal etmeyi başarmışlardır.     Tıpkı harf devriminde olduğu gibi söylendiğine göre Atatürk harf devriminin zamana yayılarak 10 yılda gerçekleşmesini savunmuş yeni nesilin hem osmanlı hemde yeni latin alfabesini öğrenerek kültürde devamlılık sağlamak istemiştir. Lakin inönü ve ekibi bu iş üç ayda olacak diye dayatarak  büyük bir tarih ve kültür kopukluğu yaratmışlardır. 

          1925 yılını anlattığımız bu bölümde ana fikir olarak sunmak istediğimiz Cumhuriyetin kuruluş aşamasından ilanına ve 1925 e kadar hatta günümüze kadar bile mecliste olagan üstü savaşların verildiği, kabuk değiştirmiş İttihat ve Terakkinin bütün oluşumların içinde belirliyici ve yönlendirici kuvvete sahip olarak Atatürke ve yapmak istediklerine karşı her zaman engel çıkarttıklarını söylemek zorundayız. Cumhuriyeti kuran ve demokratik olan Atatürk her zaman sorunların mecliste çözümlenmesini savunmuş bu sebeble hiç bir zaman anti demokratik tutum ve davranış içine girmemiştir. Komiteci gelenekten gelen ve meclise de hakim olan eski ittihatçıların çevirdikleri film ve fırıldakları yazmakla bitmez. Maalesef inönü ve ekibide kanımca eski ittihatçıların kabuk değiştirmiş versiyonunun siyasi kanadının baş aktörlerinden başkalarıda değillerdir. Bu önemli paragraftaki konuyu açmayarak şimdilik kapatıyor. Atatürkün demokrat ruhuna herşeyin kanunlarla mecliste halledilmesi gerektiği inancına gönülden katılıyor ve böyle bir lidere sahip olduğumuz için Allaha dua ediyorum. Şayet iddialar doğruysa chp içinde baykala karşı olan gurubun kaset şantajı yapacagına genel kongreye az bir zaman kala meşru yollardan seçimle kozlarını paylaşsalardı daha demokrat olduklarına bizi inandırmış olmayacaklarmıydı? Genel kongrede seçim yapılsa delegelerin hür iradeleri tecelli etse hak eden desteklenen ve istenen kişi genel başkan olsaydı daha demokratik olmazmıydı? Tıpkı Atatürkün niyetleri her ne kadar kötü olursa olsun bildiği halde meclisin çoğunluğunun iradesine boyun eğerek anti demokratik yollara başvurmaması gibi….. İşte demokrasi ve halkın seçtiği milletvekilleri üzerinden milli egemenliğe saygı budur. Herkesi Atatürk gibi meclise ve kararlarına işlerine gelmesede kararların akibeti kötü olsada saygı duymaya davet ediyoruz..

               Gerisini artık siz düşünün ve siz siz olun inönü ve ekibinin uydurma tarih kitaplarına inanmayın.. 

            Birde Atatürkün inönüyü öldürtmek istemesi söylentileri var rivayetlere göre Atatürk nihayet inönünün tüm yaptıklarından haberdar olur.  Görevide Fevzi Çakmak paşaya verir. İnönü  bunu haber alır ve 9 ay boyunca saklanır.  Diğer rivayet ise inönünün ağır hasta olduğu ölceği sanıldığı için Atatürkün inönünün çocuklarını vasiyetine aldırdığı iddiasıdır. Birinci seçenek bana daha gerçekçi geliyor öyle rivayetler varki ölüm emrinin verildiğini haber alan inönü nasıl olmuşsa sahte birkaç gazete çıkarttırıp öldüğüne Atatürke inandırabilmiştir. Bu doğruysa Atatürkün etrafından ayrılmayan muhterem zevatın Atatürke karşı bağlılıklarının tekrar sorgulanması gerekmezmi?  İşin gerçeği inönünün diktatörlükleri yıllarca bu zavat tarafından Atatürke ya anlatılmamış yada yanlış aksettirilmiştir? İşte bir örnek rivayet ederler ki dersim isyanında Seyyid Rızanın mektuıpları ya Atatürke gösterilmemiş yada Atatürk onu affetmesin diye alaacele asılmıştır. O sıralarda kaçak olan İnönü Elazızda Seyyid Rızanın idam edilmesini çabuklaştırmakla meşguldür. Nasıl olmuştu da  isteyerek yada istemeyerek bu seçkin zevat böyle bir ihanetin içine girmişlerdir  çok korkmuş olmalılar yada  korkutulmuş? Sonuçta Fevzi paşa bu emri yerine getirmemiştir. Celal Bayar inönünün cumhurbaşkanı olması için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Atatürk inönünün öldüğünü zannetmiş ve vasiyetine inönünün çocuklarını eklemiştir.  

