Vitrin

Hakikat bir Güneştir O da kendini gizledi

Atatürk, Enver Paşa Cumhuriyet 02 Kasım 2010

Atatürkün Yaveri Şükrü Tezer in Anılarından:

“Şİmdi İstanbulda ikamet günleri esnasında ve çok önemli nispette enteresan bir hadiseye temas ederek açıklamayı başlıca vazife sayarım. Bunun şahidi yalnız rahmete kavuşan Salih Bozok ile Cevat Abbas Gürer ve birde acizleridir.

Resmi günlerden biri idi. Merasime iştirak edecek olan Paşa ile birlikte biz yaverlerde gitmiştik.

Başkomutan vekili Enver Paşadan başka daha bazı paşalar ve erkanın katılmış olduğu bu merasimde, Harbiye nezareti levazımatı umumiye reisi İsmail Hakkı Paşada (aksak) da bulunuyordu.

Buna olur  cevabı veren paşa törenin sonunda bize hitaben: ” Çocuklar siz otomobili alarak karargaha gidin. Ben İsmail Hakkı Paşa ile biraz dolaşacağım” buyurmuşlardı.

Aradan iki saat kadar bir zaman geçtikten sonra karargaha gelen paşa, her zamanki adetleri veçhile: ” Çocuklar gelin bakalım” diyerek bizi odalarına çağırıp İsmail hakkı paşa ile aralarında geçen meselenin mahiyetini anlatmışlardı ki şimdi bunu Mustafa Kemalden dinlediğim şekilde aynen naklediyorum.

Merasim yerinden İsmail Hakkı Paşa ile birlikte ayrıldıktan sonra Boğaziçine doğru yaptıkları gezinti sırasında şundan bundan bahsedilirken sözü günün hadiselerine intikal ettiren İsmail Hakkı Paşa vaziyet hakkında genel bakımdan mütalaa yürütürken nihayet bir münasebetini getirirp SALTANATIN İLGASI keyfiyetini ele almış.

Zaten bu gezintinin tertip edilmesindeki hikmeti ve ismail hakkı paşa tarafından temas olunan hususların, herhalde olağanüstü bir sonuca varacağını taktir etmekte gecikmeyen Mustafa Kemalin sukunetle dinlediği ismail hakkı paşanın sözlerine karşı ve  -amiyane tabiriyle- baklayı ağzından çıkartmak maksadiyle: “Peki Paşa işin sonu ve idare şekli ne olacak?” demesi ve Hakkı Paşanın, tekrar bazı mütaalalarda bulunduktan sonra “CUMHURİYET” mevzuuna temas eylemesi üzerine Mustafa Kemal Paşanın:

___ Peki ama bu taktirde başa kim geçecek? tarzındaki sualine karşıda, İsmail Hkkı Paşa aynen şöyle:

____ Sen ben ve mesela Enver!

Diye cevap  vermiş. Bu suretle Mustafa Kemal Paşanın anlamak istedikleri asıl gaye ve maksatta böylece ortaya atılarak açıklanmış oluyordu.

Bu olayın bizzat Enver Paşa tarafından hazırlanarak onun sağ kolu bulunan İsmail Hakkı Paşanın tavassutu ile kendisine taraftar temin edebilmek için tertiplenmniş olduğu muhakkaktı…. Mustafa Kemal Paşanın bu konudaki düşüncelerinin ne olabileceğini, bu şekildeki teşebbüsü nasıl karşılayıp ne dereceye kadar uygun bulacağını öğrenmek gayesi takip olunduğu gün gibi aşikardı.

Mustafa Kemal cevaben İsmail Hakkı Paşaya: “Görüşünüz önemlidir. Günün birinde muhakkak olacaktır. Ancak bugünkü ahval ve ağır şartlar buna asla elverişli bulunmadığı cihetlebu işin, bugün için henüz sırası gemiş değildir ve genel duruma göre düşüncelerinizin yine bugün için tatbik kabiliyetide yoktur. “

Cevabını vererek bu hususa ait sarsılma kabul etmez kanaatlerini kestirip atmış ve yıllar sonrası vukubulan hadisat, yalnız bizce değil bütün cihanın malumu olduğu üzere bu işte hangi tarafın görüşünde tam isabet mevcut olduğunu ve pek büyük önem taşıyan bu işide ancak ve tam zamanında kimin başarabilmek kudretinde bulunduğunu göstermiştir.”

Şükrü Tezer __ ATATÜRKÜN HATIRA DEFTERİ __ Sayfa 131-132-133

 

Anlatılan anı 1917 İstanbulunda geçmektedir. Ne gariptirki İttihat ve Terakki ile balkanlar ve afrikadaki topraklar kaybedildiği suriye hicaz filistin gibi cephelerde ittihat ve terakki eli Cemal Paşa marifeti ile kaybedilmek üzereyken Enver Paşanın Cumhuriyet arayışlarında olması bana gerçekçi gelmiyor. Ama Atatürkün şamda sürgün günlerinden beri arkadaşlarına Cumhuriyettin sinyallerini verdiği biliniyor. Aslında Enver Paşa Atatürkün ne yapmak istediğini anlamaya çalışmış bu olayın akabindede Atatürkü İstanbuldan uzaklaştırmıştır.  Daha önceleri pek çok defa yaptığı gibi.. Maxtouch..

 

‘Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek’ korkusu 01 Kasım 2010

Bugün bu köşeyi bir belgeye ayırıyorum. Son derece önemli bir belgeye… Dersim olaylarında rol oynamış bir görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına.

Bu belge Atatürk’ün idamlardan haberi olmadığını, tam tersine “Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek” korkusuyla idamların alelacele ve her türlü kural çiğnenerek yapıldığını ortaya koyuyor.

Bu yüzden ne Sivas’ta insan yakanlar bu olaydan Atatürk’ü sorumlu tutsun ne de 2009 yılında Dersim metodu isteyenler onun arkasına saklansın.

Ve Aleviler cemevlerinde neden Hz. Ali’nin yanına Mustafa Kemal resmi asar bir kez daha düşünülsün.

***

Çağlayangil diyor ki:

Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki yeni yapılan Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Elazığ’a da gelecek, karayoluyla Singeç köprüsüne geçecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensuer bey bana diyordu ki “Atatürk Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş. Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Buna meydan vermeyelim”…

1937 yılında resmî tatil günü cumartesi öğleden sonra. Atatürk pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenilen “Asılacak asılsın!” ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.

O dönemde Elazığ Valisi Şefik Bey, Savcı Hatemi Senihi bey, Emniyet Müdürü Serezli İbrahim bey, Savcı yardımcısı arkadaşım Şükrü Sökmensuer, “Emniyet Genel Müdürlüğü’nün siyasi şubesinden, sivillerden istediğini yanına al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” dedi.

Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim beye gittim. Savcı için “kuraldışı bir şey yapmaz, mümkün değil” dedi. Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bana bu konuda hükümetten de şifre aldığını ama mahkemelerin cumartesi tatil olduğunu, tatilde sonuç almanın mümkün olmadığını bildirdi. Ve ekledi: “Ben de mahkemeleri etkileyemem.”

Oysaki biz Atatürk gelmeden önce mahkemenin kararını vermesini ve gereğinin yapılmasını, Atatürk geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim. Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana “sen valiye söyle, savcı gitsin, rapor alsın. Ben senin istediğini yaparım” dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti.

Mahkeme hakiminin evine gittim. Gittiğimde hakim mahkemenin aldığı kararı evinde yazıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir CHP devri. Herkes çekiniyor. Hakim bana: “Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak pazartesi günü mahkemeyi toplar kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz” dedi. O zaman dördüncü bölgede temyiz hakkı yoktu. Abdurrahman Paşa sıkı yönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek kişi idi. O da “Yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş basmış boş kağıda imzasını. Yukarıya “Abdurrahman Paşa’nın idamı” diye yazsanız kendisi idam edilirdi.

Hakime dedi ki: Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki. Hakim “Başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirdi attı. Ben de kendisine sordum:

- Sizin saat beşten sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?

- Oooo, çok oluyor cevabını verdi.

- Eee sonradan beş saat ihlal ediyorsunuz da, baştan beş saat ihlal etseniz olmuyor mu? Yani pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Elektrikler kesiliyor dedi, hakim. Ona çare bulduk. Otomobil farlarıyla hapishaneyi aydınlatırız. Halkevine lüksler koyarız.

Hakim bu defa : Samiin yok, dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz.

- Kaç kişi asılacak?

- Onu karardan önce söyleyemem dedi. Ama ekledi: Savcı 27 kişinin idamını istedi.

- Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım?

- Bilmem dedi. Ceza İnfazı Kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu. Gece 12.00’de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı vardı.

BENİ ASMAYA MI GELDİNİZ?

Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıkladı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. İdam “tunne” diye bir velvele koptu. Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı.

- Asacaksınız dedi ve bana döndü.

Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

- Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti.

- Evladi Kerbelayimi, be gunayimi, ayibo, zulimo, cinayeta. (Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir) dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Ataturk_Seyit_Rizayi_affedecek_korkusu&tarih=20.11.2009&Newsid=271775&Categoryid=4&wid=5

 

Atatürkün Seyit Rızayı affedecegi doğrudur. Size bir bilgi daha bu sırada İsmet İnönü kaçaktır. Derler ki  Atatürk İsmet İnönünün ölüm fermanını çıkarmış Fevzi Paşa onu aramaktadır. Bu sırada İsmet İnönü nerededir dersiniz Elaziz de Seyit Rızayı asmakla meşguldür. Bu belgelerle sabittir.. Maxtouch

 

Türkiyenin sahte Mehdileri 25 Ekim 2010

Filed under: Haber-Politika — Maxtouch @ 23:51
Tags: , , , , ,

İşin özü Kendini Mehdi ilan eden adnan oktar Mehdi değildir. Çünkü Mehdi fakir olacaktır. Aynı şekilde Mehdilik davası güden iskender ali mihr de Mehdi değildir. Çünkü Mehdi kendisini bilmeyecektir bu yüzden hem zengin olup hemde ben  Mehdiyim diyenlere itibar etmemelisiniz.

Said-i Nursi ve Fethullah Gülen hoca gibi zatlar güzel ve hoş insanlar olup Mehdilik davası da gütmemişler bilakis kendilerini beklenilen MEHDİNİN yolunda hizmet gören ÖNCÜ insanlar olarak İslama hizmetten başka bir amaç gütmemişlerdir.  Atatürkün Nutkunda bahse konu olan halifelik ile ilgili sözleride kanımca MEHDİ ye işareten söylenmiş büyük sözlerdir. Atatürkü de DECCAL zannedenlerden uzak durun.. Burada sözümüz bilmediklerinden ötürü Atatürke karşı olan müslümanlara değil bilakis kasti olarak Atatürke dil uzatanlaradır.

 

Cumhurbaşkanının görev süresi 10 yıl olmalı..

Bilindiği gibi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğini TBMM  31 Mayıs 2007’de kabul etti, ama bu değişiklik referandumda halk tarafından onaylandıktan sonra ancak 30 Ekim 2007 tarihinde yürürlüğe girdi. Fakat bu arada yeni cumhurbaşkanı 28 Ağustos 2007 tarihinde, yani cumhurbaşkanının 7 yıl için seçileceğini öngören eski düzenleme henüz yürürlükteyken seçildi. Bize göre yasa değiştiyse Cumhurbaşkanının görev süresi ve statüsüde değişmiştir. Yani kimse yürürlükte olmayan bir kanun üzerinden yetki ve sorumluluk yürütemez. Madem ki 30 Ekim 2007 tarihinde Cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıla indirildi. O tarihten itibaren   Cumhurbaşkanı halk oyuyla  yeniden seçilmeliydi  yada anayasa değişikliğine eklenecek ek bir  madde ile eski Cumhurbaşkanının görev süresi bitiminden sonra yeni Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilebileceği maddesi eklenerek bu karışıklık giderilmeliydi. Her ne kadar bunlar yapılmasada  yürülükte olan yasalara göre Cumhurbaşkanının görev süresini düşünmemiz gerekir buda 5 yıldır. 2007 de seçilen Sayın Abdullah Gülün  görev süresi yeni kanunlara göre 2012 de bitmesi gerekmektedir.

Ama AKP hesaplarını başka türlü yaptı. Çünkü AKP iç tüzügüne göre  başbakan dahil üç dönem milletvekil olanlar tekrar milletvekili olamıyor. 2011 seçimleri üçüncü dönem ve başbakanın milletvekilliği 2015 te bitecek. Cumhurbaşkanlığı süresi eski kanunlardan hesap edilirse Sayın Abdullah Gülün görev süreside 2014 de bitecek. AKP bu konuyu muallakta bırakarak gelişmelere göre yeni Cumhurbaşkanını seçmek istiyor. İster ek bir maddeyle 2012 de Abdullah Gülün görevine son verebilir isterse başka bir ek maddeyle 2014 kadar uzatabilir.  İhtimal hesapları 2012 yerine  2014 de Başbakan Recep Tayyip Erdoğanı Cumhurbaşkanlığına çıkartmak. Bu açıklayıcı bilgiyi verdikten sonra bunun konumuz dışında olduğunu belirtelim.

Bize göre Cumhurbaşkanlığı süresi  anayasa değişikliğinden sonra 5 yıldır. 2012 de yeni Cumhurbaşkanlığı halk tarafından seçilmelidir. Yada yeni bir değişiklik ile Cumhurbaşkanlığı süresi 10 yıla çıkartılmalıdır ki en mantıklısı budur 2017 de yeni Cumhurbaşkanı seçilmeli Sayın Abdullah Gül bu tarihe kadar görevde kalmalıdır. Çünkü değinmek istediğimiz daha önemli  bir konu vardır ki en az cumhurbaşkanının görev süresi kadar önemlidir. Bizce Cumhurbaşkanlığı pasifize bir görev olup, sembolik bir anlam taşır çünkü bir çok yetkileri budanmıştır. Bu sebeble Cumhurbaşkanlığı süresi en az 10 yıl olmalıdır görüşündeyiz. Yoksa yakın zamanda ülkemiz emekli Cumhurbaşkanından geçilmeyecek. Onlara verilen emekli maaşları, atanan korumalar-ki 80-100 tane olduğu söyleniyor- ve bunların giderleri ve diğer masraflar göz önüne alındığında emekli cumhurbaşkanlığı bolluğunda ülke hazinesine gereksiz yük olacak hemde sembolik bir görev için. Bu durumun önüne geçilerek sembolik olan Cumhurbaşkanlığının en az 10 yola çıkarılması görüşündeyiz. Çankayaya bir de Atatürkün yaptığı gbi ikinci bir orman çiftliği yapılarak Sayın Cumhurbaşkanlarımızın ve hane halklarının oyalanması sağlanmalıdır. Yada eski Çiftlik görkemli günlerine dönüştürülmelidir. Cumhurbaşkanlığı emekli işi yani..

Türkiyede yetkileri budanmış siyasi olarak sembolik anlam taşıyan Cumhurbaşkanlığı için didişmelerin gereksiz olduğunu sürenin uzatılarak bu konunun ülke gündeminden düşürülmesi gerektiğine inanıyoruz. Ben şahsen Cumhurbaşkanı olmak istemezdim.. Yetkileri arttırılmış bir başbakanlık benim için her zaman daha cazip olurdu. Aklıma orman çiftliği ve dolmabahçeye hapsedilmiş Atatürk geliyor ki ülkenin içinde bulunduğu sefaleti görüp birşey yapamamak onu dahada çökertmişti. Hatta ülkede olup bitenlerden de o günün şartlarında  haberi bile yoktu.. O da kendini kurduğu orman çiftliğine ve tarih dil çalışmalarına vermişti. Keşke BAŞBAKAN kalsaydı. Ama Atatürkün ittihat ve terakki tarafından yapılan dayatmalara karşı koyacak gücü yoktu..

 

İttihat ve Terakki, Jitem, Ergenekon 18 Ekim 2010

            İttihat ve terakki Osmanlının yıkılmasına taşeronluk eden bugünkü Türkiye Cumhuriyetini gasp eden masonik bir cemiyettir. İTAAT et YÜKSEL mantığından hareketle kurulan bu cemiyetin sadece kurucu bazında aktörlerini biliyoruz. Aslında kurucu zannedilen kişiler  gerçek aktörler olmayıp taşeronlardan başkaları değildir. Bunlarında soyu araştırıldığında ortada hiç bir evrak bırakılmadığını yani kökenlerinin saklandığını fark ediyoruz. Aslında İspanyadan göçen yahudilerin kurduğu bu cemiyet içten osmanlıyı parçalamayı başarmış, Atatürkün kurduğu Cumhuriyete ise dayatma ile el koymuştur.

