Vitrin

Hakikat bir Güneştir O da kendini gizledi

Atatürk, Enver Paşa Cumhuriyet 02 Kasım 2010

Atatürkün Yaveri Şükrü Tezer in Anılarından:

“Şİmdi İstanbulda ikamet günleri esnasında ve çok önemli nispette enteresan bir hadiseye temas ederek açıklamayı başlıca vazife sayarım. Bunun şahidi yalnız rahmete kavuşan Salih Bozok ile Cevat Abbas Gürer ve birde acizleridir.

Resmi günlerden biri idi. Merasime iştirak edecek olan Paşa ile birlikte biz yaverlerde gitmiştik.

Başkomutan vekili Enver Paşadan başka daha bazı paşalar ve erkanın katılmış olduğu bu merasimde, Harbiye nezareti levazımatı umumiye reisi İsmail Hakkı Paşada (aksak) da bulunuyordu.

Buna olur  cevabı veren paşa törenin sonunda bize hitaben: ” Çocuklar siz otomobili alarak karargaha gidin. Ben İsmail Hakkı Paşa ile biraz dolaşacağım” buyurmuşlardı.

Aradan iki saat kadar bir zaman geçtikten sonra karargaha gelen paşa, her zamanki adetleri veçhile: ” Çocuklar gelin bakalım” diyerek bizi odalarına çağırıp İsmail hakkı paşa ile aralarında geçen meselenin mahiyetini anlatmışlardı ki şimdi bunu Mustafa Kemalden dinlediğim şekilde aynen naklediyorum.

Merasim yerinden İsmail Hakkı Paşa ile birlikte ayrıldıktan sonra Boğaziçine doğru yaptıkları gezinti sırasında şundan bundan bahsedilirken sözü günün hadiselerine intikal ettiren İsmail Hakkı Paşa vaziyet hakkında genel bakımdan mütalaa yürütürken nihayet bir münasebetini getirirp SALTANATIN İLGASI keyfiyetini ele almış.

Zaten bu gezintinin tertip edilmesindeki hikmeti ve ismail hakkı paşa tarafından temas olunan hususların, herhalde olağanüstü bir sonuca varacağını taktir etmekte gecikmeyen Mustafa Kemalin sukunetle dinlediği ismail hakkı paşanın sözlerine karşı ve  -amiyane tabiriyle- baklayı ağzından çıkartmak maksadiyle: “Peki Paşa işin sonu ve idare şekli ne olacak?” demesi ve Hakkı Paşanın, tekrar bazı mütaalalarda bulunduktan sonra “CUMHURİYET” mevzuuna temas eylemesi üzerine Mustafa Kemal Paşanın:

___ Peki ama bu taktirde başa kim geçecek? tarzındaki sualine karşıda, İsmail Hkkı Paşa aynen şöyle:

____ Sen ben ve mesela Enver!

Diye cevap  vermiş. Bu suretle Mustafa Kemal Paşanın anlamak istedikleri asıl gaye ve maksatta böylece ortaya atılarak açıklanmış oluyordu.

Bu olayın bizzat Enver Paşa tarafından hazırlanarak onun sağ kolu bulunan İsmail Hakkı Paşanın tavassutu ile kendisine taraftar temin edebilmek için tertiplenmniş olduğu muhakkaktı…. Mustafa Kemal Paşanın bu konudaki düşüncelerinin ne olabileceğini, bu şekildeki teşebbüsü nasıl karşılayıp ne dereceye kadar uygun bulacağını öğrenmek gayesi takip olunduğu gün gibi aşikardı.

Mustafa Kemal cevaben İsmail Hakkı Paşaya: “Görüşünüz önemlidir. Günün birinde muhakkak olacaktır. Ancak bugünkü ahval ve ağır şartlar buna asla elverişli bulunmadığı cihetlebu işin, bugün için henüz sırası gemiş değildir ve genel duruma göre düşüncelerinizin yine bugün için tatbik kabiliyetide yoktur. “

Cevabını vererek bu hususa ait sarsılma kabul etmez kanaatlerini kestirip atmış ve yıllar sonrası vukubulan hadisat, yalnız bizce değil bütün cihanın malumu olduğu üzere bu işte hangi tarafın görüşünde tam isabet mevcut olduğunu ve pek büyük önem taşıyan bu işide ancak ve tam zamanında kimin başarabilmek kudretinde bulunduğunu göstermiştir.”