          Atatürk beni Türk doktorlarına emanet ediniz demiştir. Rivayet ederler ki hastalığnın iyleşeceği yerde dahada kötüleştiğini fark eden Atatürk, O sırada Şamda bulınan üç doktor arkadaşını gizlice dolmabahçe sarayına davet eder. Bu üç doktor Atatürkü muayene ve saklanan şişelerde tehkikler yaptıktan sonra Atatürke şayet 6 ay önce haberimiz olsaydı sizi iyi ederbilirdik lakin artık çok geç kalınmıştır demişlerdir. Teşhisleri ise sirozdur. Bunun ayrıntılarını yazmaya gerek duymuyorum. Ama gerçek budur Atatürk bilinçli olarak tedavi edilmemiştir. Burada tekrar bu seçkin zevatın neler yaptığı araştırılmalıdır.  Tabi burada seçkin zevat derken belli birilerini kastetmiyorum.  Ama birileri Atatürkün ülkede olup bitenlerden haberdar olmasını istemediği gibi onun yavaş yavaş ölüme yaklaşması için tedavi dahi olmasını engellemiş olmalı.  Kanımca bu alkole bağlı bir siroz olmayıp ona normal yollardan yani yedikleri ve içtikleri vasıtasıyla verilen etken bir madde sebebiyle oluşan hastalıktır.  Genel kural şudur ki genelde bu maddeler insana en yakını ve güvendiği insanlar tarafından verilir ve genelde kadınlar kullanılır. Sonuçta Atatürk ölmüş devrim tamamlanmış başka bir boyutta yoluna devam etmiştir.

 

Fikriye Hanım

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:05
Tags: ,

En çok merak ettiğim ve kısıtlı imkanlarımla araştırdığım konu Fikriye Hanım konusu. İncelemelerime göre önce şu soruların cevabını bulmamız gerekiyor.

* Atatürk neden Fikriye Hanımla evlenmedi.

(Fikriye Hanımla İmam nikahlı olduğunu söylenmekte bir iddiaya göre hamileydi. Annesininde onu istemediği söylenmekte. Akrabalıklarıda var. Düşünelim Fikriye hanım Atatürkünmü yoksa başka birinin mi akrabasıydı ki evlenmelerini annesi istememiş olsun. Makbule Hanımlada geçinemiyordu Fikriye hanım. Sakın Atatürkün üvey kızkardeşi makbule hanımın akrabası olmasın bu yüzden bir geçimsizlik olabilirmi bilinmez…. )

* Atatürk Latife Hanımla neden evlendi

(Fikriye Hanımla evlenmesi mümkün olmayan Atatürke bayanların üçte ikisi aşıktı. O da yakışıklı bir bey. Latife Hanımdan hoşlanmış olmalı başlangıçta.)

* Fikriye Hanıma yurt dışındayken Atatürkün evlendiğini kim neden haber verdi ve hemen gelmesini istedi. Yalovada yada İstanbulda kaldığı 1.5 yıl içerisinde neler yaşandı

(Fikriye hanım seven aşık bir bayan hemde imam nikahlı kıskanması kırılması üzülmesi çok normal. Ama onun bu durumunu kim ve hangi amaç için kullanmak istedi. Onu nasıl yönlendirdi. Zayıf ve yanlız bırakılmış bir kadın ve Atatürk düşmanları akla herşey geliyor.)

* Köşte neler yaşandı.