İttihat ve Terakkinin faaliyet yerlerine dikkat edilmelidir. Özellikle isviçre, Fransa, almanya ve mısır örgütlendiğkleri yerler olup İsviçre ve İzmir için çok aktif olduklarını söyleyebiliriz. Buna fransa ve almanya merkezinide eklemek lazım.. İsviçre bize  organik olarak eklemlendikleri diğer masonik yani bir üst cemiyetinde adresini vermektedir.

Bugün Atatürkün zehirlenmesinden, Menderesin idamına, darbelerden PKK ve bütün faili meçhullere ve sabancı suikastına kadar her pisliğin  bu  cemiyetin yani ittihat ve terakkinin emir komuta zinciri ve kontrolü altında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Halen de durum böyledir..

PKK yı kuran da İttihat ve Terakkidir Jitem aracılığı ile Hizbullahı da kuran. PKK yı  daha sonra  Jiteme havale eden de ittihat ve terakkidir... Bu bize Org. Eşref bitlisin neden öldürüldüğüne dair ip ucu da vermekte.  Bu anlamda bazılarının medya köşelerinde dillendirdiği gibi Jitem ve Ergenekon görünen buz dağının su üzerinde kalan küçük bir ayrıntısından başka birşeyde değildir. Bütün faili meçhullerin Özalın ve Bitlisin ölümünden sonra başlaması dikkat çekiyor. Bu dönemde iktidar da değişmiş, Ermeni-Azerbaycan savaşı, bosna hersekte müslüman kıyımı başlamış ve özellikle özalın ve bitlisin ölümü Türk dış politikasındada değişime sebeb olmuştur. İttihat ve Terakki  O dönemde özellikle PKK yı jitem ve ergenekona havale etmekle ve bir dizi operasyonları yeni kurulan taşeronlara yaptırtmakla  kendilerini gizlemek için iyi bir yol bulmuş olmalılar, bu çok önceden planlanmış politikanın ne kadar isabetli olduğu günümüzde belli olmuyor mu? 

Emirlerinde ki PKK ya eylem yaptırtarak  ve yine PKK yani terörle mücadele bahane edilerek  Türkiye genelinde  biç iç temizlik yaptıkları aşikar. Bunun Özal ve Bitlisin ölüminden sonra gerçekleşmeside dikkat çekici? Çünkü Pkk ile mücadele adı altında yapılan her tür illegal eylem dikkat çekmez ve sorgulanmazdı. Bugünlerde olduğu gibi sadece taşeronlar sorgulanabilir onlarda vatan için yaptık der olay kapanırdı. gerçek faillerin ise esamesi okunmazdı… Plan bu olmalıydı..

Ergenekon ve jitem içindeki bir kısım  kişiler  bilmeden vatan millet sakarya aşkıyla yada emir demiri keser mantığı içinde işin içine sokulmuş olduğu göz ardı edilmeden  asıl cezalandırılması  gerekenler emri verenlerdir..

ve cevaplanmayı bekleyen soru? Bugünlerde sonradan kurdurtulan jitem ve ergenekonu yargılar görünürken asıl perde arkasında olayları planlayan ve idare eden  gerçek fail  ittihat ve terakki buharlaştı mı?

 

 

 

 

Atatürkün Gizlenen Soyu 04 Eylül 2010

Atatürk üzerinde ki tüm gizemler kaldırılabildi mi? Yakın tarihimizin bu eşsiz şahsiyeti hakkında neler  biliyoruz yada bildiklerimizin ne kadarı gerçek.Aslında bu sorunun cevabı Cumhuriyet tarihi ile paralellik taşıyor.

Atatürkün hayatındaki gizemi kaldırabilmek için daha çok belgelere ihtiyaç var. Ama gerçeklerle bize öğretilen Cumhuriyet  tarihinin farklı olduğunuda biliyoruz. Bizim hareket noktamız şu: Hiç bir araştırmacı kaynağını deşifre etmek zorunda değildir. Tarih gibi belgeye dayanması zaruri olan  bir bilim dalında gerek kaynakların yetersizliği gerekse resmi arşivlerin tam açılamamış olması  bizi diğer kaynaklara ve araştırmalara sevk etmiş ve bu bilgilerin doğruluğu hususunda arşivlerimiz açıklanmadığı yada bilir kişilerin aksini ispat etmediği sürece kendi adımıza güvenilir bilgi verdiğimizi iletmek isterim. Biz inanıyoruz ki arşivler çalışmalarımızı doğrulayacaktır.  Bu anlamda gerçeklere öncülük yaptığımızıda kıvançla iletirim. Umuyoruz ki Allah tamamına erdirecektir.

Atatürk 1881 yılında doğmuştur kesin ayını bilemiyoruz. Ne tuhaftır ki Atatürkün anneside bunun bilememektedir. Rivayetlere göre o devirde yeni doğumlar  Kuranı Kerim lerin arka sayfasına yazılmaktadır. Fakat Zübeyde Hanımın Kuran-ı Keriminin ya yanması yada çalınması üzerine Atatürkün doğum tarihide kaybolmuş nedense Zübeyde Hanımda bu önemli doğum gününü hiç hatırlamamıştır.  Bununla beraber doğum yerinin Selanik olduğuna dair şüphelerimiz var. Bize bu kanıya ulaştıran Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zata dayanmasından kaynaklanmaktadır.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir. Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir?  Bu soru bizce henüz cevaplandırılamamıştır. Ama kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Çünkü  Ali Rıza Efendi hakkında da ne hikmetse bir bilgi yoktur. Hatta Atatürkün şu an babası olarak bilinen Ali Rıza Efendinin resmine bakıp  bu bizim pedere benzemiyor dediğini yazılan anılardan öğreniyoruz. Bizim kuvvetli kanımız şu Atatürk tabiki doğumundan sonra çocukluğunda babasının kim olduğunu annesine sormuştur. Annesininde ona gerekli biligileri verdiğine inanıyoruz. Fakat burada önemli olan bu bilgilerin kimseyle paylaşılmamasıdır. Çünkü kanımızca Atatürkün Rahmetli babası bilinen muteber ve ünlü bir kişiydi. Birileri kasti olarak babası konusunu menfi olarak gündeme taşımakta delilsiz belgesiz iftira kampanyaları yürütmektedirler. Bu gibi asılsız iddiaları kasıtlı çıkaranların Allah katında sorumlu olacaklarını hatırlatıyor ve onları Allaha havale ediyoruz. Halbuki gerçekler çok daha farklıdır. Atatürk babasının kim olduğunu açıklamış olsaydı çevresinde konumundan faydalanmak isteyecek bir çok kişi olacak belkide bu durum onun vazifesine zarar verip engel teşkil edecekti. Sonuç olarak Atatürkün gerçek babasının kim olduğunu bildiğini, annesi ve sonraki aile bireyleri ile belkide arkadaşları da dahil olamak üzere bu gerçeği sır gibi sakladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kanımızca Zübeyde Hanım Ali Rıza Efendi ile evlenmiş olsada olmasada Makbule Hanımın Atatürkün üvey kız kardeşi olduğunu yada çok yakın bir akrabası olduğunu  söyleyebiliriz. Çünkü doğumu 1886 daha doğrusu Atatürkten çok sonradır.  Mehmet efendi ise 1881-1882 de  rahmetli olmuştur. Bu durum Atatürkün ileriki özel yaşamında yaşananları daha iyi anlayabilmemizi sağlamıyormu? Mesela Atatürkün annesi ve kız kardeşinin Fikriye Hanımı istememesi gibi.. yada Abdülrahim Tunçakın kimin çocuğu olabileceği gibi tabiki şimdilik bu ayrıntıları bilemiyoruz..

Biz biraz daha gerilere Atatürkün dedelerinin kim olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Araştırmalarımız Atatürkün dedelerinin uzun yıllar Deliorman Veliko Dobruca Tırnova bölgesinde yaşadıklarını işaret ediyor. Bugün Diyarbakırda türbesi bulunan Seyyit Sarı Saltuk Hazretlerinin (R.A) Rumeliye geçip oraları müslümanlaştırma çalışmalarında bulunan oğulları ve torunlarının soyunun Atatürkün dedelerine kadar geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu manada biz Atatürke bir Seyyit diyebilir Peygamberimiz Hz. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİN soyundan bir Peygamber torunu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Seydi Sarı Saltuk R.A Hazretleri kanımızca HZ. HASAN R.A HAZRETLERİNİN torunlarındandır. Verdiğimiz bu bilgiler ciddi iddialardır bununda sorumluluğunun farkındayız.  Ben böyle düşünüyorum..

Bu bilgi kesin olarak ispatlandığı taktirde bugün ülkemizde yaşanan gelişmelerin ve ayrışmaların  ne kadar tuhaf olduğunu söyleyebiliriz. Kader gerçekten bir sırdır… Doğrusunu Allah bilir.

Biz yolculuğumuza Bulgaristandan devam edelim. Atatürkün genç kurmay binbaşı olarak ateşe militer olarak bulunduğu Bulgaristanın Tırnova kentinde tanışıp sıkı dostluk kurduğu Bulgar mebusu GOSPODİN AÇKOFF 1938 sonlarında Ali Çetinkayaya Rahmetli Atatürk için hemşerimizdi demesi üzerine Ali Çetinkaya nereden çıkardın tırnovayı diye sormuş Gospadin Açkoff  ise  Merhum bülecene sülemişti be canım diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine Ali çetinkayanın bu cevap üzerine ALLAH ALLAH  Atatürk ve ailesinin bulgarya ile hiç alakası yoktur dediği Abdurrahman Dilipakın bir yazısında geçer.

http://ikisi.blogcu.com/ataturk-un-dogum-yeri-hakkinda-bilgi/5321187

Tabi biz bu köşe yazısını kaynak bile almıyoruz. Bu birazda belge yani secere işinden çok öte bir şey. Yazının devamında bu tırnovananın mekadonyada ki tırnova olduğundan bahsedilir.Ama bu tespit Bulgar Mebus Açkoffun dediği gibi yanlıştır. Bu tırnova Bulgarya deliorman dobrucadaki tırnovadır. Biz bunun böyle olduğuna inanıyoruz. Atatürkün ailesine Sarı Saltuk R.A ile olan bağından ötürü sarılar Atatürke de Sarı Mustafa yada Sarı Arslan denildiğini de söyleyebiliriz.

İnşeallah devam edecek..

 

Dersimde katliam emri inönüden 21 Ağustos 2010

          Kimse kıvırmasın gerçekleride çarpıtmaya çalışmasın. Mart 1937 de şiddetlenen DERSİM  isyanında ismet inönü Başbakandı. . 1-3 mayıs 1937 tarihinde ise  Sabiha Gökçen ismet inönüden aldığı emirle dersimi bombalamıştı. Daha sonra ismet inönünün istifa etmesi sonucu resmi tarihe göre 25 ekim 1937 de  Celal Bayar göreve gelmişti.

          Peki Atatürk bombala emri vermişmidir. Hem evet hem hayır. Şöyleki Atatürk çok hasta ve ölümle mücadele ederken dersimle ilgilenmesi imkansızdır. Zaten istanbuldadır.  Fakat yerine konulan sahte Atatürk trabzondaki  köşkünde  planlar hazırlamakta kroki başında talimatlar vermektedir. 

              Aslında Cumhuriyet kronolojisi ve yaşananlar yanlıştır. Atatürk 1937 de elazığ diyarbakır geziside yapmadığı gibi o trende de değildir. Hasta ve ölümle boğuşmaktadır. Ortada bir sahte Atatürk vardır. Fakat ilginç olan o tarihte başbakanlıktan kovulmuş olan ve  Atatürkün ölüm emri verdiği kaçak İsmet inönü Seyit Rıza yı elazizde asmakla meşguldür. İçinde Atatürkün olduğu söylenen tren elazizde istasyonda biraz bekledikten sonra yönünü diyarbakıra çevirmiştir. Atatürkün Seyit Rızayı affedeceği söylentileride ortalıkta dolaşmaktadır. Bu niyette ki Atatürk neden trenden inmeyip Diyarbakıra gitmiştir. Cevaplanması gereken çok soru var..  Bunun şahitleride bir gün açıklar.. Yani kaçak olan inönü ise o tarihte yani içinde Atatürkün olduğu tren Elazizde garda beklerken Seyit Rızanın alaacele Atatürkün haberi olmadan asılmasını hızlandırmakla meşguldür. Fevzi Paşanın aradığı ismet inönü ne zaman ve nasıl elazize gelmiştir.Sonuçta belkide idamınıda izlemiştir.. … Gerçekler neden hep farklıdır bilinmez..         

Lütfen inceleyiniz:

15 Kasım 1937 : Mustafa Kemal Atatürk, Elazığ’a geldi. Atatürk, Dersim (Tunceli) isyanı dolayısı ile kendisine ulaştırılan yüzlerce şikayet telgrafı ve katliam haberlerini yerinde değerlendirmek üzere Halkevinde, halka açık bir toplantı düzenledi. Dersim isyanının simgesel önderi Seyyit Rıza, bu nedenle acelece yargılanarak, yaşı 65’in çok üstünde olmasına rağmen, yaşı küçültülerek oğlu Rejik Hüseyin dahil bir kaç kişi ile birlikte 15 Kasım’da akşamkaranlığında idam edildiler. Acele idam edilmesinin gerekçesi ise, Atatürk’ün Elazığ’a gelmesi ile birlikte, Seyyit Rıza taraftarlarının Atatürk’e ulaşarak daha fazla kan dökülmemesi için kendiliğindenteslim olanSeyyit Rıza’nın af edilmesiveya salıverilmesini önlemektir. Dersim isyanında devlet tarafından yapılan bu yanlış ve hukuk dışı uygulamalar halen kanayan bir yara olarak sancılarını çeşitli biçimde devam ettirmektedir. Yöre halkı bu durum için ‘’Kurunun yanında yaş ta yandı’’ ifadesini kullanarak isyancılarla halkın ayrım gözetilmeksizin toptan cezalandırılmasına dikkat çekmektedirler.

…………

1938 Dersim katliami:

Dersim’in tamamen imhasi planini maskeleyen manevra sorununun bir bahaneden ibaret oldugunu, bu manevraya askeri islerle ilgisi olmayan basbakan ve disisleri bakaninin da katilmasi kanitlamisti. Bu konuda Istanbul’da çikan “Cumhuriyet” gazetesinin 24 Agustos 1938 gün ve 5130 sayili nüshasinda yayinlanan su haber dikkati çekmektedir:
“Basbakan ile Disisleri Bakani dün Elazig’a hareke! eltiler. Celal Bayar manevralarda kalarak Zafer bayraminda Istanbul’a dönecektir. Dün Özel bir vagon Ankara ekspresine baglanarak kentimizden Elazig’a dogru hareket etmistir. Basbakan hareketinden Önce Dolmabahçe Sarayi’nda büyük sef Atatürk’e saygilarini sunduktan sonra yaninda Disisleri Bakam Tevfik Rüstü Aras oldugu halde, ‘Akar’ motorüne binerek saat ondokuzda Haydar Pasa’ya geçmistir. Aldigimiz bilgilere göre Basbakan Celal Bayar bu sabah Ankara’da ancak bir-iki saat kalacaktir. Basbakani tasiyan özel vagon baska bir lokomotif tarafindan Elazig’a götürülecektir. Basbakan’m alana ulastigi gün büyük manevralarda görev alan karsilikli ordular birbirine kavusmus olacaktir.”
Ayni gazetenin ayni nüshasinin baska bir sütununda; “Dersim Manevralari- Hareket bu sabah safakla beraber baslayacaktir” basligi altinda su haber yayinlanmistir:
“Elazig-23- Özel muhabirimizden: Bütün hazirliklari tamamlanmis bulunan Üçüncü Ordu’nun büyük manevralari yarin (bugün) safakla birlikte baslayacaktir. Bir haftadan beri Genelkurmay Baskani Fevzi Çakmak ile Üçüncü ördü Müfettisi Orgeneral Kazim ve diger kumandanlarin katilimiyla manevralarin iliskisi teshil edilmistir. Hareketa motorlu birliklerle hava filolarimiz da büyük oranda katilacaktir.”
Ayni gazetenin bir gün sonraki 5131 sayili nüshasinda ise, “Dersim manevralari dün sabah basladi. Basbakan Ankara’da kisa bir dinlenmeden sonra Elazig’a hareket etti” basligi altinda su haber yayinlanmisti:
“Ankara -24- (AA) Elazig’a gitmekte olan Basbakan Celal Ba-yar, beraberinde Disisleri Bakani Tevfik Rüstü Aras oldugu halde bu sabah Anadolu ekspresiyle kentimize gelmis ve istasyonda kisa bir dinlenmeden sonra seyahatma devam etmistir. Basbakan istasyonda Büyük Millet Meclisi Baskani Abdülhalik Renda ile Bakanlar Ismet Inönü, milletvekilleri, Milli Savunma, Büyük Erkani Harbiye ve diger bakanlar tarafindan karsilanmis ve ugurlanmistir. Içisleri Bakani, Parti Genel Sekreteri Sükrü Kaya Basbakana eslik etmektedir.'”
Ayni gazetenin ayni nüshasinin baska bir sütununda ise;
“Elazig-24- (Özel olarak giden arkadasimizdan) Dersim bölgesindeki büyük askeri manevralar bu sabahtan itibaren baslamistir. Manevra alam Elazig-Dersim-Palu bölgesidir. Görev alan ordular, ilk temasi bu gün ögleden evvel yapmislardir. Bu ilk harekata hava kuvvetlerimiz de katilmislardir. Harekat sahasinda Maresal Fevzi Çakmak’la Milli Savunma Bakam Kazim Özalp’da hazir bulunmuslardir. Basbakanimiz Celal Bayar yarin aksam beklenmektedir.”
Yakin Dogu’niin en önemli gazetelerinden olup Beyrut’ta yayinlanan Fransizca “L’Orient” gazetesi de, 7 Agustos 1938 tarih ve 26 sayili nüshasinda su makaleyi yayinlamisti:
“Dersim isyani 13 yasinda.
Ihtilal hareketinin hazirlayicisi Seyh Said asildi, ama savas asla durmadi”
“Dersim isyani 13 yasindadir. Onüç yildir Dersim halki silahim terketmemistir. Mus ovalarindan Ararat’a, Dersim daglarina kadar Dersim asiretleri küçük gruplar halinde Türk alaylarina karsi direnmektedirler.
isyan bastinlamamistir. fakat Türk Genelkurmay’i onu bastirmaya karar vermistir. Ankara’nin bu konudaki kararini ‘Havas’ dogrulamaktadir.
Istanbul 2 Agustos- Dersim bölgesinde yapilmakta olan manevralara paralel olarak Dersimler’in sik sik isyan etmekte oldugu Dersim bölgesinde meydana gelen yine karisikliklara karsi imha önlemleri alinacagini Basbakan haber vermistir.
Birçok tank ve uçakla takviye edilmis üç kolordu derhal hareket edecektir.