Şükrü Tezer __ ATATÜRKÜN HATIRA DEFTERİ __ Sayfa 131-132-133

 

Anlatılan anı 1917 İstanbulunda geçmektedir. Ne gariptirki İttihat ve Terakki ile balkanlar ve afrikadaki topraklar kaybedildiği suriye hicaz filistin gibi cephelerde ittihat ve terakki eli Cemal Paşa marifeti ile kaybedilmek üzereyken Enver Paşanın Cumhuriyet arayışlarında olması bana gerçekçi gelmiyor. Ama Atatürkün şamda sürgün günlerinden beri arkadaşlarına Cumhuriyettin sinyallerini verdiği biliniyor. Aslında Enver Paşa Atatürkün ne yapmak istediğini anlamaya çalışmış bu olayın akabindede Atatürkü İstanbuldan uzaklaştırmıştır.  Daha önceleri pek çok defa yaptığı gibi.. Maxtouch..

 

‘Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek’ korkusu 01 Kasım 2010

Bugün bu köşeyi bir belgeye ayırıyorum. Son derece önemli bir belgeye… Dersim olaylarında rol oynamış bir görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına.

Bu belge Atatürk’ün idamlardan haberi olmadığını, tam tersine “Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek” korkusuyla idamların alelacele ve her türlü kural çiğnenerek yapıldığını ortaya koyuyor.

Bu yüzden ne Sivas’ta insan yakanlar bu olaydan Atatürk’ü sorumlu tutsun ne de 2009 yılında Dersim metodu isteyenler onun arkasına saklansın.

Ve Aleviler cemevlerinde neden Hz. Ali’nin yanına Mustafa Kemal resmi asar bir kez daha düşünülsün.

***

Çağlayangil diyor ki:

Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki yeni yapılan Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Elazığ’a da gelecek, karayoluyla Singeç köprüsüne geçecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensuer bey bana diyordu ki “Atatürk Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş. Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Buna meydan vermeyelim”…

1937 yılında resmî tatil günü cumartesi öğleden sonra. Atatürk pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenilen “Asılacak asılsın!” ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.

O dönemde Elazığ Valisi Şefik Bey, Savcı Hatemi Senihi bey, Emniyet Müdürü Serezli İbrahim bey, Savcı yardımcısı arkadaşım Şükrü Sökmensuer, “Emniyet Genel Müdürlüğü’nün siyasi şubesinden, sivillerden istediğini yanına al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” dedi.

Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim beye gittim. Savcı için “kuraldışı bir şey yapmaz, mümkün değil” dedi. Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bana bu konuda hükümetten de şifre aldığını ama mahkemelerin cumartesi tatil olduğunu, tatilde sonuç almanın mümkün olmadığını bildirdi. Ve ekledi: “Ben de mahkemeleri etkileyemem.”

Oysaki biz Atatürk gelmeden önce mahkemenin kararını vermesini ve gereğinin yapılmasını, Atatürk geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim. Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana “sen valiye söyle, savcı gitsin, rapor alsın. Ben senin istediğini yaparım” dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti.

Mahkeme hakiminin evine gittim. Gittiğimde hakim mahkemenin aldığı kararı evinde yazıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir CHP devri. Herkes çekiniyor. Hakim bana: “Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz” dedi. O zaman dördüncü bölgede temyiz hakkı yoktu. Abdurrahman Paşa sıkı yönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek kişi idi. O da “Yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş basmış boş kağıda imzasını. Yukarıya “Abdurrahman Paşa’nın idamı” diye yazsanız kendisi idam edilirdi.

Hakime dedi ki: Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki. Hakim “Başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirdi attı. Ben de kendisine sordum:

- Sizin saat beşten sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?

- Oooo, çok oluyor cevabını verdi.

- Eee sonradan beş saat ihlal ediyorsunuz da, baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu? Yani pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Elektrikler kesiliyor dedi, hakim. Ona çare bulduk. Otomobil farlarıyla hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksler koyarız.

Hakim bu defa : Samiin yok, dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz.

- Kaç kişi asılacak?

- Onu karardan önce söyleyemem dedi. Ama ekledi: Savcı 27 kişinin idamını istedi.

- Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım?

- Bilmem dedi. Ceza İnfazı Kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu. Gece 12.00’de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı vardı.

BENİ ASMAYA MI GELDİNİZ?

Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıkladı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. İdam “tunne” diye bir velvele koptu. Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı.

- Asacaksınız dedi ve bana döndü.

Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

- Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti.