(Cevaplanması en zor konu. Tahminlerden öte bir şey yok ama iki ihtimal var. Ya intihar ya cinayet. İkincisi daha yakın. İkinci ziyareti neden yaptı sonucu değiştirmeyecek gereksiz bir ziyaretti bu. Ama gitti. Tahminime göre ilk ziyaretinde hanımı olduğu evden dışlanmak yada kovulmak Fikriye hanımı çok incitmiş olmalı. Haklıydı da köşkün hanımıydı o. Ama ikinci gelişinde de orada gururu kırıldı. Rencide edildi. Yapılanları hazmedemedi.  Atatürkü görmek istedi belkide yapılan muameleyi şikayet etmek. Bir buçuk yıldır etrafında ki Atatürk karşıtları tarafından sürekli doldurulmuş yanlış ve düşmanca yönlendirilmişti güçsüz ve çaresizdi yılgın ve yorgundu vede çaresiz. Bu Atatürk düşmanları için bulunmaz bir fırsattı seven bir kadına neler yaptırılmazdı ki. İkinci gelişinde Fikriye Hanım bu ruh haliyle belkide haklı olarak  Latife hanımı yada Atatürkü öldürmek istemiş olmalı. Bence Atatürk  daha yakın ihtimal silahını çekti ve yukarıya yöneldi. olan oldu. Öldürüldü.Yine Atatürk düşmanları sevindi gizli ve sinsice.. O günün Ankarasında bu olayın iyice deşilip kimsenin yıpratılmaması için olay kapatıldı. Ben böyle olduğunu tahmin ediyorum)

 

İSMET PAŞA Mehmet şevket Eygi

İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın öldüğüne çok üzülmüş göründü ama işin içyüzü öyle değildir… Zaten dargındılar. Hattâ bir rivayete göre Atatürk ölüm döşeğindeyken İnönü’nün öldüğünü sanıyordu. Bu yüzden onun çocuklarına burs bağlanmasını vasiyet etmişti, Atatürk’ün vasiyetinin tamamı henüz açığa çıkartılmamıştır. Gizli tutuluyor. Niçin? Onu açıklamaktan korkanlar var. Korkularının, çekinmelerinin sebepleri ve gerekçeleri nelerdir? Onları da bilmiyoruz.

İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olunca “Millî Şef” unvanını aldı. Şef, Almancadaki Führer’în Türkçesidir. İtalya’da Duçe…

Paşa paralara ve pullara kendi resmini koydurttu. Atatürk’ün ev hapsinde tuttuğu Kazım Karabekir Paşa’yı Meclis Başkanı yaptı. Sağa sola heykellerini, büstlerini diktirdi. Zahiren ah Atatürk, vah Atatürk diyordu ama saman altından kendi saltanatının temellerini atıyordu.

Atatürk ölünce saltanat taraftarları ümide kapılmışlar, Mısır’da yaşayan Şehzade Ömer Faruk Efendiyi tahta çıkartmak için harekete geçmişlerdi. Son Halife Paris’te yaşıyordu ama ihtiyarlamıştı…

Bazıları İsmet İnönü’yü demokrat zihniyetli biri olarak göstermeye çalışıyor. Onun demokratlıkla en ufak bir alakası yoktur. Çoğulculuğa, aykırı fikir ve görüşlere, en ufak bir muhalefete, en doğru bir tenkide tahammülü yoktu.

1944′te milliyetçileri ve Türkçüleri toplattırmış, İstanbul Bahçekapı’daki Sansaryan hanındaki tabutluklara koydurtmuş, feci işkenceler yaptırtmıştı. O tarihte ben çocuktum, Galatasaray’ın Ortaköy’deki ilk kısmında yatılı okuyordum. Rahmetli Hamdune teyzem Cağaloğlu’nda kızı ve damadı ile birlikte oturuyordu. Aynı sokakta Emniyet Birinci Şube Müdürü de ikamet ediyordu. Kısa boylu bir zattı, hanımı Giritliydi, mükemmel Rumca bilirdi. Bir hafta sonu tatilinde teyzeme gelmiştim. Emniyet Müdürü ve ailesi misafirliğe geldiler. Müdür tabutluklarda yapılanları anlattıydı. Dün gibi hatırlıyorum… Daracık hücrelermiş… Tepede kocaman bir ampul, altındaki milliyetçinin beynini kaynatıyormuş. Yere çömelemesinler diye dizlerinin eklem yerlerine sopalar bağlamışlar…

İnönü zamanında bir yandan solculara ve komünistlere de baskı ve zulüm yapılıyordu ama el altından birtakım kızıl şahıslar destekleniyordu.