…..

http://www.gomanweb.com/2008_gomanweb/HABER_YORUM4/Kasim_2008/15Kasim/Dersim-katliami.htm

 Yukarıdaki haber Taraf gazetesinde yayınlanan aşağıdaki alıntı ile tezat teşkil ediyor.

Bu ‘manevra’lardan birinde Dersim’in kaderi belirlemişti. Bu olayı Celal Bayar’ın ağzından dinleyelim: “Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum… Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş… Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı… O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk…” (Kurtul Altuğ, “Celal Bayar Anlatıyor”, Tercüman, 17 Eylül 1986.) Bu mülakatta, Celal Bayar, asıl sorumlunun Atatürk olduğunu ima ediyor, ama kendisinin ‘etkisiz’ eleman olduğunu kabul etmek zor.  
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-ataturk-dersimi-vuracagiz-dedi-vurduk.htm

Ben şahsen olayın ne Atatürkle nede Celal Bayarla nede Fevzi Paşayla alakası olduğunu zannetmiyorum. Peki neden böyle olmuş Celal Bayar suçu ATATÜRK’e atmıştır yada gerçekten böyle birşey söylemişmidir. Bunlar birgün açığa çıkacaktır..Maxtouch…

 

ATATÜRK RUSYAYA GİTTİMİ? 20 Ağustos 2010

Filed under: Gizli Dosyalar — Maxtouch @ 03:44
Tags: ,

 

 
……..
Eylül 1936 sonunda, Türkiye’den Cumhuriyet Halk Partisi üyesi Cevdet Kerim başkanlığında bir spor delegesi Kyiv’i ziyaret etmiştir. Delegede futbolcu, güreşçi, bisikletçi, eskrimci olmak üzere 57 sporcu bulunmaktaydı. Daha sonra batılı basın-yayın grupları Atatürk’ün Sovyetler Birliğine yapması muhtemel bir resmi ziyaretini rapor ettiler. Bir Fransız gazetesi “L’Ere Nouvelle” “yıllardan beri böyle bir Moskova seyahati ilk olacaktır ve Atatürk Belgrad ve Bükreş’e de misafir olabilecektir.” diye bahsetti. Gazete olası ziyareti karşılıklı barış ve dostluk çıkarları adına bir göstergesi olduğunu vurguladı. Olası Moskova ziyaretinde Atatürk’ün o zamanda 1930’ların ortasında Türkiye’den Ukrayna’ya tek yolun deniz ya da trenle olacağından Odesa ve Kyiv’i de ziyaret edeceğini söyleyebiliriz. Bahsedilen Atatürk’ün seyahat dedikodularıyla ilgili olarak Anadolu Ajansının haberine göre: “yapılan araştırmaya göre Moskova’ya ve diğer ülkelerin başkentlerine böyle bir seyahatin mümkün olduğu ancak henüz kesin bir bilginin olmadığı” belirtilmiştir.37 Bilindiği gibi Atatürk Sovyetlere 1935’de ya da daha sonraki yıllarda gitmedi. Onu bundan alıkoyan sebepleri bilmiyoruz. Fakat gerçek şu ki böyle bir seyahat düzenlenseydi geniş uluslar arası bir yankısı çok konuşulurdu.

……..
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Print&DergiIcerikNo=200&Yer=DergiIcerik

 
 Bana göre böyle bir seyehat mümkün görülüyor. Fakat olmuşsa 1935 tarihinden önce yani 1930-1931 yada İnönünün rusya ziyareti olan 1932 de beraber gitme ihtimali yüksektir kanaatindeyim. Çünkü o yıllar dünya ekonomik krizinin en çok hissedildiği, Türkiyenin Serbest Cumhuriyet Fırka Deneyimiyle liberalleşmeye çalıştığı fakat Atatürkün CHP nin anti demokratik tutumları nedeniyle bir kaosa ve iç kavgaya sebebiyet vermek istemediği için SCF yi kappattırdığı yıllar olup, Atatürkün verdiği bir demeçte gördüm ki çok partili hayata daha hazır değiliz daha 10-15 yıl bekleyelim dediği bilinmektedir.  Fakat ülke fakir insanlar açtır. Bu sebeble İnönü 1932 de 8.000.000 dolar mal karşılığı faizsiz kredi anlaşması yaptığı Rusyaya gitmiştir. Bu kredi anlaşmanın öncesinde  yada anlaşma esnasında Atatürk Rusyaya neden gitmemiş olsun. Eğer gizli gitmişse bu 1930-1932 arası bir tarih olma olasılığı kuvvetle muhtemeldir. Belki bu seyehat öncesi Atinaya sonradan da Odesa üzerinden Moskovoya gitmiştir…. Kimbilir belkide moskovaya gidilmeden görüşmeler sadece odessada yapılmıştır.. Bilinmez… Maxtouch..

 

 

“AKP’de Atatürk’le ilgili tavır değişikliği var” 13 Ağustos 2010

Filed under: Haber-Politika — Maxtouch @ 01:16
Tags: , ,

Zülfü Livaneli, Veda filmi sonrası çıkan tatışmaları işte böyle yorumladı…

 Vatan gazetesinde yer alan Buket Aşçı imzalı haber şöyle:

Zülfü Livaneli’nin yeni kitabı “Sanat Uzun Hayat Kısa” denemelerden oluşuyor. Yani aşktan iktidara, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizden birey olma sancılarına kadar hayata dair pek çok soru ve kavramı masaya yatıran bir kitap bu… Ama hiçbir metin kesin bir dil taşımıyor, çünkü adı üstünde bunlar birer “deneme.”

Ya da Zülfü Bey’in tabiriyle enstrüman akort etmek gibi… Bu yüzden kitaptan yola çıkıp kendisine aşkı da egoyu da çok satmanın önemini ve önemsizliğini de sordum, Veda’yı izlemeye gelen Başbakan’la aralarında geçen sohbeti de… Sonuç yine her zamanki gibi keyifli bir sohbet ve çok konuşulacak bir röportaj oldu.

Yeni kitabınız “Sanat Uzun Hayat Kısa”, denemelerden oluşuyor. Ancak bu denemeler pek çok köşe yazarının yaptığı gibi gazete yazılarınızın bir toplaması değil. Başlı başına yazılmış metinler. Nedir sizi romancı ve köşe yazarı kimliğinizin dışında deneme yazmaya iten?

Bu kitap hayatımın ve düşüncelerimin özü. Romana yürekten bağlı olsam da en sevdiğim edebi tür denemedir. Mesela Türkiye’de çok tanınmaz ama Fransız deneme yazarı Alain beni derinden etkilemiştir. Elbette Montaigne de… Bence denemeler hayat birikimi ve felsefe arasında bir yerde durur. Adı üstünde “deneme”dir. Yani yazdıklarınızdan çok da emin değilsinizdir ve bir şeyleri de deniyorsunuzdur. Sanki bir enstrümanı akort eder gibisinizdir. Mesela bu tür bize ilk girdiğinde adına tecrübe-i kalemiye denmiş. İşte bu kitaptaki metinler de benim tecrübe-i kalemiyem. Hayat nedir, aşk nedir, ego nedir, insanlık nedir, sanatın durduğu yer nedir gibi sorularını sorup tartıştığım bir kitap.

* Bu denemelerden birinde “egoyu sadece aşk yener” diyorsunuz. Bunun hiç mi başka yolu yok?

İnsanlar egolarının farkında değil. İçimizde bir efendi var ve bizi aslında o yönetiyor. İrademiz kendi elimizde değil. Mesela biri hiç istemeden başka birine yumruk atabiliyor. Yahut kadınla erkek geri dönemeyecek kadar birbirini kırabiliyor. Bunları bize yaptıran hep o, ego. Ve ego, yaralanmaya, kırılmaya çok açık. Bazı dinlerin şeytan, bazı dinlerin nefs dediği şey bu. İnsanoğlunun egoyu yenmesi çok ama çok zor, neredeyse olanaksız. Tüm dinler bununla mücadele eder ama korkutarak. “Nefsine uyma, cehenneme gidersin” gibi. Ya da olgunluk ve terbiye ile onunla başa çıkmaya çalışırız. Ama aşk dışında hiçbir şey onu sıfırlayamaz. Sadece kontrol edebilir, o kadar. Ama gerçek aşk ne gurur tanır ne onur… 17’nci yüzyıl Osmanlı şairlerinden biri şöyle der: “Aşk, zehri kendin içip şekeri sevdiğine sunmaktır. Aşk kendini yok etmektir, varlığını eritmektir.” Tabii burada aşk derken kastettiğim basında sürekli yazılıp çizilen ilişkiler değil, bugün belki de unutulmuş olan gerçek aşk. İnsanın varlığını eritip başka bir varlığa katılması…

* Mevlana’nın bahsettiği gibi mi?

Evet, onun ne kadar büyük bir şair olduğunu şiirlerinin İngilizce çevirisinin okuduktan sonra anladım desem. Evet bizde de çok iyi çeviriler var ama biz Mevlana deyince hep dini hikayeleri anlıyoruz. Oysa o ABD’de modern bir şair olarak tanınıyor ve en çok satan şair. Tabii şu da var: Türk halkı raks etmeyi, şarap içmeyi, aşık olmayı seven bir şairi din büyüğü yapmış. Ama ne kadar güzel bir şey bu! Bir şairi ermiş mertebesine yükseltmişiz! Keşke bugünkülere de yapılsa!

* Sizce bu değişimi göstermek için mi Başbakan Veda’yı izlemeye geldi?

Bilemiyorum. Ama şunu görüyoruz ki, AKP’de Atatürk’le ilgili bir tavır değişikliği var. Çünkü pek çok kişinin, ailesinde ve yetiştikleri okullarda Atatürk, çok özür dileyerek söylüyorum “deccal” diye tanıtılan bir lider. Bunu AKP bağlamında söylemiyorum, ne yazık ki Atatürk’e “deccal” diye bakan çevreler, tarikatlar var bu ülkede. İşte bu çevrelerle içli dışlı olmuş, yetişmiş kişilerin bugün “Büyük Atatürk” deme noktasına gelmeleri bence çok önemli bir şey.

* Veda yayımlandıktan sonra pek çok tartışmalar yaşandı.Bazı eleştirilere sizin de sert yanıtlarınız oldu? Neden böyle oldu?

“Veda”nın facebook’ta yüz binlerce üyesi var. İzleyenler öyle güzel şeyler yazıyor ki! “Hayatımda gördüğüm en güzel film” diyen de var, “Bütün salon ağladı”, diyen de… Özellikler gençler Atatürk’ün kendilerine ilk kez anlatıldığını vurguluyor, filmi göklere çıkarıyorlar. Facebook siteleri herkese açık, lütfen girip bakın. Gazetelerdeki bazı yorumlara biraz kızdım, çünkü onlar eleştiri değildi. Eleştiriye hiç kızmam ben, eleştiriye çok açık biriyimdir. Mesela müzik yaparken de film çekerken de ekibime hep “Var mı eleştirilecek bir şey?” diye sorarım. Ama daha film gösterime girmeden manasız bir kampanya açıldı. Sadece fragmanı seyrederek… Hatta biri filmde olmayan sahneler bile icat etti. “Çalıkuşu romanını okuduğu için üç gün kurtuluş savaşını geciktirmiş” dedi. Oysa filmde böyle bir sahne bile yoktu. Başka birisi filmi alkışlayan seyircilere hakaret etti. Bu yüzden biraz kızdım her şeyden önce de ekibim adına. Çünkü yüzlerce kişi bu film için kendini parçalaya parçalaya çalıştı. Bir de içim dışım bir olduğu için, hepsi benim çocuğum yaşındaki gazetecilere “Bakın yanlış yoldasınız, böyle gazetecilik de eleştirmenlik de olmaz” dedim, bir abi sitemi yani. Filmin eleştirilecek yanları yok mu? Var elbette. Ama bunlar eleştiri yazısı değildi. Kırk yıldır eserlerimle Türkiye’nin ve dünyanın önündeyim. Bu kırk yılın bana öğrettiği şeylerden biri, sanat eseriyle uğraşmaya kalkan gazetecilerin iflah olmadığı. Çünkü gazetenin ömrü bir gündür, sanat eserinin ömrü ise sonsuz.

Bugünkü ABD, Rusya ve Çin’den daha solda

* Kitabınızda bir kişinin bir başkasında kendini erittiği aşk kadar birey olmak da önemli bir yer tutuyor…

Çünkü bir toplumun şekillenmesinde bireylerin varlığı çok önemli. Herkes sürüden ayrı olmak ister ama bu başarılamayabilir. George Orwell’ın “1984”ünü düşünelim. Herkesin ve her şeyin gözetlenip kontrol edildiği bir dünya gerçekleşmedi deniyor ama bence çok daha ilerisi oldu. Buradan çıkalım on dakika arabayla gidelim. Bizi en az 300-400 kamera kaydeder. Çok daha korkunç haldeyiz ama farkında değiliz. Civcivler kafeslerinde yaşıyor ama çiftliği bile bilmediği için anlayamadıkları bir dünyada kesilmeye gidiyorlar. Bence dünya bugünkü kadar baş kaldırmaya ihtiyaç duymadı. Ancak büyük bir ideolojik ve felsefi boşluk var. Dünya tarihinde hep yoksullar ve zenginler oldu ama Marks bunun ideolojik ve felsefi çerçevesini oturtana kadar bu sistematik olarak gerçekleşmedi. Artık koşullar değişti ve yeni bir felsefi ve ideolojik çerçeve lazım, bu ortaya çıkınca kitleler çok kısa sürede mobilize olur.

* Sınıfsız bir toplum hayali tekrar kurulur mu?

Çok güzel bir hayaldi ve ne yazık ki yürümedi. Ama Marks’ın hayali Rusya ve Çin gibi köylü ağırlıklı ülkelerde ihtilal yaparak komünizmi yukarıdan aşağı kurmak değildi. Bu sistemin adı Leninizm ve Maoizmdir, Marksizm değildir. Nitekim bugün Çin sınıflı toplum yaratıyor, Rusya ABD’den bile daha sınıflı bir toplum oldu. Marks’ın teorisi kapitalizmin son aşamaya gelip biçim değiştirmesiydi. Bugün ABD’de herkese sağlık güvencesi verildi. Bu güvence komünist Çin’de bile yok. Obama şişman kedilerin, yani şişmiş finans şirketlerinin elinden paraları almaya çalışıyor. Yani bugünkü ABD, Rusya ve Çin’den daha solda. Marks’ın öngörüsü doğru çıktı.