- Evladi Kerbelayimi, be gunayimi, ayibo, zulimo, cinayeta. (Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir) dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Ataturk_Seyit_Rizayi_affedecek_korkusu&tarih=20.11.2009&Newsid=271775&Categoryid=4&wid=5

 

Atatürkün Seyit Rızayı affedecegi doğrudur. Size bir bilgi daha bu sırada İsmet İnönü kaçaktır. Derler ki  Atatürk İsmet İnönünün ölüm fermanını çıkarmış Fevzi Paşa onu aramaktadır. Bu sırada İsmet İnönü nerededir dersiniz Elaziz de Seyit Rızayı asmakla meşguldür. Bu belgelerle sabittir.. Maxtouch

 

Türkiyenin sahte Mehdileri 25 Ekim 2010

Filed under: Haber-Politika — Maxtouch @ 23:51
Tags: , , , , ,

İşin özü Kendini Mehdi ilan eden adnan oktar Mehdi değildir. Çünkü Mehdi fakir olacaktır. Aynı şekilde Mehdilik davası güden iskender ali mihr de Mehdi değildir. Çünkü Mehdi kendisini bilmeyecektir bu yüzden hem zengin olup hemde ben  Mehdiyim diyenlere itibar etmemelisiniz.

Said-i Nursi ve Fethullah Gülen hoca gibi zatlar güzel ve hoş insanlar olup Mehdilik davası da gütmemişler bilakis kendilerini beklenilen MEHDİNİN yolunda hizmet gören ÖNCÜ insanlar olarak İslama hizmetten başka bir amaç gütmemişlerdir.  Atatürkün Nutkunda bahse konu olan halifelik ile ilgili sözleride kanımca MEHDİ ye işareten söylenmiş büyük sözlerdir. Atatürkü de DECCAL zannedenlerden uzak durun.. Burada sözümüz bilmediklerinden ötürü Atatürke karşı olan müslümanlara değil bilakis kasti olarak Atatürke dil uzatanlaradır.

 

Cumhurbaşkanının görev süresi 10 yıl olmalı..

Bilindiği gibi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğini TBMM  31 Mayıs 2007’de kabul etti, ama bu değişiklik referandumda halk tarafından onaylandıktan sonra ancak 30 Ekim 2007 tarihinde yürürlüğe girdi. Fakat bu arada yeni cumhurbaşkanı 28 Ağustos 2007 tarihinde, yani cumhurbaşkanının 7 yıl için seçileceğini öngören eski düzenleme henüz yürürlükteyken seçildi. Bize göre yasa değiştiyse Cumhurbaşkanının görev süresi ve statüsüde değişmiştir. Yani kimse yürürlükte olmayan bir kanun üzerinden yetki ve sorumluluk yürütemez. Madem ki 30 Ekim 2007 tarihinde Cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıla indirildi. O tarihten itibaren   Cumhurbaşkanı halk oyuyla  yeniden seçilmeliydi  yada anayasa değişikliğine eklenecek ek bir  madde ile eski Cumhurbaşkanının görev süresi bitiminden sonra yeni Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilebileceği maddesi eklenerek bu karışıklık giderilmeliydi. Her ne kadar bunlar yapılmasada  yürülükte olan yasalara göre Cumhurbaşkanının görev süresini düşünmemiz gerekir buda 5 yıldır. 2007 de seçilen Sayın Abdullah Gülün  görev süresi yeni kanunlara göre 2012 de bitmesi gerekmektedir.

Ama AKP hesaplarını başka türlü yaptı. Çünkü AKP iç tüzügüne göre  başbakan dahil üç dönem milletvekil olanlar tekrar milletvekili olamıyor. 2011 seçimleri üçüncü dönem ve başbakanın milletvekilliği 2015 te bitecek. Cumhurbaşkanlığı süresi eski kanunlardan hesap edilirse Sayın Abdullah Gülün görev süreside 2014 de bitecek. AKP bu konuyu muallakta bırakarak gelişmelere göre yeni Cumhurbaşkanını seçmek istiyor. İster ek bir maddeyle 2012 de Abdullah Gülün görevine son verebilir isterse başka bir ek maddeyle 2014 kadar uzatabilir.  İhtimal hesapları 2012 yerine  2014 de Başbakan Recep Tayyip Erdoğanı Cumhurbaşkanlığına çıkartmak. Bu açıklayıcı bilgiyi verdikten sonra bunun konumuz dışında olduğunu belirtelim.