İnönü başa geçince Müslümanlar ümitlenmişlerdi ama hava aldılar. Onun zamanında bütün din mektepleri kapalıydı. İlahiyat fakültesi yoktu. Cami hizmetlisi yetiştiren hiçbir eğitim müessesesi yoktu. Hocasız köylerde, civardan imam getirilinceye kadar bazen cenazeler kokuyordu.

Medyada kalemşörlük yapan biri kalkmış, “Adnan Menderes, İnönü’den daha fazla diktatördü” diye yazmış. Tamamen hezeyandır. Menderes, İnönü’nün yanında Zemzemle yıkanmış gibidir.

Menderes zamanında baskı yapılmadı mı? Çok yapıldı. En fazla uyanık, şuurlu, idealist Müslümanlar ezildi. 1953′te Malatya’da Ahmet Emin vurulunca bütün yurtta Müslümanlara karşı terör ve dehşet kasırgaları estirildi, toplu tutuklamalar yapıldı.

İnönü zamanında camilerin 10′da sekizi kapalıydı. Bunlar CHP’nin oligarşik rejimi devrildikten sonra halk tarafından tamir edilmiştir.

Hafızasını yitirmiş bir toplum haline geldik. Yakın tarihimizi bilmiyoruz. Atatürk konusunda ileri geri konuşmak yasaktır. “İnönü’nün Hatırasını Koruma Kanunu” diye bir kanun yok. Bari 1938 ile 1950 arasının gerçek tarihi yazılsın.

Atatürk ile İsmet Paşa niçin darıldılar, bozuştular, hattâ çok sert şekilde münakaşa ettiler?

İsmet Paşa Atatürk’e ne dedi ve huzurdan çıktı?

Atatürk ile bozuştuktan sonra İnönü, devrin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi hocaya gidip dert yanmıştır.

Atatürk’ün onulmaz bir hastalığa yakalandığını ve uzun müddet yaşamayacağını biliyordu…

Stadyuma gitmiş, halka kendisini alkışlattırarak Atatürk’e nisbet yapmış, meydan okumuştur. Atatürk buna son derece kızmış ve sinirlenmiştir.

Gazeteci ve tarihçi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu anlatmıştı. Bir gece geç vakitlerde bir iki kişi Cumhuriyet matbaasına gitmişler, kalıplarda değişiklik yaptırmışlar ve birkaç nüsha gazete basmışlar. O değişiklik neydi? Kimin için yapılmıştı? Bunları yazamam. (Sakın İsmet İnönünün sahte ölüm haberleri olmasın Atatürke bu gazeteler ertafındakilerce gösterilmiş Atatürk ondan sonra inönünün çocuklarını vasiyetine katmış olabilirmi?. Bilemem ama aklıma direk bu geldi)

Ölümünden yarım asır geçmeden karşımıza allanmış pullanmış, sırma saçlı, sürmeli gözlü bir İsmet Paşa çıkartılmıştır. Atatürkçü mü Atatürkçü, devrimci mi devrimci, halkçı mı halkçı, iyiler iyisi, güzeller güzeli, devletin sadık hadimi, millet ve memleketin hizmetkarı… O gerçekten böyle miydi? Yoksa tarih ve gerçekler tahrif mi edildi?

Günlük BUGÜN gazetesini yayınladığım yıllarda, yakın tarihimizi iyi bilen bir zata “İkinci Adam Efsanesi” başlığı ile bir kitap yazdırtmış ve bunu gazetede tefrika ettirmiştim. O kitapta, bugün anlatılanlara hiç benzemeyen zalim ve makyavelist bir İnönü tasvir edilir.