Başbakan’ın filmimi izlemesine çok şaşırdım

* Başbakan “Veda” filmini sizinle birlikte izledi. Buna herkes çok şaşırdı. Hem bu filmi seyretmek istemesine hem de sizin gibi sosyal demokrat birisi ile… O gün ne oldu?

Ben de çok şaşırdım. Kendisi, kızı ve yanındaki heyet filmi çok beğendiğini belirtti.

* Filmde Fikriye’nin başını açtığı bölüm var. Orada ne yaşandı?

Hiçbir şey demediler. Biz daha çok Batılılık ve Doğululuk üzerine konuştuk. Cumhuriyet’i kuranların İmparatorluğun Batı ucundan, Avrupa’dan geldiğini, oradaki gibi bir yaşam biçiminin oturtulmaya çalışıldığını ama Doğu ve Orta Anadolu’nun Batılı değil Doğulu olduğunu… Başbakan “Filmde bunu tam göstermişsiniz” dedi. Filme Ziya Paşa’nın bendini koymuştum: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm.” Onu da konuştuk. Çünkü o dönemde sadece Atatürk’ün değil tüm aydın kuşağının amacı Batı’ya yönelmekti. Doğu bitmişti, sadece Musafa Kemal değil Osmanlı padişahları da Batıya yönelmişti. III. Selim’in öldürülüşünü düşünelim, 2. Mahmut’u, Abdülmecit’i, Abdülaziz’i hatırlayalım. Hepsi Batılılaşma mücadelesi vermişti. Bizim için Batılılaşma en az 250-300 yıllık bir kavram. Atatürk de bu ortamın bir sonucuydu. Bu yüzden ben de şunu söyledim: “Tüm ülkelerin kurucu sembolleri vardır. ABD’de biri gidip George Washington heykeline saldırsa deli diye tutuklanır. Paris’te aydınlar De Gaulle havaalanının adı değişsin diye yürüyüş yapmaz. Bu yüzden siyasi mücadele ile rejim mücadelesini ayırmak gerekir. Kurtuluşu, kuruluşu ve Mustafa Kemal’i kabul ettikten sonra geri kalan her şey tartışılabilir. Darbeler, tek partili rejim vs.” Tayyip Bey bu sözlerime hak verir gibi davrandı. Sakın yanlış anlaşılmasın: “Buna ben sebep oldum” demiyorum ama biliyoruz ki şu anda AKP Atatürk sözünü kullanmaktan hiç çekinmiyor. Mesela “Büyük Atatürk şöyle dedi, böyle yaptı” diyorlar. Meclis başkanı, bakanlar, başbakan… Bunu da sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum.

Dostlarımı hiçbir zaman inkar etmem

Dostluk, arkadaşlık hayatta aşktan sonra gelen en önemli kavram. Ve insanlar arkadaşları için fedakarlıklar yapmalı. Sizin ilkelerinizle çelişse bile. Mesela Theodorakis kırk yıllık arkadaşım. Bir ara tuttu, sağcı bir partiden bakan oldu. Herkes eleştirdi. Kim nerede sorsa hep “Bir bildiği vardır” dedim. Daha beter bir şey yaptı ve Bosna katliamı sırasında Miloşeviç’i destekledi. Ben de bunun üzerine “Miloseviç insanlık suçu işleyen bir katildir. Mikis’in desteklemesini tamamen yanlış buluyorum ama büyük bir adamdır, benim de dostumdur” dedim. Ben dostlarımı hiçbir zaman inkar etmem.

İzlanda’da best-seller olacağıma Çin’de olmak bence daha iyi

* “Mutluluk” Çin’de yayımlandı ve bestseller oldu. Şu anda 5’inci sırada. Çince’nin Latin alfabesinden farklı yapısını da dikkate alınca, “Bunun bir yazar için ayrı bir keyfi vardır” diyor insan. Öyle mi?

Çin, kitaplarımın yayımlandığı 29’uncu ülke. Tabii burada 1.3 milyar nüfusluk bir ülkeden söz ediyoruz. Mesela 300 milyon insanın tıkladığı internet siteleri var. Yerli yazarlar biliyorsun, her ülkede daha çok satar. Onların çok satan yazarları ortalama 60 milyon satıyor. Bir yabancı yazarın best-seller olabilmesi için de 1 milyon satması gerek. Bu yüzden İzlanda’da best-seller olacağıma Çin’de olmak bence daha iyi.

* “Mutluluk” töre kanunlarını içeren yerel bir roman. Çinliler bu romana niye bu kadar ilgi gösterdi sizce?

Çok ilginç değil mi? Ben de bize özgü sanıyordum ama demek ki değilmiş. Çin’de 30 kadar röportaj verdim. Herkesin ilk söylediği şuydu: “Bu hikaye Çin’i anlatıyor.” Ben de ister istemez “Peki neresi benziyor?” dedim. Onlar da “Romandaki gelenek ve modernlik arasındaki çelişkilerin aynısını yaşıyoruz. Kahramanların benzerleri burada da var” dedi. “Töre cinayeti de mi var?” deyince de “Var” demezler mi! Güneyde kızları bambu kafeslerde suya atıyorlarmış ama bizden farklı olarak erkekle birlikte!

Orada sürekli benim Türkiyem ile Orhan Pamuk’unkini karşılaştırdılar

* Onlar bizim hakkımızda ne biliyor?

Türkiye ile fazla ilişkileri yok. Orhan Pamuk’un romanları basıldığı ve geçen yıl da Çin’e gittiği için Türkiye’yi, İstanbul’u onun romanlarından tanıyorlar. Bu yüzden sürekli onun Türkiyesi ile benim Türkiyemi kıyasladılar. Ben de onun anlattığının Nişantaşı ve bir kent hikayesi olduğunu ama benim romanlarımda köy ve kentin birbirine geçmiş olduğunu anlattım.

* 29 ülkede yayımlanmak… Bu nasıl bir duygu? “Tamam artık, edebiyatım kendini ispatladı, kimseye verilecek izahım yok” diyor musunuz?

Hayır. Marketing ile edebiyat değerini karıştırmamak gerek. Bugün yayıncılık dünyasını ABD, özellikle de New York belirliyor. Eskiden bu merkez Paris’ti. Yaşar Kemal’in, benim, Orhan Pamuk’un da yayınevi olan Galimard’da basıldığında senden tüm dünyanın haberi olurdu. Ama artık bu merkez New Yok. Romanım ABD’de basılıp, ödül almasaydı dünyaya açılamayabilirdi. Yabancı dilde basılmak tek başına bir edebiyat kriteri değildir. Mesela Sait Faik dünyaya açılamadı diye kötü yazar mı diyeceğiz! Kitaplarım bu kadar ülkede yayınlanmasa bunları söyleyemezdim çünkü kıskandığımı iddia ederlerdi. Şimdi bu konuda rahatlıkla konuşabilirim

 

Atatürke dil uzatanın dili kesilir 06 Ağustos 2010

Filed under: Düşünceler — Maxtouch @ 00:39
Tags: , ,

İnanıyorum ki kim ki Atatürke kasti olarak dil uzatır onun dili kesilir ve bilsin ki bunun ALLAH katında hesabı vardır. Çünkü bu hakaretlere Atatürkün Ceddi müsade etmez.. İnanıyorum ki bu hakaretten haberdar da oluırlar..

Kasti hakaret edenler her an herşeye hazır olun..

Yeri geldi bir hadisi tekrar hatırlatalım. Sahabilerden biri vefat edince diğer bir sahabi ölen için Cennete gitti demişti. Bunun üzerine Peygamber S.A.V Efendimiz bunu söyleyen sahabiye “ya o bilmediği şeyler hakkında konuşuyorduysa” buyurmuşlardır. Özellikle iman mevzunda cennetlik ce cehennemlikler mevzuunda ancak Yüce ALLAH ın bileceği şeylerde haddi aşmayıp susmak en doğrusudur.

 

APO ve DTP nin ATATURK YALANI 03 Ağustos 2010

           Önce haberimizi okuyun sonra halkımızı kandırmaya çalışan bu piyonların yalanlarını çürütelim..

         Demokratik Toplum Kongresi Sözcüsü Yüksel Genç, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir‘in özerklik tanımına değinerek, “Sayın Baydemir, özerklik meselesini nasıl anladığını izah etmiştir. Bu söylemlerin benzerini 1920 yılında Atatürk de ifade etmiştir.” demiş.. Öncelikle Baydemir ne istemiş Atatürk ne yapmış 1920-21 de bunun temel doğrularını ortaya koyduktan sonra kim kimi aptal zanneiyor bakalım istedik.

Baydemir’e göre :

  1. Projeleri Kürtlerin iradesi anlamını taşıyor.
  2. Savundukları demokratik özerklik, Avrupa’daki yerel yönetimler programıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü kendilerininki ondan daha ileri, daha demokratik ve daha katılımcı bir süreç ifade etmektedir.
  3. Özerk bölgeler, yeni özerk Karadeniz, özerk Marmara ve tabii özerk Kürdistan olacak. TBMM varlığını sürdürecek; ancak her bölgede bölgesel parlamento bulunacak. Bu bölgesel parlamentolardan birisi Kürdistan bölgesel Parlamentosu olacak. Türk Bayrağının yanında Kürt halkının yerel renklerini taşıyan bayrağı gönderde yer alacak.

Osman Baydemir Türkiye’de özellikle kendilerini liberal ve demokrat aydınlar olarak tanımlayan çevrelerde yıllardır hüküm süren  “ahmaklık” ve “algılama zafiyeti”ne bakarak şimdiye kadar yaptıkları zemin yoklamalarında ciddi bir tepkiyle karşılaşmamalarından, tam tersine sırtlarının sıvazlanmasından cesaret alarak soruyor: “Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağı ile sarı, kırmızı, yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur?” demiş

                    Şimdi Baydemir apo ve diğer cahillerin Atatürk adını kullanarak halkı yanıltmaya çalıştıkları konunun özünü anlatalım:

                 Olay özellikle 1921 Anayasasının 11. maddesinde düğümleniyor..

11. Madde de günümüzün belediyeleri devre dışı bırakılmakta, günümüzün siyasi partilerine her hangi bir bağlılık öngörmemekte yani vilayet şuralarını siyasetin dışında sadece yöre halkının her hengi bir mercie partiye ve hükümete bağlı kalmaksızın,  meclisin koyduğu kanunlar çerçevesinde kendi aralarından seçimle seçerek oluşturacaklardır. 1921 Anayasasında geçen 11. maddeyi aktarıyorum şu işlerle uğraşamayacaklardır.

*İçve dış siyaset

*dini adli ve askeri işler

*Uluslararası ilişkiler

*Genel vergi toplama işleri

*ve  birden fazla vilayeti kapsayan (ilgilendiren) menfaatler(faydalar+ gereklilikler) ile ilgili hususlar(konular+işler+kanunlar) hariç olmak üzere 

meclisin çıkaracağı kanunlar dahilinde vakıf,medrese, eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerini düzenlemek il şuralarının görevidir.

            Atatürk ve meclisin burada ki amacı nedir? MECLİS ve hükümet alakasız çorap mendil ayakkabı işleriyele ilgilenmeyip, bürokrasi içinde boğulmayan ENERJİSİNİ KANUN KOYMAK – DENETLEMEK ve ULUSLARARASI İLİŞKİLERE AĞIRLIĞINI  VEREREK ETKİN VE VERİMLİ olmayı amaçlamıştır.

        Merkezi etkinliğini azaltan ve kendisinin uğraşması zaman kaybına yarayan husuları; yetkileri kanunlar çerçevesinde belirlenmek kaydıyla halkında katılımını sağlayarak il meclislerine havale eder. İl meclisi üyeleri siyasi parti mansupları olamaz. Bugün anladığımız manada Belediyeler bu sistemde yoktur. Çünkü onlar hen siyasi parti güdümünde hemde bu parti çıkarları doğrultusunda vergi ve hazine ödeneklerini har vurup talan etmektedirler. 

         Dikkat ederseniz Atatürk ve Meclis  o günlerde parti olmasa bile var olan cemiyetlerden,derneklerden bile bahsetmiyerek direk halkın kendisinin o vilayetin sorunlarına taraf olmasını istemişlerdir.

     İL MECLİSLERİNDE Halk içinden seçimle üyeler seçilir, Üyeler arasından da bir başkan ve çeşitli hizmet kollarındaki şubelerde  görev yapacak yine azalardan olmak kaydıyla bir idare heyeti seçilir. Bu idare heyetini denetleyecek ayrıca bir denetleme komisyonu  seçimle gelmiş il meclisi üyelerinden oluşturulur. Yani denetleyen hizmeti verende halkın seçtiği hallk adına bu meclistir.

İllerde merkezin atayacağı bir vali bulunur bu vali meclisin verdiği yetkiler (kanunlar) dahilinde genel görevlerini ifa eder.  Meclislere karışamaz. Fakat merkezle il meclisi arasında bir konu hakkında uyuşmazlık olursa merkezden aldığı güç ve yetkiyle müdahale eder.  

             İŞİN CAN ALSISI NOKTASINA GELDİKİllerde kurulan  meclisler ekonomik ve sosyal ilişkileri sebebiyle birleştirilerek genel Müfettişlik bölgesi kurarlar. Bu müfettişlik dikkat edin ekonomik ve sosyal amaçlı kurulan il meclislerinin birleşmesi sonucu meydana geldiğinden sorumluluk dahili illerde ki asayişi sağlama yetkisi askeri, polisiye ayada siyasi olarak değil ekonomik ve sosyaldır.  Müfettişlik dahilinde ki il meclislerindeki uygulamaları haksızlıkları baskıları ve yolsuzlukları denetleyerek asayişi sağlar, genel resmi iş ve işlemleri takip eder. Bölgesi dahilinde ki meclislerin aralarındaki işlemlerde uyumu gözetir. Genel müfettişler devletin genel kararları  il meclislerinin kararlarını karşılaştırarak denetler.

              Kanunda geçen “..ve  birden fazla vilayeti kapsayan (ilgilendiren) menfaatler(faydalar+ gereklilikler) ile ilgili hususlar(konular+işler+kanunlar) hariç olmak üzere” maddesi gereği il meclisleri yada müfettişlikler bir çok ili ilgilendiren konularda karar alamazlar. Bu eğitim olabilir, kültür olabilir,sağlık olabilir, okul ve üniversiteler olabilir. Yani özerklik yada muhdariyette yada fedarasyonlar yada konfedarasyonlarda olduğu gibi iç işlerinde tamamen bağımsız değillerdir. Siyasi bir yapıları kuruluşları meclisleri, kanunları bayrakları ve dil değiştirme üniversite kurma askeri birlik oluşturma vb. gibi haklarıda yani  özerklikleri yoktur.Bu konular bir çok ili ve bölgeyi ilgilendirir ve Meclisin tekelindedir. Merkeze ve denetimine bağlı olarak (ki vergilerini merkeze ödemek zorundadırlar)  ekonomik ve sosyal konularda il halkına hizmet görürler.

            BİR ÖNEMLİ NOKTADA ATATÜRK VE MİLLET MECLİSİNİN ASLINDA BİR DİĞER AMACI BU GENEL MÜFETTİŞLİKLERİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE  TEMSİLCİLER BULUNDURARAK BÖLGELERİNDE Kİ  HALKIN SORUNLARINI  İLETME ÖNERİLER GETİREREK KANUNLAR NEZDİNDE DE KATILIMI SAĞLAMAKTIR. BUDA GEREKLİ VE ÇOK ÖNEMLİDİR. BÖYLECE İLLER BAĞLI OLDUĞU GENEL MÜFETTİŞLİKLERDE Kİ SEÇİLMİŞ TEMSİLCİLERİ  VASITASIYLA MİLLET MECLİSİNDE SORUNLARINI ANLATACAK VE ÇÖZÜM ARAYACAK ÖNERİLER GETİRECEKLERDİR.

            ZATEN HALKIMIZ SEÇTİKLERİ MİLLETVEKİLLERİ SAYESİNDE SİYASİ OLARAKTA YÖNETİME KATILMAKTADIRLAR. DİKKATE ŞAYAN HUSUS SEÇİLEN BİR MİLLETVEKİLİNİN SADECE SEÇİLDİĞİ İLİN DEĞİL TÜM ÜLKENİN MİLLETVEKİLİ SAYILMASI NEDENİYLE HİÇ BİR MİLLETVEKİLİ BENİM SEÇİM BÖLGEM  DEĞİLDİR DİYEREK SEÇMENİNE DUYARSIZ KALAMAZ.