Bize göre Cumhurbaşkanlığı süresi  anayasa değişikliğinden sonra 5 yıldır. 2012 de yeni Cumhurbaşkanlığı halk tarafından seçilmelidir. Yada yeni bir değişiklik ile Cumhurbaşkanlığı süresi 10 yıla çıkartılmalıdır ki en mantıklısı budur 2017 de yeni Cumhurbaşkanı seçilmeli Sayın Abdullah Gül bu tarihe kadar görevde kalmalıdır. Çünkü değinmek istediğimiz daha önemli  bir konu vardır ki en az cumhurbaşkanının görev süresi kadar önemlidir. Bizce Cumhurbaşkanlığı pasifize bir görev olup, sembolik bir anlam taşır çünkü bir çok yetkileri budanmıştır. Bu sebeble Cumhurbaşkanlığı süresi en az 10 yıl olmalıdır görüşündeyiz. Yoksa yakın zamanda ülkemiz emekli Cumhurbaşkanından geçilmeyecek. Onlara verilen emekli maaşları, atanan korumalar-ki 80-100 tane olduğu söyleniyor- ve bunların giderleri ve diğer masraflar göz önüne alındığında emekli cumhurbaşkanlığı bolluğunda ülke hazinesine gereksiz yük olacak hemde sembolik bir görev için. Bu durumun önüne geçilerek sembolik olan Cumhurbaşkanlığının en az 10 yola çıkarılması görüşündeyiz. Çankayaya bir de Atatürkün yaptığı gbi ikinci bir orman çiftliği yapılarak Sayın Cumhurbaşkanlarımızın ve hane halklarının oyalanması sağlanmalıdır. Yada eski Çiftlik görkemli günlerine dönüştürülmelidir. Cumhurbaşkanlığı emekli işi yani..

Türkiyede yetkileri budanmış siyasi olarak sembolik anlam taşıyan Cumhurbaşkanlığı için didişmelerin gereksiz olduğunu sürenin uzatılarak bu konunun ülke gündeminden düşürülmesi gerektiğine inanıyoruz. Ben şahsen Cumhurbaşkanı olmak istemezdim.. Yetkileri arttırılmış bir başbakanlık benim için her zaman daha cazip olurdu. Aklıma orman çiftliği ve dolmabahçeye hapsedilmiş Atatürk geliyor ki ülkenin içinde bulunduğu sefaleti görüp birşey yapamamak onu dahada çökertmişti. Hatta ülkede olup bitenlerden de o günün şartlarında  haberi bile yoktu.. O da kendini kurduğu orman çiftliğine ve tarih dil çalışmalarına vermişti. Keşke BAŞBAKAN kalsaydı. Ama Atatürkün ittihat ve terakki tarafından yapılan dayatmalara karşı koyacak gücü yoktu..

 

İttihat ve Terakki, Jitem, Ergenekon 18 Ekim 2010

            İttihat ve terakki Osmanlının yıkılmasına taşeronluk eden bugünkü Türkiye Cumhuriyetini gasp eden masonik bir cemiyettir. İTAAT et YÜKSEL mantığından hareketle kurulan bu cemiyetin sadece kurucu bazında aktörlerini biliyoruz. Aslında kurucu zannedilen kişiler  gerçek aktörler olmayıp taşeronlardan başkaları değildir. Bunlarında soyu araştırıldığında ortada hiç bir evrak bırakılmadığını yani kökenlerinin saklandığını fark ediyoruz. Aslında İspanyadan göçen yahudilerin kurduğu bu cemiyet içten osmanlıyı parçalamayı başarmış, Atatürkün kurduğu Cumhuriyete ise dayatma ile el koymuştur.

İttihat ve Terakkinin faaliyet yerlerine dikkat edilmelidir. Özellikle isviçre, Fransa, almanya ve mısır örgütlendiğkleri yerler olup İsviçre ve İzmir için çok aktif olduklarını söyleyebiliriz. Buna fransa ve almanya merkezinide eklemek lazım.. İsviçre bize  organik olarak eklemlendikleri diğer masonik yani bir üst cemiyetinde adresini vermektedir.

Bugün Atatürkün zehirlenmesinden, Menderesin idamına, darbelerden PKK ve bütün faili meçhullere ve sabancı suikastına kadar her pisliğin  bu  cemiyetin yani ittihat ve terakkinin emir komuta zinciri ve kontrolü altında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Halen de durum böyledir..

PKK yı kuran da İttihat ve Terakkidir Jitem aracılığı ile Hizbullahı da kuran. PKK yı  daha sonra  Jiteme havale eden de ittihat ve terakkidir... Bu bize Org. Eşref bitlisin neden öldürüldüğüne dair ip ucu da vermekte.  Bu anlamda bazılarının medya köşelerinde dillendirdiği gibi Jitem ve Ergenekon görünen buz dağının su üzerinde kalan küçük bir ayrıntısından başka birşeyde değildir. Bütün faili meçhullerin Özalın ve Bitlisin ölümünden sonra başlaması dikkat çekiyor. Bu dönemde iktidar da değişmiş, Ermeni-Azerbaycan savaşı, bosna hersekte müslüman kıyımı başlamış ve özellikle özalın ve bitlisin ölümü Türk dış politikasındada değişime sebeb olmuştur. İttihat ve Terakki  O dönemde özellikle PKK yı jitem ve ergenekona havale etmekle ve bir dizi operasyonları yeni kurulan taşeronlara yaptırtmakla  kendilerini gizlemek için iyi bir yol bulmuş olmalılar, bu çok önceden planlanmış politikanın ne kadar isabetli olduğu günümüzde belli olmuyor mu? 