İsmet Paşa özbeöz Türk müydü?

Ölüm döşeğinde iken bir komaya giriyor, bir açılıyordu. Zihninin berraklaştığı bir sırada yanında bulunan Kemal Satır’a “Kemal kütüphaneye git, Ermeni alfabesinde kaç harf vardı, onu bana öğreniver…” demiştir. Bunu o zamanın Milliyet gazetesinde okumuştum. Paşa, ölümüne birkaç saat kala niçin aklını Ermeni alfabesine takmıştı.

1986′da Van’a gittiğimde eskî müftülerden Şeyh Reşid Efendi ile tanışmış ve görüşmüştüm. İnönü’nün kökeni hakkında bana acayip şeyler söylemişti…

Validesi çok dindar bir kadındı. Onu üzmemek (veya ondan korktuğu) için Ramazan’da oruç yediğini saklardı.

Çok kindardı. Adnan Menderes ve iki bakanı onun kininden asılmıştır.

Gençliğinde Halıcıoğlu’ndaki Mühendishane-i Berri-i Hümayu’nda (Kara Harp Okulunda) seccadesini göze görünür yerlere sererek namaz kılarmış.

1960′lı yıllarda bir gün Cağaloğlu’ndaki Millî Türk Talebe Birliği’ne gelmiş, gençlerle sohbet etmişti. O tarihte Birlik solcuların elindeydi. Sohbet esnasında şu mealde bir laf etmişti: “İki şeye hâlâ aklım ermiyor. Birincisi yazıyı nasıl değiştirebildik. İkincisi kadınları nasıl açabildik…” (Gazete koleksiyonlarına bakılabilir.)

Saltanat zamanında hanımı çarşaflı ve peçeli gezermiş. Hatta eve erkek misafirler geldiğinde onlara görünmez, çayları veya kahveleri kapıyı tıkardatarak verirmiş.

Bendeniz devr-i İsmet’i yaşadım, gördüm. Halkın büyük kısmı sefalet içindeydi. Köylüler genellikle çarık giyerdi. Çıplak ayakla gezen çoktu. Ülke veremden, sıtmadan, frengiden kırılıyordu. Sosyal sigorta ve sosyal adalet yoktu. Memleket bit istilasına uğramıştı. Halkın yüzde seksenini oluşturan köylülerin çoğu yırtık pırtık elbiseler giyerdi. “Halkın hali nedir?” diyeni içeri atarlar, komünistlikten mahkum ederlerdi. Eski Bayındırlık bakanlarından Sırrı isminde bir zat (Soyadını unuttum) bir generale özel bir mektup yazıyor, içinde “Paşam bu memleketin hali ne olacak” şeklinde bir cümle sarf ediyor. Mektup ele geçti, eski bakan tutuklandı, 15 sene hapis yattı.

Zonguldak vilayetinde, kömür madenlerinde mecburi işçilik vardı, kaçanlara asker kaçağı muamelesi yapılırdı.

İsmet Paşa uçağa binmeyi sevmezdi, kendisine mahsus lüks bir Beyaz treni vardı, onunla gezerdi.

Oğullarından biri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okurken, Dolmabahçe sarayını yurt olarak kullanmıştır. (Eski Tokat milletvekili Ahmet Gürkan’ın şimdi adını unuttuğum bir kitabında bu konuda bilgi vardır.)

İnönü zamanında Ezan-ı Muhammedi okumak yasaktı. Minarelerden Tanrı uludur diye bağırılırdı. Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii Şerifinde Cuma namazı esnasında Arapça Ezan okuyan Ticanî tarikatına mensup Müslümanlar namazdan sonra camiye yakın Birinci Şubeye getirilir ve eşek sudan gelinceye kadar dövülürdü.

Bir hususu itiraf etmeliyim: İsmet paşa zamanında bu kadar kokuşma, rüşvet, hortumlama, hırsızlık, millet malını çalma, Belediyeleri sövüşleme yoktu. Zaten fazla para da yoktu. Devletin bütçesi topu topu 300 küsur milyon liraydı…

Allah’ım bir hakikat kalmasın âlemde nihan…

 

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.