BÜYÜK MİLLET MECLİSİNE MÜFETTİŞLİKLERDEN GÖNDERİLECEK TEMSİLCİ VE SAYISI KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE YİNE İL MECLİSLERİNİNCE GENEL MÜFETTİŞİLİKTE KARAR VARILARAK SEÇİLİR VE GÖNDERİLİR.

            BENCE HALKIN DOĞRUDAN MAHALLİ YÖNETİME SEÇTİKLERİ MİLLETVEKİLLERİYLEDE ÜLKENİN İÇ VE DIŞ KADERİNE KATILDIKLARI İÇİN ASIL CUMHURİYET BUDUR VE HİÇ BİR YERİNDE MERKEZDEN BAĞIMSIZ OLMA DURUMU SÖZ KONUSU OLMADIĞI GİBİ BİR BASKI DAYATMADA SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. HALKIN KENDİNİ İSTEDİĞİ GİBİ YÖNETMESİNİ VE DENETLEMESİNİ DE SAĞLAMASIYLADA GÜZEL BİR SİSTEMDİR. YANLIZ MAHALLİ İDARELERİN EĞİTİM SAĞLIK VB. KONULARDA KANUNLARLA BELİRLENEN YETKİLERİNDEN ANADİLDE EĞİTİM VB. ANLAŞILMAMALIDIR. BUNDAN MAKSAT ÜLKENİN GENEL EĞİTİM VE DİĞER POLİTİKALARI HARİCİNDE İLLER VE BAĞLI OLDUĞU MÜFETTİŞLİK BÖLGESİNDE  KÜLTÜRÜN YAŞATILMASI KASTIYLA ÖZEL VAKIF MEDRESE VE DERNEKLERİN İL MECLİSİ YETKİSİ VE ONAYIYLA GERÇEKLEŞTİREBİ-LECEKLERİ KÜLTÜRELK VE ÖRFİ FAALİYETLER ANLAŞILMALIDIR. ÇÜNKÜ MADDE 11 GAYET AÇIKTIR ÜLKE MENFAATLERİNİ İLGİLENDİREN HUSULARDA MECLİSLER KARAR ALAMAZ. KEZA ÜLKENİN BATISINDA Kİ İL MECLİSLERİDE DE BÖYLE KARARLAR ALINAMAZ. AKSİ TAKTİRDE MÜFETTİŞLİKLER ARASINDA KOORDİNASYON VE ÜLKEDE UYUM BOZULUR. ÖZELLİKLE TEKRAR ETMEKTE FAYDA VAR BU SİTEMDE İL MECLİSLERİ DOĞRUDAN HALKIN KATILIMINA VE DENETİMİNE DAYANIR VE İL MECLİS VE MÜFETTİŞLİKLERİ HİÇ BİR SİYASİ PARTİYE DAHİL DEĞİLLERDİR. GÜCÜNÜ HALKTAN VE SEÇİMDEN ALIR. BU MANADA GÜNÜMÜZ SİYASİ BELEDİYELERİ DE ÖMRÜNÜ TAMAMLAMIŞYIR.

ATATÜRK VE MECLİSİN YAPTIĞI 1921 ANAYASASINDA SİZCE GÜNÜMÜZDE ANLAŞILAN MANADA ÖZERKLİK VARMI? BENCE YOK YORUMLARINIZI BEKLİYORUZ.

            ZATEN ÖZERKLİĞİN O GÜN YADA BUGÜN ÜLKEYİ BÖLECEĞİNİ ATATÜRK KADAR BİZDE BİLİYORUZ.  

                 Bu bilgileri verdikten sonra şimdilik şu beş tarihi gerçekliği de buraya kısaca sıkıştıralım kısmetse daha sonra ayrıntılı açıklarız:

                 1- Kürtler bu coğrafyada Türklerden çok önce yerleşmişlerdir. Takriben 3-4 bin yıllık bu zaman diliminde İbrahim A.S kürttür. Lakin O na zulmeden ateşe atan nemrut laneti de kürttür. Fakat araplar ve israiloğulları kürt değildir. Türklerin ise soy olarak yakından uzaktan kürtlerle alakası yoktur. Bu gün soy yada dna araştırması yapanlar bu ilim dalını bilemezler..

                   2-Zazalar iran dan göçme bir kavim olup orada büyük bir devlet kurmuş kürtlerle  alakaları olmayan farklı bir ırktır. Türklerle olan ilişkileri ise şüphelidir..

                    3-Seyit Rıza ayaklanması başlıbaşına farklı bir başkaldırı olup zaza merkezli ve alevi kökenli olup, elaziz bingöl zazalarının katılmadığı gibi, katılıma kürtlerde iştirak etmekle birlikte bir çok kürtte katılmamıştır. Konu daha ayrıntılı ve bu çerçevede incelenmelidir.

                     4-Atatürkün hilafet meselesi bugünleri ilgilendiren bir mesele olup nutukta zamanı gelince yine kendisinin işaret ettiği şartlarda tekrar kurulur demiştir. İttihat ve Terakki Türkiyede Atatürkün istememesine rağmen saltanat ve hilafeti ingilizler adına osmanlıdan kaldırmaya çalışırken. Bu amaçla osmanlıya bağlı bütün eyaletleri bilerek ve kasti rakı partilerinde savaşmayarak kasti kaybederken. İngilizlerde Araplara hilafet sözü vererekİslamı ve arapları kendi merkezlerinde toplamaya çalışmıştır. Tarih anlatıldığı gibi olmayıp Lozanda hilafet ve saltanat konusunda ingilizlerin zorlamasına gerek yoktur. İttihat ve Terakki zaten bunları istiyerek kaldırmıştır…

 5-  Barzani ve soyunun iddia edildiği gibi yahudilikle alakası olmadığı gibi siyasi tercihleri icraatları ne olursa olsun özellikle mustafa molla gibi ataları  kuvvetli hocalardan özellikle nakşilikten gelmektedirler. Bu gerçeklikten  Barzanilerin icraatlarını tastik ettiğimiz manası çıkarılmamalıdır. Barzaniler sadece kendi siyasi hayalleri peşindedirler… Fakat büyüklerimizin bildirdiklerine göre HZ. İBRAHİM A.S ın nemrutta olan lanetinden dolayı bu  lanet gereği kürtlerin devlet kurmaları imkansızdır

                 Yani gerçekler hiçte anlatıldığı gibi değildir..

             

 

**** 1921 ANAYASISINDA ÖZERKLİK YOKTUR**** 15 Temmuz 2010

  İşin gerçeği bu ülkede siviller hiç  Anayasa yapmamaştı. 1921 anayasasını saymazsak. 1921 anayasını savaş döneminin olağan üstü koşullarında faaliyet gösteren geçici meclis hazırlamıştı ve henüz Cumhuriyette ilan edilmemişti. 1924 yasasını hazırlayanlar asker kökenliydiler. Daha sonra gelen 1961 ve 1982 anayasalarını hazırlayanlarda . 

            1921 ve 1924 anaysasının hazırlanış koşulları ve tek partili meclisin olumsuz etkileri bir yana bırakılacak olursa Türkiyede anaysa hukuk konusunda uzman olan herkesin hem fikir olabileceği gerçeklik 1921 anayasasının en iyi anayasa olduğudur.

 Her ne kadar mecliste asker kökenliler olmasına rağmen erzurum, sivas kongrelerinde temeli atılan milli eğemenlik olgusunun hayata geçirildiği ülkenin doğusundan ve batısından  farklı düşüncede ki bütün  insanları bünyesinde toplamayı başarmış olan ilk meclis, her tür düşüncenin rahatlıkla dile getirilebildiği belkide en demokratik meclisimizdir.

Mustafa Kemal Paşa 19 Mart 1920’de bir genelge yayınlayarak Ankara’da olağanüstü yetkilerle toplanacak olan meclise katılmak üzere her sancaktan 5 milletvekilinin seçilerek 15 gün içinde Ankara’ya gelmelerini istemiş. Ayrıca İstanbul’daki Mebuslar meclisi üyelerinden tutuklanmamış olanların yeni yapılacak seçimlere girmeden Ankara’daki meclise katılmalarını da talep etmiştir. Bu durum Mustafa Kemal Paşanın milli iradeye vermiş olduğu önemin ve TBMM’nin her türlü farklı görüşten insanlara açık olduğunun göstergesidir.

1. dönem milletvekillerinin 288’i yüksek öğrenim görmüş, 94’ü orta öğrenim mezunu kişilerden oluşmaktaydı. Meslek dağılımı şu şekildeydi: 162 serbest meslek, 133 devlet memuru, 54 asker, 32 din adamı, 30 aşiret reisi, 7 teknik eleman, 16 sağlık görevlisi, 2 Reji görevlisi. Toplam 378 milletvekilinin 162’si birden fazla dil bilgisine sahipti.

Meclis üyeleri zamanla, kişisel ve fikri konumlarına göre, kabaca 3 temel gruba ayrılmıştır. Kalpaklılar, yeni bir devlet ve hükümet kurma düşüncesi içinde olanlar; Sarıklılar, Şeriat hükümlerinin idareye hakim olması düşüncesi içinde olanlar; Fesliler, Osmanlı hukukunun korunması düşüncesi içinde olanlar bu gruplaşmalara verilen tanımlardır. Bu guruplarında  İngiliz ve Amerikan mandasını isteyenlerinde  unutmamalıyız.

            1921 Anayasasının bir kusuru vardır oda kuvvetler ayrılığı ilkesi yerine kuvvetler birliğini benimsemesidir.  

               Konuyla ilgili uzmanlar, 1921 Anayasasının diğer Osmanlı ve Türk Anayasalarına göre hazırlanışı bakımından daha demokratik olduğunu belirtmekte. Örneğin, Ergun Özbudun’a göre, ‘Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nde ulusal iradeyi yeterince temsil eden bir meclis tarafından yapılmış tek anayasa, 1921 Anayasası’dır. 1876 Kanun-u Esasîsi, padişah tarafından atanmış bir komisyonca hazırlanıp, padişah fermanıyla ilan edildi. 1924 Anayasası, tek parti egemenliğinin kurulmaya başladığı ve örgütlü bir muhalefetin mevcut olmadığı bir meclisçe yapıldı. 1961 ve 1982 Anayasalarını hazırlayan Kurucu Meclisler de, genel oya dayanan bir seçimle oluşmuş yasama organları değillerdi’. Nitekim aynı kanıda olan Bülent Tanör de ‘1921 Anayasası, hazırlanışı ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türkiye anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneğidir’ der.

                1921 Anayasasının en özgün yer 1. 5.  7. ve 11. maddelerdir.

1. Madde hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir demektedir. Maddenin devamında millet devletin idare şeklini ve geleceğini halk belirler demektedir. Bu çok önemlidir. Millet hangi sistemle yönetileceğine kendisi karar verir demektir.

2. Madde ilginçtir. Yürütme ve her türlü kanun koyma yetkisi millet adına meclisindir demektedir. Burada şeriata ait yada azınlıklara ait hükümlerde dahildir. Yürütme ve yasama yetkisi merkezde toplanmışken yargının nasıl işleyeceğini merak etmemek mümkün değil. ( Kanımca bu tür şeri davalara DİNAYET BAKACAKTI.. )

5. Maddede TBMM vekil seçimleri 2 yılda yenilenir. Büyük Millet Meclisi azasının herbiri kendini intihap eden vilayetin ayrıca vekili olmayıp umum milletin vekilidir. Yani seçilen vekiller seçildikleri şehirin milletvekili sayılmayıp tüm milletin vekili sayılacaktır.

7. Maddede meclisin daha doğrusu merkesin görevi yasama ve yürütmenin icrası ve  denetimi ile  Uluslararası ilişkilerde temsileyettir.

10. Madde de vilayetlerin cografi koşullar ve ekonomik durumuna göre  yani gelişmiş kalkınmış şehirlerin aralarındaki mesafelere göre yeni şehir yapılacak vilayetleri kaza ve köylerin durumuna değinilir.

11. Madde de günümüzün belediyeleri devre dışı bırakılmakta, günümüzün siyasi partilerine her hangi bir bağlılık öngörmemekte yani vilayet şuralarını siyasetin dışında sadece yöre halkının her hengi bir mercie partiye ve hükümete bağlı kalmaksızın,  meclisin koyduğu kanunlar çerçevesinde kendi aralarından seçimle seçerek oluşturacaklardır. 1921 Anayasasında geçen 11. maddeyi aktarıyorum şu işlerle uğraşamayacaklardır.

*İçve dış siyaset

*dini adli ve askeri işler

*Uluslararası ilişkiler

*Genel vergi toplama işleri

*ve  birden fazla vilayeti kapsayan (ilgilendiren) menfaatler(faydalar+ gereklilikler) ile ilgili hususlar(konular+işler+kanunlar) hariç olmak üzere 

meclisin çıkaracağı kanunlar dahilinde vakıf,medrese, eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerini düzenlemek il şuralarının görevidir.

            Atatürk ve meclisin burada ki amacı nedir? MECLİS ve hükümet alakasız çorap mendil ayakkabı işleriyele ilgilenmeyip, bürokrasi içinde boğulmayan ENERJİSİNİ KANUN KOYMAK – DENETLEMEK ve ULUSLARARASI İLİŞKİLERE AĞIRLIĞINI  VEREREK ETKİN VE VERİMLİ olmayı amaçlamıştır.

        Merkezi etkinliğini azaltan ve kendisinin uğraşması zaman kaybına yarayan husuları; yetkileri kanunlar çerçevesinde belirlenmek kaydıyla halkında katılımını sağlayarak il meclislerine havale eder. İl meclisi üyeleri siyasi parti mansupları olamaz. Bugün anladığımız manada Belediyeler bu sistemde yoktur. Çünkü onlar hen siyasi parti güdümünde hemde bu parti çıkarları doğrultusunda vergi ve hazine ödeneklerini har vurup talan etmektedirler. 

         Dikkat ederseniz Atatürk ve Meclis  o günlerde parti olmasa bile var olan cemiyetlerden,derneklerden bile bahsetmiyerek direk halkın kendisinin o vilayetin sorunlarına taraf olmasını istemişlerdir.

     İL MECLİSLERİNDE Halk içinden seçimle üyeler seçilir, Üyeler arasından da bir başkan ve çeşitli hizmet kollarındaki şubelerde  görev yapacak yine azalardan olmak kaydıyla bir idare heyeti seçilir. Bu idare heyetini denetleyecek ayrıca bir denetleme komisyonu  seçimle gelmiş il meclisi üyelerinden oluşturulur. Yani denetleyen hizmeti verende halkın seçtiği hallk adına bu meclistir.

İllerde merkezin atayacağı bir vali bulunur bu vali meclisin verdiği yetkiler (kanunlar) dahilinde genel görevlerini ifa eder.  Meclislere karışamaz. Fakat merkezle il meclisi arasında bir konu hakkında uyuşmazlık olursa merkezden aldığı güç ve yetkiyle müdahale eder.  

             İŞİN CAN ALSISI NOKTASINA GELDİKİllerde kurulan  meclisler ekonomik ve sosyal ilişkileri sebebiyle birleştirilerek genel Müfettişlik bölgesi kurarlar. Bu müfettişlik dikkat edin ekonomik ve sosyal amaçlı kurulan il meclislerinin birleşmesi sonucu meydana geldiğinden sorumluluk dahili illerde ki asayişi sağlama yetkisi askeri, polisiye ayada siyasi olarak değil ekonomik ve sosyaldır.  Müfettişlik dahilinde ki il meclislerindeki uygulamaları haksızlıkları baskıları ve yolsuzlukları denetleyerek asayişi sağlar, genel resmi iş ve işlemleri takip eder. Bölgesi dahilinde ki meclislerin aralarındaki işlemlerde uyumu gözetir. Genel müfettişler devletin genel kararları  il meclislerinin kararlarını karşılaştırarak denetler.

              Kanunda geçen “..ve  birden fazla vilayeti kapsayan (ilgilendiren) menfaatler(faydalar+ gereklilikler) ile ilgili hususlar(konular+işler+kanunlar) hariç olmak üzere” maddesi gereği il meclisleri yada müfettişlikler bir çok ili ilgilendiren konularda karar alamazlar. Bu eğitim olabilir, kültür olabilir,sağlık olabilir, okul ve üniversiteler olabilir. Yani özerklik yada muhdariyette yada fedarasyonlar yada konfedarasyonlarda olduğu gibi iç işlerinde tamamen bağımsız değillerdir. Siyasi bir yapıları kuruluşları meclisleri, kanunları bayrakları ve dil değiştirme üniversite kurma askeri birlik oluşturma vb. gibi haklarıda yani  özerklikleri yoktur.Bu konular bir çok ili ve bölgeyi ilgilendirir ve Meclisin tekelindedir. Merkeze ve denetimine bağlı olarak (ki vergilerini merkeze ödemek zorundadırlar)  ekonomik ve sosyal konularda il halkına hizmet görürler.