Emirlerinde ki PKK ya eylem yaptırtarak  ve yine PKK yani terörle mücadele bahane edilerek  Türkiye genelinde  biç iç temizlik yaptıkları aşikar. Bunun Özal ve Bitlisin ölüminden sonra gerçekleşmeside dikkat çekici? Çünkü Pkk ile mücadele adı altında yapılan her tür illegal eylem dikkat çekmez ve sorgulanmazdı. Bugünlerde olduğu gibi sadece taşeronlar sorgulanabilir onlarda vatan için yaptık der olay kapanırdı. gerçek faillerin ise esamesi okunmazdı… Plan bu olmalıydı..

Ergenekon ve jitem içindeki bir kısım  kişiler  bilmeden vatan millet sakarya aşkıyla yada emir demiri keser mantığı içinde işin içine sokulmuş olduğu göz ardı edilmeden  asıl cezalandırılması  gerekenler emri verenlerdir..

ve cevaplanmayı bekleyen soru? Bugünlerde sonradan kurdurtulan jitem ve ergenekonu yargılar görünürken asıl perde arkasında olayları planlayan ve idare eden  gerçek fail  ittihat ve terakki buharlaştı mı?

 

 

 

 

Atatürkün Gizlenen Soyu 04 Eylül 2010

Atatürk üzerinde ki tüm gizemler kaldırılabildi mi? Yakın tarihimizin bu eşsiz şahsiyeti hakkında neler  biliyoruz yada bildiklerimizin ne kadarı gerçek.Aslında bu sorunun cevabı Cumhuriyet tarihi ile paralellik taşıyor.

Atatürkün hayatındaki gizemi kaldırabilmek için daha çok belgelere ihtiyaç var. Ama gerçeklerle bize öğretilen Cumhuriyet  tarihinin farklı olduğunuda biliyoruz. Bizim hareket noktamız şu: Hiç bir araştırmacı kaynağını deşifre etmek zorunda değildir. Tarih gibi belgeye dayanması zaruri olan  bir bilim dalında gerek kaynakların yetersizliği gerekse resmi arşivlerin tam açılamamış olması  bizi diğer kaynaklara ve araştırmalara sevk etmiş ve bu bilgilerin doğruluğu hususunda arşivlerimiz açıklanmadığı yada bilir kişilerin aksini ispat etmediği sürece kendi adımıza güvenilir bilgi verdiğimizi iletmek isterim. Biz inanıyoruz ki arşivler çalışmalarımızı doğrulayacaktır.  Bu anlamda gerçeklere öncülük yaptığımızıda kıvançla iletirim. Umuyoruz ki Allah tamamına erdirecektir.

Atatürk 1881 yılında doğmuştur kesin ayını bilemiyoruz. Ne tuhaftır ki Atatürkün anneside bunun bilememektedir. Rivayetlere göre o devirde yeni doğumlar  Kuranı Kerim lerin arka sayfasına yazılmaktadır. Fakat Zübeyde Hanımın Kuran-ı Keriminin ya yanması yada çalınması üzerine Atatürkün doğum tarihide kaybolmuş nedense Zübeyde Hanımda bu önemli doğum gününü hiç hatırlamamıştır.  Bununla beraber doğum yerinin Selanik olduğuna dair şüphelerimiz var. Bize bu kanıya ulaştıran Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zata dayanmasından kaynaklanmaktadır.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir. Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir?  Bu soru bizce henüz cevaplandırılamamıştır. Ama kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Çünkü  Ali Rıza Efendi hakkında da ne hikmetse bir bilgi yoktur. Hatta Atatürkün şu an babası olarak bilinen Ali Rıza Efendinin resmine bakıp  bu bizim pedere benzemiyor dediğini yazılan anılardan öğreniyoruz. Bizim kuvvetli kanımız şu Atatürk tabiki doğumundan sonra çocukluğunda babasının kim olduğunu annesine sormuştur. Annesininde ona gerekli biligileri verdiğine inanıyoruz. Fakat burada önemli olan bu bilgilerin kimseyle paylaşılmamasıdır. Çünkü kanımızca Atatürkün Rahmetli babası bilinen muteber ve ünlü bir kişiydi. Birileri kasti olarak babası konusunu menfi olarak gündeme taşımakta delilsiz belgesiz iftira kampanyaları yürütmektedirler. Bu gibi asılsız iddiaları kasıtlı çıkaranların Allah katında sorumlu olacaklarını hatırlatıyor ve onları Allaha havale ediyoruz. Halbuki gerçekler çok daha farklıdır. Atatürk babasının kim olduğunu açıklamış olsaydı çevresinde konumundan faydalanmak isteyecek bir çok kişi olacak belkide bu durum onun vazifesine zarar verip engel teşkil edecekti. Sonuç olarak Atatürkün gerçek babasının kim olduğunu bildiğini, annesi ve sonraki aile bireyleri ile belkide arkadaşları da dahil olamak üzere bu gerçeği sır gibi sakladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kanımızca Zübeyde Hanım Ali Rıza Efendi ile evlenmiş olsada olmasada Makbule Hanımın Atatürkün üvey kız kardeşi olduğunu yada çok yakın bir akrabası olduğunu  söyleyebiliriz. Çünkü doğumu 1886 daha doğrusu Atatürkten çok sonradır.  Mehmet efendi ise 1881-1882 de  rahmetli olmuştur. Bu durum Atatürkün ileriki özel yaşamında yaşananları daha iyi anlayabilmemizi sağlamıyormu? Mesela Atatürkün annesi ve kız kardeşinin Fikriye Hanımı istememesi gibi.. yada Abdülrahim Tunçakın kimin çocuğu olabileceği gibi tabiki şimdilik bu ayrıntıları bilemiyoruz..