            BİR ÖNEMLİ NOKTADA ATATÜRK VE MİLLET MECLİSİNİN ASLINDA BİR DİĞER AMACI BU GENEL MÜFETTİŞLİKLERİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE  TEMSİLCİLER BULUNDURARAK BÖLGELERİNDE Kİ  HALKIN SORUNLARINI  İLETME ÖNERİLER GETİREREK KANUNLAR NEZDİNDE DE KATILIMI SAĞLAMAKTIR. BUDA GEREKLİ VE ÇOK ÖNEMLİDİR. BÖYLECE İLLER BAĞLI OLDUĞU GENEL MÜFETTİŞLİKLERDE Kİ SEÇİLMİŞ TEMSİLCİLERİ  VASITASIYLA MİLLET MECLİSİNDE SORUNLARINI ANLATACAK VE ÇÖZÜM ARAYACAK ÖNERİLER GETİRECEKLERDİR.

            ZATEN HALKIMIZ SEÇTİKLERİ MİLLETVEKİLLERİ SAYESİNDE SİYASİ OLARAKTA YÖNETİME KATILMAKTADIRLAR. DİKKATE ŞAYAN HUSUS SEÇİLEN BİR MİLLETVEKİLİNİN SADECE SEÇİLDİĞİ İLİN DEĞİL TÜM ÜLKENİN MİLLETVEKİLİ SAYILMASI NEDENİYLE HİÇ BİR MİLLETVEKİLİ BENİM SEÇİM BÖLGEM  DEĞİLDİR DİYEREK SEÇMENİNE DUYARSIZ KALAMAZ.

BÜYÜK MİLLET MECLİSİNE MÜFETTİŞLİKLERDEN GÖNDERİLECEK TEMSİLCİ VE SAYISI KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE YİNE İL MECLİSLERİNİNCE GENEL MÜFETTİŞİLİKTE KARAR VARILARAK SEÇİLİR VE GÖNDERİLİR.

            BENCE HALKIN DOĞRUDAN MAHALLİ YÖNETİME SEÇTİKLERİ MİLLETVEKİLLERİYLEDE ÜLKENİN İÇ VE DIŞ KADERİNE KATILDIKLARI İÇİN ASIL CUMHURİYET BUDUR VE HİÇ BİR YERİNDE MERKEZDEN BAĞIMSIZ OLMA DURUMU SÖZ KONUSU OLMADIĞI GİBİ BİR BASKI DAYATMADA SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. HALKIN KENDİNİ İSTEDİĞİ GİBİ YÖNETMESİNİ VE DENETLEMESİNİ DE SAĞLAMASIYLADA GÜZEL BİR SİSTEMDİR. YANLIZ MAHALLİ İDARELERİN EĞİTİM SAĞLIK VB. KONULARDA KANUNLARLA BELİRLENEN YETKİLERİNDEN ANADİLDE EĞİTİM VB. ANLAŞILMAMALIDIR. BUNDAN MAKSAT ÜLKENİN GENEL EĞİTİM VE DİĞER POLİTİKALARI HARİCİNDE İLLER VE BAĞLI OLDUĞU MÜFETTİŞLİK BÖLGESİNDE  KÜLTÜRÜN YAŞATILMASI KASTIYLA ÖZEL VAKIF MEDRESE VE DERNEKLERİN İL MECLİSİ YETKİSİ VE ONAYIYLA GERÇEKLEŞTİREBİ-LECEKLERİ KÜLTÜRELK VE ÖRFİ FAALİYETLER ANLAŞILMALIDIR. ÇÜNKÜ MADDE 11 GAYET AÇIKTIR ÜLKE MENFAATLERİNİ İLGİLENDİREN HUSULARDA MECLİSLER KARAR ALAMAZ. KEZA ÜLKENİN BATISINDA Kİ İL MECLİSLERİDE DE BÖYLE KARARLAR ALINAMAZ. AKSİ TAKTİRDE MÜFETTİŞLİKLER ARASINDA KOORDİNASYON VE ÜLKEDE UYUM BOZULUR. ÖZELLİKLE TEKRAR ETMEKTE FAYDA VAR BU SİTEMDE İL MECLİSLERİ DOĞRUDAN HALKIN KATILIMINA VE DENETİMİNE DAYANIR VE İL MECLİS VE MÜFETTİŞLİKLERİ HİÇ BİR SİYASİ PARTİYE DAHİL DEĞİLLERDİR. GÜCÜNÜ HALKTAN VE SEÇİMDEN ALIR. BU MANADA GÜNÜMÜZ SİYASİ BELEDİYELERİ DE ÖMRÜNÜ TAMAMLAMIŞYIR.

ATATÜRK VE MECLİSİN YAPTIĞI 1921 ANAYASASINDA SİZCE GÜNÜMÜZDE ANLAŞILAN MANADA ÖZERKLİK VARMI? BENCE YOK YORUMLARINIZI BEKLİYORUZ.

            ZATEN ÖZERKLİĞİN O GÜN YADA BUGÜN ÜLKEYİ BÖLECEĞİNİ ATATÜRK KADAR BİZDE BİLİYORUZ.  

BİR SONRAKİ KONUMUZ İNŞAALLAH SİYASET SİYASİ PARTİLER EĞİTİM SAĞLIK TARIM ASKERLİK VB. MERKEZİ GENEL UYGULAMALRIN 1921 E GÖRE NASIL OLACAĞINI ANLATACAĞIZ İNŞAALLAH.

MAHİYETİ BÜYÜKLERİMCE BİLİNEN BENİM ÇOK AZINA VAKIF OLUP YÜZEYSEL ANLATTIĞIM BU KONU İNANIYORUM Kİ SORUMLULUK SAHİBİ SİYASİ VE DÜŞÜNÜRLERİMİZİN KATKILARLA FİLİZLENECEK TÜM ÜLKE AYDINLARININ KATILIMIYLA  GERÇEK CUMHURİYET VE DEMOKRASİYE ULAŞACAĞIMIZI YÜCE ALLAH’TAN DİLİYOR VE UMUYORUM.

 

Şeyh Sait 05 Temmuz 2010

              Şeyh sait konusunun Atatürk ve Cumhuriyet üzerinden tekrar dillendirilerek milletimizin yalnış yönlendirildiğini basından takip etmekteyiz. Tekrar etmekte fayda var Şeyh sait olayı kısaca şöyle gelişmiştir.

              Cumhuriyetin ilanı sonrası Atatürk ve ittihat ve terakki arasındaki savaş sürerken,  Atatürkün  toplumu zamanın gerekliliklerine göre aydın, okumuş, hür düşünebilen bireyler olarak yetiştirme gayret ve teşebbüsleri gerek açıktan gerekse gizli olarak engellenmiş. Yapmış olduğu her inkılap, amacına ulaşamadan inönü ve ekibinin derin çalışmaları sonucu baltalanmıştır.

             Saltanat kaldırılmıasını bile anlayamayacak durumda olan cahil halkımız bugünlerde bile dini hakikatlerden uzak kişilerce rahatlıkla yönlendirilebilmektedirler. Çünkü saltanatı islam dini benimsemez. İslamda yönetim  biata yani seçene ve seçilene yani seçime diğer anlamıyla CUMHURİYETE dayanır. Peygamber Efendimiz sonrasında  Cumhuriyet uygulanmış halifeler seçimle iş başına gelmişlerdir. Cumhuriyet yeryüzünde ki en güzel ve ideal yönetim seklidir.

             Halifelik kaldırılmış çünkü yer yüzünde gerçek manada 4 halife harici halife gelmemiş. Bu halifelik sistemide  muaviye zamanında saltanata dönüştürülmüştür. Sonradan adı geçen kişileri halife olarak adlandırmak ne derece doğrudur düşünülmelidir?

                Kılık kıyafet-eğitim ve diğer inkılaplarla beraber Atatürkün önderlik ettiği aydınlanma yolu nasıl olduda Anadolu halkı tarafından dinsizlik olarak algılandı? asıl sorgulanması gerekensoru  budur. Bildiklerimiz inönü ve ekibinin Atatürk inkılaplarını baskı aracı olarak kullanıp dine karşı savaş açmaları neticesi  inkılapların yanlış anlaşıldığı yönündedir. Çünkü düşünün ki Allah din diyemiyen, zorla şapka taktırılan, Kuran eğitimi yasaklanan bir zihniyete karşı saf dindarlık hissiyatıyla tepki gösterenlerin içinde bulundukları ruh halini  çok iyi araştırılıp analiz edilmesinin doğru olacağı kanaatindeyiz. Bugün bile 85 küsür yıllık Cumhuriyetimizde baş örtüsü sorun olarak kalmaya devam edebiliyorsa bunu ülkeye palazlanan Atatürkü etkisizleştiren ve öldüren inönü ve ekibine borçluyuz. 

             Atatürk inkılaplarının baskı aracı olarak kullanılıp, amacından sarptırılmasına ses çıkaramamış ve hatta ses çıkarmaya gücü yetmemiştir. Bu sitenin kuruluş amacı da Atatürke inönü ve masonik ekibince yapılan işkenceleri gün yüzüne çıkarmak ve yanlış öğretilen tarihimizi bildiklerimiz doğrultusunda doğruyu bilenler anlatana arşivlerimiz açılana kadar halkımıza aktarıp onları aydınlatmaktır..

 Tüm bu gelişmeler özellikle ülkemizin doğusunda dini hassasiyetleri yüksek vatandaşlarımız tarafından farklı algılanıyor yapılanların dine karşı bir harekat olduğu düşünülüyordu. Şeyh sait isyanı bu anlamda tamamen dini hassasiyetlerden doğmuş bir başkaldırıdır. Bazılarının öngördüğü gibi bu isyanın kürtlükle yada musul meselesiyle yakından uzaktan ilişkisi yoktur.

               İlk kıvılcımlarını daha 1924 yılı içerisinde hilafetin kaldırılmasıyla belli eden  kıpırdanmalar üzerine  Terakkiperver Fırkasının kurulması ve tüzüklerinde dine saygılıdır ifadesinin yer alması  mecliste inönü ve yandaşlarını memnun etmemişti. Onlar kendi iç dünyalarında devrimleri farklı yorumluyorlar buna karşı çıkabilecek herkese hasmane bir tutum takınarak sertlikle sindirilmesi fikrini savunuyorlardı. Ülkeye yavaş yavaş hakim olan huzursuzluk hissediliyor olası bir başkaldırı her an bekleniyordu.

            Sertlik yanlısı olmayan inkılapların zamana yayılarak  benimsenmesinden yana olan ılımlı lider Atatürk bu sebeble İsmet İnönünün istifa etmesini ve yerine daha ılımlı olan Fethi Okyarın başbakan olmasını istedi.  21 kasım 1924 de Atatürkün isteği üzerine inönü istifa eder, yerine Fethi okyar başbakan olur. Yaklaşık 3 ay sonra 10-15 şubat 1925 te Şeyh sait ayaklanması başgösterecek, diğer taraftan Fethi Bey Hükümeti’nde bazı bakanlar, hükümetin isyânla ilgili yeterince tedbir almadığını söyleyerek istifa edeceklerdir. Yani mecliste ismet inönüye biat etmiş milletvekilleri fethi okyarı düşürmek ve olayın ılımlı olarak çözümlenmesini önlemek için Atatürke ve okyara resmen komplo düzenleyeceklerdi.  Günümüzdede kürt sorunu adıyla anılan sorunun çözümünü aynı ittihat ve terakki merkezli zihniyette sahip inönü ve ekibince yapıldığı gibi  sertlikle olağanüstü hal ilanı ile çözmek istenmiyor mu? Halbuki bu pkk dan farklı bir şey olan kürt vatandaşlarımıza daha az özgürlük ve demokrasi daha çok baskı ve zulüm iken. işte zihniyet halen aynıdır.. Aynı o yıllardaki gibi bu gün bile açılım istemeyenler partiden istifa etmiyor mu oyun aynı oyun…

                Bu olay bize İsmet inönünün mecliste nasıl bir etkinliğe sahip olduğunun bariz örneklerinden biridir. Atatürke rağmen hakim olduğu mecliste perde arkası oyunlarıyla fethi okyar hükümetini etkisizleştiren inönü ve ekibi sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için her türlü film ve fırıldağı çevirmeye hazırdır.  Bugün bile elde ettikleri imtiyazları kaybetmek istemeyenler, pkk ile işbirliği yapmıyormu? Doğuda savaşın sürmesini isteyenlerin tek amacıının ülkede hakim güç kalmak silah, uyuşturucu ve her türlü rantı yemek olduğunu biliyoruz ve bunun devamı içinde sert önlemlerden bahsedebiliyor pkk nın bitmesini de istemiyorlar..

              Komplonun devamı da şöyledir.. Yine Cumhuriyet Halk Fırkası’nda ve Meclis’te, Fethi Bey Hükümeti eleştirilmeye başlanır. İstedikleri bölgede sıkıyönetim ilanı ve kürtlerin üzerine ordu birliklerini göndermektir. Fethi bey direnir çünkü olayın sebeblerini anlamakta bunun bölge kolluk kuvvetlerince   sorumlularının yakalanmasıyla çözülebileceğini bilmektedir. 2 Mart 1925 günü Meclis’e verilen “Cumhuriyetin en uzak tehlikelerden dahi korunmasını ve halkın sükun ve tam bir rahata kavuşmasını, hükümetin kendine düşen görevi yapmada çok daha azimli ve ileri görüşlü olmasını isteyen” önergenin kabul edilmesi üzerine Fethi Bey Hükümeti istifa etmiş ve İsmet Paşa yeniden Başbakanlığa bu sertlik yanlısı milletvekilleri sayesinde getirilmiştir. Perde arkasında olayları idare eden tabiki inönüdür.

              Önerge dikkatlice okunacak olursa aslında olayın boyutunu ve inönücü meclisin niyetini kavrayabiliriz. Zaten tarih yorumcuları  bize bu olayı allayıp pullayıp bir kürt ayaklanması şeklinde sunmuş, işin içine hiçte alakası olmayan ingilizleri de katarak finali musulda bağlayarak kürt-türk ayrıştırılması harekatının mimarı olmuşlardır. Zaten inönünün kürt politikası da hep bu olmamışmıdır? Kürt vr Türk milliyetçiliklerini oynayarak ayrımı hızlandırmak. Aslında Şeyh Sait isyanı tamamen dini kaygılardan kaynaklanan bir olaydan başka bir şey olmadığı halde inönücü meclis olayın farklı boyutlarda farklı amaçlarına hizmet edebilmesi için her karatmayı yapmışladır.

          Bu tercih Atatürkün tercihi değildir. İnönü ve ekibinin meclisteki fırıldakları sonucu Atatürke dayattıkları bir oldu bittidir. Atatürkün fethi okyar haricinde bir başkasını dahi başbakan ataması bu inönücü milletvekillerinin aynı senaryoları tekrarlamalarına engel olamayacaktır. Yine kabinden istifa edecekler ve inönüyü seçtirmeye çalışacaklardır. Atatürk istemediği halde kabul etmek zorunda kalmıştır.

              Zaten günümüzde de böyle değilmidir. Milletvekillerinin ortak tutumları bir kararın alınıp alınmamasına etken olmuyormu? Hatta internete düşen son chp baykal olayında  birilerinin istemedikleri genel başkanı düşürebilmek için  kaset tuzağı kurdukları söylenmiyor mu? Siyaset bazen çirkin yüzünü hiç değiştirmiyor ve bunu da saklayamıyor…

          Daha sonra 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edilir. İstiklal mahkemeleri ve idamlar sonrası tekke ve zaviyelerin kapatılması.  Şapka devrimi VE ATATÜRKÜN ÜLKESİNİN HALKININ NABZINI YOKLAYAN BİTMEYEN YURT GEZİLERİ 

                      Gerisini artık siz düşünün ve siz siz olun inönü ve ekibinin uydurma tarih kitaplarına inanmayın.. 

Şeyh sait büyük bir ulema olup kendileri Seyyittirler. Bu büyük zat ayrıntıları muhakkak bir gün açıklanır din dışı uygulamalardan dolayı sadece islam için rejime başkaldırmıştır. Kürtlükle ingilizlerle alakası yoktur.. Amaç horlanan islama hizmettir. ALLAH DERECELERİNİ ALİ EYLESİN..
          Aşagıdaki ifadelerde O nun islam için mücahadele verdiğini ispatlamaktadır. Kimi yorumcuların iddia ettiği gibi musul meselesi, ingilizler ve kürtlükle alakası yoktur..