Biz biraz daha gerilere Atatürkün dedelerinin kim olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Araştırmalarımız Atatürkün dedelerinin uzun yıllar Deliorman Veliko Dobruca Tırnova bölgesinde yaşadıklarını işaret ediyor. Bugün Diyarbakırda türbesi bulunan Seyyit Sarı Saltuk Hazretlerinin (R.A) Rumeliye geçip oraları müslümanlaştırma çalışmalarında bulunan oğulları ve torunlarının soyunun Atatürkün dedelerine kadar geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu manada biz Atatürke bir Seyyit diyebilir Peygamberimiz Hz. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİN soyundan bir Peygamber torunu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Seydi Sarı Saltuk R.A Hazretleri kanımızca HZ. HASAN R.A HAZRETLERİNİN torunlarındandır. Verdiğimiz bu bilgiler ciddi iddialardır bununda sorumluluğunun farkındayız.  Ben böyle düşünüyorum..

Bu bilgi kesin olarak ispatlandığı taktirde bugün ülkemizde yaşanan gelişmelerin ve ayrışmaların  ne kadar tuhaf olduğunu söyleyebiliriz. Kader gerçekten bir sırdır… Doğrusunu Allah bilir.

Biz yolculuğumuza Bulgaristandan devam edelim. Atatürkün genç kurmay binbaşı olarak ateşe militer olarak bulunduğu Bulgaristanın Tırnova kentinde tanışıp sıkı dostluk kurduğu Bulgar mebusu GOSPODİN AÇKOFF 1938 sonlarında Ali Çetinkayaya Rahmetli Atatürk için hemşerimizdi demesi üzerine Ali Çetinkaya nereden çıkardın tırnovayı diye sormuş Gospadin Açkoff  ise  Merhum bülecene sülemişti be canım diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine Ali çetinkayanın bu cevap üzerine ALLAH ALLAH  Atatürk ve ailesinin bulgarya ile hiç alakası yoktur dediği Abdurrahman Dilipakın bir yazısında geçer.

http://ikisi.blogcu.com/ataturk-un-dogum-yeri-hakkinda-bilgi/5321187

Tabi biz bu köşe yazısını kaynak bile almıyoruz. Bu birazda belge yani secere işinden çok öte bir şey. Yazının devamında bu tırnovananın mekadonyada ki tırnova olduğundan bahsedilir.Ama bu tespit Bulgar Mebus Açkoffun dediği gibi yanlıştır. Bu tırnova Bulgarya deliorman dobrucadaki tırnovadır. Biz bunun böyle olduğuna inanıyoruz. Atatürkün ailesine Sarı Saltuk R.A ile olan bağından ötürü sarılar Atatürke de Sarı Mustafa yada Sarı Arslan denildiğini de söyleyebiliriz.

İnşeallah devam edecek..

 

Dersimde katliam emri inönüden 21 Ağustos 2010

          Kimse kıvırmasın gerçekleride çarpıtmaya çalışmasın. Mart 1937 de şiddetlenen DERSİM  isyanında ismet inönü Başbakandı. . 1-3 mayıs 1937 tarihinde ise  Sabiha Gökçen ismet inönüden aldığı emirle dersimi bombalamıştı. Daha sonra ismet inönünün istifa etmesi sonucu resmi tarihe göre 25 ekim 1937 de  Celal Bayar göreve gelmişti.

          Peki Atatürk bombala emri vermişmidir. Hem evet hem hayır. Şöyleki Atatürk çok hasta ve ölümle mücadele ederken dersimle ilgilenmesi imkansızdır. Zaten istanbuldadır.  Fakat yerine konulan sahte Atatürk trabzondaki  köşkünde  planlar hazırlamakta kroki başında talimatlar vermektedir. 

              Aslında Cumhuriyet kronolojisi ve yaşananlar yanlıştır. Atatürk 1937 de elazığ diyarbakır geziside yapmadığı gibi o trende de değildir. Hasta ve ölümle boğuşmaktadır. Ortada bir sahte Atatürk vardır. Fakat ilginç olan o tarihte başbakanlıktan kovulmuş olan ve  Atatürkün ölüm emri verdiği kaçak İsmet inönü Seyit Rıza yı elazizde asmakla meşguldür. İçinde Atatürkün olduğu söylenen tren elazizde istasyonda biraz bekledikten sonra yönünü diyarbakıra çevirmiştir. Atatürkün Seyit Rızayı affedeceği söylentileride ortalıkta dolaşmaktadır. Bu niyette ki Atatürk neden trenden inmeyip Diyarbakıra gitmiştir. Cevaplanması gereken çok soru var..  Bunun şahitleride bir gün açıklar.. Yani kaçak olan inönü ise o tarihte yani içinde Atatürkün olduğu tren Elazizde garda beklerken Seyit Rızanın alaacele Atatürkün haberi olmadan asılmasını hızlandırmakla meşguldür. Fevzi Paşanın aradığı ismet inönü ne zaman ve nasıl elazize gelmiştir.Sonuçta belkide idamınıda izlemiştir.. … Gerçekler neden hep farklıdır bilinmez..         

Lütfen inceleyiniz:

15 Kasım 1937 : Mustafa Kemal Atatürk, Elazığ’a geldi. Atatürk, Dersim (Tunceli) isyanı dolayısı ile kendisine ulaştırılan yüzlerce şikayet telgrafı ve katliam haberlerini yerinde değerlendirmek üzere Halkevinde, halka açık bir toplantı düzenledi. Dersim isyanının simgesel önderi Seyyit Rıza, bu nedenle acelece yargılanarak, yaşı 65’in çok üstünde olmasına rağmen, yaşı küçültülerek oğlu Rejik Hüseyin dahil bir kaç kişi ile birlikte 15 Kasım’da akşamkaranlığında idam edildiler. Acele idam edilmesinin gerekçesi ise, Atatürk’ün Elazığ’a gelmesi ile birlikte, Seyyit Rıza taraftarlarının Atatürk’e ulaşarak daha fazla kan dökülmemesi için kendiliğindenteslim olanSeyyit Rıza’nın af edilmesiveya salıverilmesini önlemektir. Dersim isyanında devlet tarafından yapılan bu yanlış ve hukuk dışı uygulamalar halen kanayan bir yara olarak sancılarını çeşitli biçimde devam ettirmektedir. Yöre halkı bu durum için ‘’Kurunun yanında yaş ta yandı’’ ifadesini kullanarak isyancılarla halkın ayrım gözetilmeksizin toptan cezalandırılmasına dikkat çekmektedirler.