 


 

Celal Bayar (Eski Cumhurbaşkanı):
“Şeyh Said’in 1925’lerde yapmak istediğini, Humeyni [iran islam devriminin lideri]günümüzde yapmaktadır.”(111)

Kazım Karabekir

(Şark Cephesi Komutanı):“Şark vilayetlerimizde idare-i Örfiyeyi [sıkıyönetim] mucib [gerektiren] hadiselerzuhura gelmiştir. Bu mahdut mıntıkanın harici teşvikatla [dış kışkırtmalarla] bazıemellere nail olmak için halkı dini tahrik ile ihlal ettikleri anlaşılmıştır. Dini aletittihaz ederek mevcudiyet-i milliyemizi tehlikeye koyanlar her türlü lanetelayıktır.”(112)
Kanımca Karabekir paşa diğer isyanları kast etmektedir..
 
 Süleyman Demirel (Eski Cumhurbaşkanı):“Türkiye’de irtica lafları, Şeyh Said isyanıyla beraber başlar. Şeyh Said isyanı mahkemesinin iddianamesinde irtica vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nınve Serbest Fırka’nın kapatılmasında da bu iddialar vardır.”(113)
 
Sadi Koçaş (Eski Başbakan):“Bu ayaklanmada görülen ve iddia edilen en önemli gerekçe dini idi. Laik devletanlayışını hazmedememiş, özellikle dış mihrakların tahrik ettiği sözde dindar ŞeyhSaid ve benzerlerinin açıkladıkları tek gerekçe, ‘din elden gidiyor’ sloganıydı.”(114)
 
Rıza Nur (Tarihçi, ilk Milli Eğitim Bakanı):“Şeyh Said gayet dindar bir adammış. Medreseler ve tekkelerin ilgası, şapka giydirileceği şayiası bu adamı tehyic [heyecanlandırma] etmişti. Isyan etti. Resmi tahkikat asla milli bir Kürt isyanı olmadığını göstermiştir. Ben bunu orada IstiklalMahkemesi reisliğini yapan Ali Saib’e de sordum. O da ‘asla Kürtlük meselesiyoktur, sırf dindir’ dedi.”(115)
Avni Doğan (Şark İstiklal Mahkemesi Üyesi):“Asilerin propagandaları, Türkiye Cumhuriyeti idaresinin şeriatı kaldırması ve şapka giyilmesi, kız ve oğlan çocuklarının bir arada tahsil yapmaları gibi irticai esaslaradayanıyordu. isyan genişledikçe bu propagandaya Kürtlük cereyanları da karışmaya başladı. Şeyh Said, sağa sola yolladığı emir ve tebliğlerde ‘Emir’ül-Müminin�
 
Cemal Kutay (Tarihçi):“İsyanın gayesi dini kurtarmak ve bilhassa Osmanlı Halifeliğini yeniden kurmakşeklinde gösterilince, Genc ve Diyarbakır dışında bulunan ve Şeyh Said’in manevinüfuzu altında bulunmayan Kürt aşiretleri isyana iltifat etmedi.”(117)

Şevket Süreyya Aydemir (Tarihçi):“İsyan bir milli hareket, yani Kürtlük, Kürt istiklali gibi sloganlarla değil, ‘dinikurtarmak, şeriatı kurmak’ gibi dumanlı, sınırları belirsiz tahriklerle başladı. İsyanbir hafta gibi kısa bir zaman içinde bazı vilayetlere yayılmakla beraber, daha ziyadebir ‘beyler, şeyhler’ isyanı olarak kaldı. Bu beylerin, şeyhlerin iradelerine bağlıolarak isyana sürüklenen kulların, müritlerin önemli yekunlara varmasına rağmen,bir halk hareketi halini almadı. Kürtlerle meskun bütün bölgelerde, milli bir harekethaline gelmedi. Bu sebeple bazı yazarların kullandığı ifadeye rağmen, Şeyh Saidisyanını, bir Kürt isyanı olarak vasıflandırmak zordur.”(118)

Feridun Kandemir (Yazar):“Şeyh Said’in peşine taktığı adamlarla ayaklanması suretiyle başlayan bu isyan, aslabir ‘Kürt isyanı’ değil, memlekette, bilhassa o devirlerde sık sık görülen mevziiayaklanmalardan biri idi.”(119)

Mahmut Goloğlu (Yazar):“Đslam dininin en bağnaz ve tutucu olanlarını içinde toplamış olan Nakşibenditarikatının en çok etkili olduğu Doğu bölgesinde; hükümetin dinsizliği, milletindinsizliğe götürüldüğü, dinin kaldırılmak istenildiği, dinin yitirilmekte olduğu, bunuönlemek gerektiği gibi söylenti ve propagandalarla devrim tepkilerinin belki de enbüyüğü denebilecek olan ayaklanma başladı.”(120)

Metin Toker (Gazeteci-Yazar):“Şeyh Said, bir Kürt lideri gibi davranmaktan ziyade bir ‘karşı ihtilal’in ilk darbecisigibi hareket ediyordu ve açtığı bayrak, hilafet bayrağıydı, şeriat bayrağıydı.”(121)

Uğur Mumcu (Gazeteci-Yazar):“Şeyh Said ve yargılanan diğer şeyhler, amaçlarının ‘Kürtlük’ olmadığını, ‘dinuğruna kıyam ettiklerini’ söylemişlerdi. Gerçekten de ayaklanmanın kökeninde dinsel duygular yer almaktaydı. Türk-Kürt çelişkisi söz konusu bile değildi. Çelişki,laik devlet ile Nakşibendi tarikatı arasındaydı.”(122)

İlhan Selçuk (Gazeteci-Yazar):

“Şeyh Said ayaklanmasında, cumhuriyetçiler ile şeriatçılar çarpıştılar. Çatışmadaki‘etnik’ renk, olayın toplumbilim açısından özünü saptıramaz. Bilimsel yaklaşım, etnik ayrımın da altını çizmekle birlikte, tarihsel dönüşümün cumhuriyetçi-şeriatçıçelişkisini öne çıkarmak zorundadır.”(123)

İsmail Beşikçi (Yazar):“Doğudaki aşiret reisleri, çok çeşitli görevleri bir arada yürütüyorlardı. Bazı aşiretreisleri sadece aşiret reisi olarak kaldıkları halde, bazıları aşiret reisliği ile birliktedini reisliği, yani şeyhliği de beraber yürütüyorlardı. Bazıları ise, hem aşiret reisi,hem dini reis, hem de milli liderlik fonksiyonlarını benimsemişlerdi.. Şeyh Sait,böyle bir liderdir. Şeyh Sait, Palu ve Hınıs’taki çeşitli medreselerin kurucusu, yaniPalevi Tarikatı’nın da başı olduğu gibi, çevredeki aşiretlerin de reisidir. Bu üçfonksiyonun onda birleşmesi kendisini çok güçlü kılmış ve merkezle meydana gelenen büyük çatışmanın liderliğini yapmıştır. Fakat şurası muhakkak ki, Şeyh Saithareketinin ulusal bir niteliği yoktur.. Şeyh Sait isyanı merkezin yetkilerine karşıyapılan ilk büyük çıkış olmuştur. Bu isyanda tamamen dini sloganlar kullanılmış vehareket tamamen irticai mahiyette bir hareket olmuştur. Bu hareketin geniş kapsamlıoluşunun en önemli sebebi, isyanın lideri olan Şeyh Sait’in yukarda söz konusuettiğimiz fonksiyonlara (aşiret liderliği ve tarikat liderliği) sahip olmasıdır.”(124)

Hikmet Kıvılcımlı (Sosyalist lider):

“Şeyh Said isyanı gerek milli, gerekse milletlerarası mikyasta irticai idi.”(125).

İlhan Murad Bardakçı

(Tarihçi):“1925 yılında çıkan Şeyh Said ayaklanmasında, dava bağımsız devlet sorunudeğildir. Şeyh Said’in ihtilal değil, istekler beyannamesi ele geçmeden, kendisi idamedilmiştir. Bu belge, bildiğimiz bir devlet kuruluşundadır. Içinde sadece, Islamiberaberliğin neden ihmal edildiği anlatılır ve kendilerinin devlete sadakatleri hikayeedilir.”(126)
Kadir Mısıroğlu (Yazar): “Şeyh Said’i isyana icbar ettiler. Gözdağı vermek için. Şartları öyle hazırladılar.Ama Şeyh Said Kürtçü değildir. Şeyh Said kurbandır. Aferin iyi yaptı diyemem,onun hareketiyle zulmün ceberruti gücü sabit oldu; başkaları isyan etmemektemazur oldu. Ama hesap yanlışı yaptı, bu kadar insanın öldürülmesine sebep oldu.Yalnız şarka, onu ezerek gözdağı vermek istediler.”(127)
Orhan Türkdoğan (Bilim Adamı):“Manisa’da Nakşibendi tarikatına mensup olan Giritli Mehmet ve arkadaşlarınıntekke ve tarikatlarının kapatılmasına tepki olan ayaklanmaları, 1925 yılınınŞubatında Nakşibendi tarikatının en yoğun olduğu Doğu bölgesinde patlak verenŞeyh Sait ayaklanması ile ortak noktalar taşır. Doğu ayaklanmasının baş yöneticisiolan Nakşibendi Şeyh Sait; dinin elden gittiği gerekçesi ile eyleme geçti.”(128)
Necip Fazıl Kısakürek (Yazar): “Şeyh Said’in Ingilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni biryalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup [güney] istikametinde sınıradoğru sarkar, Irak Kürtleri ve Ingilizlerle irtibat kurar ve davasına, gerilerini veyardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. Bu vaziyette,Türk hükümetinin dine karşı tavrı da, kendi devletinin nizamını kurmak varken onufazla alakalandırmamak gerekirdi. O, dini zedelenmeye doğru giden bir Türk gibihareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden kendi öz hükümetini, Ankara’yıtoslamaya davrandı. Bu davranışın sakameti [yanlışlığı] yanında samimiyeti açıktırve Şeyh Said’e, Mahkeme’de verdiği cevaptan da anlaşılacağı gibi, Kürtlük gayretive Ingilizlerle irtibat zilleti isnat etmek vicdansızlıktır.. Bütün bu hadiselerin seyri degösterir ki, Şeyh Said dış ve yabancı desteklerle alakalı olmaksızın sırf kendi başınave sadece inancı uğrunda hareket etmektedir.”(129)  
Thomas Bois:“Piran’lı Şeyh Said’in 1925’teki isyanı, hoşnutsuzluğun ilk işareti olmuştur.Müslümanların fanatizmi olarak nitelendirilen bu isyan, Cumhuriyetin reformlarınıtehdit etmesi nedeniyle feodal kalıntıların ve halifeliğin Atatürk tarafından tamamenkaldırılmasına karşı düzenlenmiştir.”(130)

Arnold J.Toynbee:“Şeyh Said 13 Şubat’ta isyan bayrağını açmış ve birkaç hafta içinde ayaklanmayıgeniş bir bölgeye yaymıştı. Isyancıların programlarının başlıca maddeleri, MustafaKemal Paşa’nın laik hükümetinin kaldırdığı şeriatı geri getirmek ve Sultan Hamid’inoğullarından Selim Efendi’yi Sultan ve Halife ilan etmekti.”(131)

Lord Kinross:“Piran’da başlayan ve Doğu illerine yayılan isyanın elebaşısı Şeyh Sait adında Hınıslı bir aşiret başkanı idi. O bölgedeki Nakşibendi dervişlerinin de başı olan ŞeyhSaid, aşiretini, halifeliğin kaldırılmasına ve Kemalist hükümetin ‘kafirce’ siyasetinekarşı ayaklanmaya çağırdı. 13 Şubat 1925’te, birkaç haftalık sürekli birpropagandadan sonra ‘Allah’ın emriyle’ isyan ilan etti. Yeşil Müslüman sancağıaltındaki kuvvetleri, şeriatı geri getirmek amacıyla, bölgeye yayılarak hükümetbinalarını ele geçirdiler. Jandarmaları tutukladılar. Elazığ ve Diyarbakır şehirlerineyürüdüler. Lakin Halk Fırkası’nın aşırı kanadındakiler, aksi görüşü savunuyorlardı.Bu ayaklanma bir karşı ihtilal teşebbüsü olabilir, Doğu illerinden Türkiye’nin başkayerlerine sıçrayarak, rejimi devirmeyi hedef tutan bir hareket halini alabilirdi.. ŞeyhSait’le adamları, dağlık Doğu bölgelerinde ellerinde yeşil sancak, göğüslerininüzerinde Kur’an-ı Kerim; bankaları, evleri, dükkanları basıp yakarak ‘Hak yolunda’ilerliyorlardı. Türklerden, Tanrı adına teslim olmalarını istiyorlardı. Vaizler onlaracennette ödüller vaat ediyordu. Yerden ve havadan; Halife’nin kendilerindenfedakarlık istediğini, halifelik olmadan Müslümanlığın da olamayacağını bildirenbeyannameler dağıtılıyordu. Şeriat geri getirilmeli; okullarda dinsizlik öğreten,kadınları yarı çıplak gezdiren hükümetin başı ezilmeliydi. Şeyh Sait, Kürt istiklaliyerine din davası ile ortaya çıktığı için komşu kabilelerden kendine fazla taraftartoplayamamıştı. Bunlar bir Nakşibendi dervişinin ruhani başkanlığını kabuleyanaşmıyorlardı.. Şeyh Sait, dava sırasında sakin davrandı.. Din elden gittiği içinisyana kalktığını söyledi. Öteki Müslümanlara kılıç kaldırmakla günaha girdiğinikabul etmedi, onlar nasıl olsa imansızdılar. Đsyanı başarabilmiş olsa, medreseleritekrar açarak, şeriatı geri getirecek, Mecelle’yi [Osmanlı hukuku] yenidenuygulayacak; yalancının dilini, hırsızın elini kesecekti. Şeyh Sait sehpaya çıkarken,mahkeme başkanına gülümseyerek: ‘senden hoşlandım, ama kıyamet günündehesaplaşacağız’ dedi.”(132)

Bernard Lewis:“Ayaklanmayı, ‘Allahsız Cumhuriyeti’ devirmeyi ve Halife’yi geri getirmeyi isteyenderviş ve şeyhler yönetmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal, tekkelerini kapatarak,birliklerini dağıtarak ve toplantılarını, ayinlerini ve özel kıyafetlerini yasaklayarak,dervişlere karşı harekete geçti.”(133)

Paul Gentizon:“Şeyh Said, din adına ‘Cumhuriyetin imansız öncülerine’ karşı koydu.. Dervişler,şeyhler, hatta bazı hocalar, büyücüler, sihirbazlar, istihareciler bir nevi mâlikanesaydıkları bölgelerinde, Cumhuriyetin yenileştirme gerçeğine karşı koymakta yarargörüyorlardı. Bu bakımdan eski sarıklılar, Ankara’dan gelen en ilmi gerçeği bileyanlışlık ve dinsizlikle lekelemek için ellerinden geleni yapıyorlardı.”(134)

 

 

ABD-İngiltere-İttihatçı ortak planları ve Atatürk 04 Temmuz 2010

             

İttihatçılık-ergenekon ayrımında tartışmalar süre dursun Atatürk ülkeyi ingiliz yeda Amerikan egomanyasına terk etmektense milletin olsun özgür olsun anlayışıyla  etrafını ahtapot gibi saran ittihatçılara rağmen kurtuluş savaşını başarıyla gerçekleştirdi. Ülkeyi tamamen köleleştirecek, dininden dilinden ve kültüründen tamamen koparacak emperyal güçlere kayıtsız teslimiyet anlayışını kabullenemeyen Atatürk, İttihatçıların hem amerika ve ingiltere adına çalışmalarına hemde kendisini destekliyor gibi görünüp kendisini saf dışı etme faaliyetlerine rağmen, yüksek dehası sayesinde masonik ittihatçılarıda dengeleyebilimiş, tek gayesi olan milletin kendi kaderini kendi tayin hakkını yine bu millete armağan etmeyi başarmıştır.

              Bu çok karışık bir süreçtir. Bu yüzden arşivler açıklanmadan kimse anlatılan tarihin yalan olduğunu algılayamayacak ittihat ve terakkinin vatanı savunan kurtuluş kahramanları oldyunu sanmaya devam edecektir. İşte bu anlayışın devamını sağlamak içindir ki arşivlerimiz açılmamaktadır. Bu arşivlerde söylencelere göre TSK nın elindedir.

              Peki nasıl oluyor da ittihat ve terakki mensupları hem emperyalleri hemde Atatürk ü destekliyor görülebiliyor.