…………

1938 Dersim katliami:

Dersim’in tamamen imhasi planini maskeleyen manevra sorununun bir bahaneden ibaret oldugunu, bu manevraya askeri islerle ilgisi olmayan basbakan ve disisleri bakaninin da katilmasi kanitlamisti. Bu konuda Istanbul’da çikan “Cumhuriyet” gazetesinin 24 Agustos 1938 gün ve 5130 sayili nüshasinda yayinlanan su haber dikkati çekmektedir:
“Basbakan ile Disisleri Bakani dün Elazig’a hareke! eltiler. Celal Bayar manevralarda kalarak Zafer bayraminda Istanbul’a dönecektir. Dün Özel bir vagon Ankara ekspresine baglanarak kentimizden Elazig’a dogru hareket etmistir. Basbakan hareketinden Önce Dolmabahçe Sarayi’nda büyük sef Atatürk’e saygilarini sunduktan sonra yaninda Disisleri Bakam Tevfik Rüstü Aras oldugu halde, ‘Akar’ motorüne binerek saat ondokuzda Haydar Pasa’ya geçmistir. Aldigimiz bilgilere göre Basbakan Celal Bayar bu sabah Ankara’da ancak bir-iki saat kalacaktir. Basbakani tasiyan özel vagon baska bir lokomotif tarafindan Elazig’a götürülecektir. Basbakan’m alana ulastigi gün büyük manevralarda görev alan karsilikli ordular birbirine kavusmus olacaktir.”
Ayni gazetenin ayni nüshasinin baska bir sütununda; “Dersim Manevralari- Hareket bu sabah safakla beraber baslayacaktir” basligi altinda su haber yayinlanmistir:
“Elazig-23- Özel muhabirimizden: Bütün hazirliklari tamamlanmis bulunan Üçüncü Ordu’nun büyük manevralari yarin (bugün) safakla birlikte baslayacaktir. Bir haftadan beri Genelkurmay Baskani Fevzi Çakmak ile Üçüncü ördü Müfettisi Orgeneral Kazim ve diger kumandanlarin katilimiyla manevralarin iliskisi teshil edilmistir. Hareketa motorlu birliklerle hava filolarimiz da büyük oranda katilacaktir.”
Ayni gazetenin bir gün sonraki 5131 sayili nüshasinda ise, “Dersim manevralari dün sabah basladi. Basbakan Ankara’da kisa bir dinlenmeden sonra Elazig’a hareket etti” basligi altinda su haber yayinlanmisti:
“Ankara -24- (AA) Elazig’a gitmekte olan Basbakan Celal Ba-yar, beraberinde Disisleri Bakani Tevfik Rüstü Aras oldugu halde bu sabah Anadolu ekspresiyle kentimize gelmis ve istasyonda kisa bir dinlenmeden sonra seyahatma devam etmistir. Basbakan istasyonda Büyük Millet Meclisi Baskani Abdülhalik Renda ile Bakanlar Ismet Inönü, milletvekilleri, Milli Savunma, Büyük Erkani Harbiye ve diger bakanlar tarafindan karsilanmis ve ugurlanmistir. Içisleri Bakani, Parti Genel Sekreteri Sükrü Kaya Basbakana eslik etmektedir.'”
Ayni gazetenin ayni nüshasinin baska bir sütununda ise;
“Elazig-24- (Özel olarak giden arkadasimizdan) Dersim bölgesindeki büyük askeri manevralar bu sabahtan itibaren baslamistir. Manevra alam Elazig-Dersim-Palu bölgesidir. Görev alan ordular, ilk temasi bu gün ögleden evvel yapmislardir. Bu ilk harekata hava kuvvetlerimiz de katilmislardir. Harekat sahasinda Maresal Fevzi Çakmak’la Milli Savunma Bakam Kazim Özalp’da hazir bulunmuslardir. Basbakanimiz Celal Bayar yarin aksam beklenmektedir.”
Yakin Dogu’niin en önemli gazetelerinden olup Beyrut’ta yayinlanan Fransizca “L’Orient” gazetesi de, 7 Agustos 1938 tarih ve 26 sayili nüshasinda su makaleyi yayinlamisti:
“Dersim isyani 13 yasinda.
Ihtilal hareketinin hazirlayicisi Seyh Said asildi, ama savas asla durmadi”
“Dersim isyani 13 yasindadir. Onüç yildir Dersim halki silahim terketmemistir. Mus ovalarindan Ararat’a, Dersim daglarina kadar Dersim asiretleri küçük gruplar halinde Türk alaylarina karsi direnmektedirler.
isyan bastinlamamistir. fakat Türk Genelkurmay’i onu bastirmaya karar vermistir. Ankara’nin bu konudaki kararini ‘Havas’ dogrulamaktadir.
Istanbul 2 Agustos- Dersim bölgesinde yapilmakta olan manevralara paralel olarak Dersimler’in sik sik isyan etmekte oldugu Dersim bölgesinde meydana gelen yine karisikliklara karsi imha önlemleri alinacagini Basbakan haber vermistir.
Birçok tank ve uçakla takviye edilmis üç kolordu derhal hareket edecektir.

…..

http://www.gomanweb.com/2008_gomanweb/HABER_YORUM4/Kasim_2008/15Kasim/Dersim-katliami.htm

 Yukarıdaki haber Taraf gazetesinde yayınlanan aşağıdaki alıntı ile tezat teşkil ediyor.

Bu ‘manevra’lardan birinde Dersim’in kaderi belirlemişti. Bu olayı Celal Bayar’ın ağzından dinleyelim: “Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum… Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş… Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı… O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk…” (Kurtul Altuğ, “Celal Bayar Anlatıyor”, Tercüman, 17 Eylül 1986.) Bu mülakatta, Celal Bayar, asıl sorumlunun Atatürk olduğunu ima ediyor, ama kendisinin ‘etkisiz’ eleman olduğunu kabul etmek zor.  
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-ataturk-dersimi-vuracagiz-dedi-vurduk.htm

Ben şahsen olayın ne Atatürkle nede Celal Bayarla nede Fevzi Paşayla alakası olduğunu zannetmiyorum. Peki neden böyle olmuş Celal Bayar suçu ATATÜRK’e atmıştır yada gerçekten böyle birşey söylemişmidir. Bunlar birgün açığa çıkacaktır..Maxtouch…

 

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.