            Atatürk İtttihat ve terakkinin asker kanalıyla siyasete müdahalesini hoş karşılamadığını 1921 ve 1924 anayasalarıyla bunu kanun güvencesine aldırdığını biliyoruz. 1919 ylında çok önceden havlu atmış olan Osmanlının resmen yenilme ve teslim anlaşması olan mondoros imzalandıktan sonra İttihatçı perda arkası ve askeri üst yönetim   kadrosu ABD ve İngiltere ile yapılan gizli anlaşma gereği yurt dışına çıkacak, ittihatın gizli diğer kolu olup, ittihat ve terakkiye karşı görüneren aslında emride ittihatçılardan alan diğer kadro ise bu boşluğu dolduracaktı. Zaten son osmanlı meclisinide onlar kurmuşlardır.

            İttihat ve Terakki ile ingiltere arasında ki anlaşmaya göre mondoros tan sonra ülke işgal edilecek, padişah istanbul ve çevresinde küçük bir alanda sembolikte olsa osmanlıyı temsile devam edecekti. Bunlar bilinenler..

            Fakat Atatürkün son meclisi ikna ederek tüm ordunun başına geçme tesebbüsü olan nazırlık isteğini tehlikeli bulan ittihatçılar bunu engellemiştir. Bu mümkün olsaydı tüm ordu güçleri  ve yetkileri elinde olan Atatürkün padişah adına milleti  bir amaçta toplaması ve kurtuluşu gerçekleştirmesi daha kolay olacaktı. Belki işgaller yaşanmayacak bir anlaşma ile savaşsız sorun çözümlenecekti. Türkiyenin yol ayrımında kadarini etkileyen en büyük kırılma noktası budur.

           Zaten İngilizlerin ve ülkede gözlemci olarak bulunan Amerikalıların da beklentisi mondorosun gerçekleşmesiydi. Plana göre yunanlılar izmiri işgal edecek, ittihatçı kadrolar bunu bahane ederek ingilizi kötü ABD yi iyi göstererk milletin ABD mandasını istemesinin ülkenin tek kurtuluşu olacağı kanaatini onlara aşılayacaklardı. Mondorsun amacı Ülkeyinin bir kaç emperyal arasında bölünmesinden ziyade ABD mandasına  teslim etmekti. Oyunu bozan Atatürk oldu.. 

              İstanbulda kaldığı zaman zarfında tüm ordu mensupları ve siyasilerle görüşerek nabız yoklayan Atatürk, ingilizlerle de görüşmekten çekinmemiş onlarında niyetini anlamaya çalışmıştı. Planı görmüştü önce işgaller ardından ittihatçıların  ülke genelinde yapılan miting ve yönlendirmelerle ülkenin ABD mandasına çekilmesi.. Bu sırada Enver paşa büyük ihtimal Yunanistanda olabilir.. Bindiği gemide alman değil İngiliz gemisidir.. Çok tuhaf değil mi?  Buda oyunun bir parçasıydı.. Ve okuduğumuz tarihte öyle…

Enverosları önce Amerikada en son olarakta İngiltereye yerleşmiş olarak duyarsanız hiç şaşırmayınız.. Torunlar sağolsun..

Atatürkün ittihatçı olmayan ülkenin kurtuluşundan yana olan ve  mandayı kabullenemeyecek bir ikisi hariç henüz ismlerini kimsenin bilmediği  arkadaşları ile karşı eylem planı yaptığını biliyoruz. Bize sadece şişlideki evine gelen tanınmışlardan bahsedilir. Fakat perde arkasında asıl kahramanların kimler olduğu meçhuldur. Padişah vahdettin ile aralarında irtibatı sağlayan bu meçhul kişiler planın olgunlaşmasında katkıda bulunmuş hatta Anadoluda dağıtılmayan ordu komutanlarını bizzat onlar yönlendirmişlerdir. Buradan sonrası çok karmaşıktır. Anadoluda ingiliz-ABD mandası ve ittihatçılar arasına milleti de katarak  ki o milleti tek başına temsil eden ATATÜRK tür  milli mücadeleyi  sağlamak Allah yardımı ve derin bir irade ve deha ister..    

       Devam edecek İnşaallah..

 

ATATÜRK VE KARAKOL CEMİYETİ 25 Haziran 2010

    
Atatürkün nutukta tarif ettiği Karakol Cemiyeti aslında İttihat ve Terakkinin ordu içi yapılanmasıdır. Bu yapılanmanın nasıl olduğunu bize nutukta haber verirken günümüze de ışık tutmaktadır. Anladığım kadarıyla daha 1919 sivas kongresi zamanında bu yapılanma başlamış. Bu yapılanma Atatürke kısmen duyrularak Atatürk ittihat ve terakki tarafından etki altına alınmaya çalışılmıştır.  Zaten nutuk okunursa emrine karşı gelen refet bele gibi, amerikan mandasını savunan rauf orbay,refet bele,kara vasıf gibi art niyetlileri safdışı edememesi sebebide orduda yapılanan ittihatçılardır. Bu talimatnamenin Atatürke ulaşması ise onu etki altına alıp bak ordu elimizde ABD mandasını kabulet demektir. Atatürkün karakol cemiyeti adıyla duyurduğu aslında ittihat ve terakkinin ordu içindeki yapılanmasını anlatan bu yapı ismet inönünün 1961 darbesine kadar uzanan ordu içi çekirdek yapılanmanın başlangıcı olup işin başında Enver Paşa olduğu düşünülebilir. Aslında o vardır.. Atatürk 1927 de neden böyle bir not düşme ihtiyacı hissetmiş olabilir acaba gelecek kuşaklara..Çünkü yapacaklarına hazır konacak bu yapının gelecekte ülke kaderinde el koyacağını biliyordu.. Nitekim öyle oldu.. Çünkü Atatürk nutku bugünler için yazdı ve okudu. İttihat ve Terakkinin kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında neler yapacağını tahmin edebiliyordu…

_________________________________________________

Nutuktan:

Biz Erzurum’da kongre kararlarının her tarafça anlaşılmasını ve topyekûn uygulanmasını sağlayıcı tedbirleri almaya çalışırken, bize Karakol Cemiyetinin Teşkilât-ı Umumiye Nizamnamesi , ve Karakol Cemiyetinin Vezaif-i Umumiye Talimatnamesi diye basılı bir takım kâğıtların, bütün orduya, komutan,subay, herkese dağıtıldığı bildirildi.

Bu yönetmeliği okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu teşebbüsün benden geldiğini sanarak, birçok şüphe ve kararsızlıklara düşmüşler. Benim bir yandan kongrelerle açıkça ortak millî faaliyetlerde bulunurken, bir yandan da esrarengiz ve korkunç bir komite kurmaya çalıştığım zannına kapılmışlar. Gerçi, bu örgütün ve teşebbüslerin elebaşıları İstanbul’da bulunuyorlarmış; fakat, teşebbüslerini benim ad ve hesabıma yapmakta imişler. (O sırada Atinada olmasınlar yada londrada)

Karakol Cemiyeti’nin genel kuruluş tüzüğü’ne göre, genel merkez üyeleri, sayıları, toplantı yer ve toplanış şekilleri, seçim usulleri ve görevlendirilmeleri kesinlikle gizli tutulur.

Bir de, en ufak bir sırrı açığa vuran, Karakol Cemiyeti’ne bir tehlike getiren, hattâ tehlikeye yol açabilecek bir şüphe uyandıran kimseler derhal idam edilir.

Genel Görev Yönetmeliği’nde de bir “millî ordu’dan” söz ediliyor ve “bu ordunun başkomutanı, büyük kurmay hey’eti, ordu, kolordu ve tümen komutanları ile kurmayları seçilmiş ve tayin edilmiş olup gizli tutulur. Bunlar görevlerini gizli olarak yaparlar” açıklaması okunur.

Efendiler, derhal komutanları uyararak, bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini asla uygulamamaları gerektiğini ve bu teşebbüsün kaynağını araştırmakta olduğumu bildirdim.

Sivas’a varışımdan sonra, oraya gelen Kara Vasıf Bey ‘den anladım ki, bu işi yapan kendisi ve bazı arkadaşları imiş. (Kanımca Rauf Orbay-Refet Bele içerden Atatürke yakın fakat sinsice Ali Fuat Cebesoy.. tabiki Enver Paşanın görevlendirmesiyle)

Herhalde, bu hareket tarzı doğru değildi. Herkesi idam ile tehdit ederek bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen birtakım komutanların emirlerine uymak mecburiyetinde bırakmaya kalkışmak çok tehlikeliydi. Gerçekten de, bütün ordu mensuplarında biribirlerine karşı bir güvensizlik ve korku başladı. Söz gelişi,herhangi bir kolordu komutanının, benim komuta etmekte olduğum kolordunun acaba bilinmeyen gizli komutanı kimdir? Bu gizli komutan ne vakit ve nasıl komutayı ele alacak ve bana ne gibi bir işlem uygulayacak gibi haklı birtakım kuruntulara kapılması ihtimalden uzak değildi.

Sivas’ta Kara Vasıf Bey’e bu gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli büyük kurmay hey’etinin kimler olduğunu sorduğum zaman, hepsi siz ve arkadaşlarınızdır, karşılığını vermişti. Bu beni büsbütün şaşırtmıştı. Böyle bir karşılık elbette akla yatkın olamazdı. Çünkü, bana asla böyle bir örgütlenmeden kimse söz etmiş ve iznimi de almış değildi.

Bu derneğin, sonradan, özellikle İstanbul’da yine aynı adla faaliyetini sürdürmeye çalıştığı anlaşıldıktan sonra, kuruluşunda ve bununla ilgili olarak bize vermek zorunda kaldıkları bilgilerde samimiyet bulunabileceği iddia edilemez. (Yani bu yapılanma vardır ve art niyetli yapılanmadır diyerek tarihe notunu atıyor Büyük ATATÜRK)

 

Atatürk İttihatçılar için ne diyordu? 12 Haziran 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 03:04
Tags: ,

“İttihat ve Terakki reisleri hükümet kuvvetini meşruluk prensiplerine aykırı olarak, şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim, durdum, fakat anlatamadım.”

“Sofya’da ataşemiliter bulunuyordum. Harp çıktı. Alman askeri ıslahat başkanı Liman Von Sanders’in Çanakkale’yi savunacak ordunun başına geçtiğini de henüz bilmiyordum. Osmanlı ordusunda hemen seferberlik yapılması bile düşünelecek bir mesele iken devletin Karadeniz’de hâlâ bugün bile nasıl geçmiş olduğunu öğrenemediğim bir olay üzerine harbe girilmiş olmasından şikayetçi idim. Bu şikayetlerim o vakit ne kadar manasız sayılmıştı. Çünkü ben yalnız şikayetçi olduğumu söylemiyordum. Almanlarla beraber olanlar yenileceklerdir diyordum.”

“İtiraf ederim ki, eski Osmanlı devletinin harb-i umumiye nasıl bir maksat ve gaye ile girdiğini, yani harbe iştirakten maksud olanın ne olduğunu anlamış değilim. Harbe girdikten sonra idare nokta-i nazarından yapılan hatalar çoktur. Bir milletin kuvayı asliyesi kendi hayatını ve mevcudiyetini müdafaa içindir. Fakat kendi mevcudeyetini unutup da kuvvetini herhangi yabancı bir gaye için istimal etmek katiyyen gayrı caizdir. Harbi sevk ve idare edenler, harb-i umumide kendi mevcudiyetimizi unutarak, tamamen Almanların esiri olmuşlardır. Esasen memleketi müdafaaya gayrı kafi olan kuvvetlerimiz Galiçya’ya, Makedonya’ya, İran ovalarına gönderilerek, serserilik etmişlerdir. Bu sebeple idarei harpte tadad olunamayacak kadar hatalar vardır. Bu hataların mesul-i yeganesi Enver Paşa’dır.”

“1.İçerde hükümeti güçlendirmek. Beslenmeyi sağlamak. Yolsuzlukları en aşağı haddine indirmek. Harbin uzaması yeni kayıplara sebep olsa da, elimizde ve gerimizde kalacak bölgeleri ve halkı dayanmaz ve çürük halde bulmamalıyız. Memleket sağlam bir hareket üssü halinde kalmalıdır.

2. Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı, elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek neferi sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır.” (İttihatçı liderlere sunduğu 1917 tarihli eleştiri raporu)

“Enver Paşa bana Hindistan’a doğru sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu. Emrime üç alay vereceklerdi. İran’dan halk ayaklandıra ayaklandıra Hindistan’a kadar gedecektim. Ben o kadar kahraman değilim, dedim. Talat Paşa niçin bu görevi kabul etmediğimi sorduğunda da, bize bir harita getirsinler, dedim. Durumu gösterdikten sonra da ‘Hem niçin üç alay? Tek bir adam gönderin yeter. Nasıl olsa kendi kuvvetini kendi yapmaya mahkum değil mi?’

‘Bu fedailiği üstüne almalı idin.’

‘Eğer böyle bir şeye imkan olsaydı, sizin emrinizi beklemezdim. Kendim gider, kuvvetler bulur, Hindistan’ı fetheder ve imparator olurdum’ cevabını verdim.”

 

 

HZ. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİN KOMUTANLIK DEHASI VE ATATÜRK 06 Mayıs 2010

Filed under: Din ve Yaşam — Maxtouch @ 06:07
Tags: , ,

   

             Atatürkün büyük bir komutan olarak örnek aldığı insan şüphesiz Yüce Allahın (C.C)  habibi ve peygamberi eşsiz komutan Hz. MUHAMMED (S.A.V) Efendimizdir.

              ATATÜRK Uhud Savaşı’nın planını çizdikten sonra İnönü’ye dönerek şöyle devam etmiştir: ‘BİR KOMUTAN OLARAK BAK BAKALIM BUNDAN DAHA MÜKEMMEL BİR SAVAŞ YAPABİLİR MİYDİN?’ ‘..HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.V) HAYATINA AİT BİR KİTABIN TERCÜME EDİLMESİ İÇİN DE EMİR VERDİM…’ Yakın arkadaşlarından Hafız Yaşar  Okur, Atatürk’ün PEYGAMBER EFENDİMİZ’DEN (S.A.V) HER ZAMAN BÜYÜK TAKDİRLERLE BAHSETTİĞİNİ ve O’nun yaşadığı yıllar için hep ‘HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.V) ZAMAN-I SAADETLERİNDE…’ şeklinde saygı ifadeleri kullandığını aktarmıştır. 

           Acaba Atatürk Uhud savaşının planını nasıl çizmişti. Dini yada siyer kitaplarından okuduğu muhakkak fakat kitaplardaki bilgilerin plan çizecek kadar yeterli olmadığı kanaatindeyim. Hele bir komutan arazi şartlarını görmeden asla plan hazırlayamaz.

          Peygamber Efendimizin (S.A.V) büyük savaşlarından bir diğeri olan HENDEK savaşıdır. Dini yada siyer kitaplarına bakıldığında en azından ben hendeklerin nasıl kazılıp nasıl bir strateji belirlendiğini öğrenemedim.  Fakat Yüce ALLAH (C.C) yardım etti. Ziyaretine gittigim büyük bir seyyit Efendimiz bana olayı izahat ettiler.  Medinenin konumu itibariyle saldırı yapılması muhtemel tek açıklık alana büyük hendekler kazılmış. Hatta hepsinin içine su doldurulmuş. Su doldurulmuş olması çok ilginç değilmi? Anladığım kadarıyla bazı hendekler uzaktan hızla gelen atlıların farkedemeyeceği şekilde gizli kazılmış  bu sebebten düşman atlıları hendeğe düşmüşler. Çünkü hendek eni atların farkettiği anda sıçramalyıp karşıya geçmelerine müsait olmayacak kadar uzunmuş. Bazı yerdeki hendeklerin üzeri ağaç yaprak  ot. vb. şeylerle kapatılarak tuzak şeklinde hazırlanmış sormadım ama kanımca bunlar medinenin evleri arasına kazılmış olabilir. Bir çok düşman bu hendekleri farkedemeyerek içine düşmüşler. Seyyit Efendimiz buyurdular ki hendek savaşının stratejisi yani kazılan hendekler daha sonra özellikle dünya savaşlarında siper savaşlarına ilham olmuş ve hendekler gibi büyük siperler kazılarak savaşlar gerçekleşmiştir. Yani siper savaşlarının atası hendek savaşı onu ilk uygulayanda HZ. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZDİR.

             Bu çok önemli bilgi ve ilme vakıf olduktan sonra şahsen seyyit olduğuna inandığım Atatürkün nasıl olupta Uhud savaşının planını çizebildiğini rahatlıkla anlamış oldum.  ALLAHA (C.C) ŞÜKÜRLER OLSUN. SONSUZ SALAT VE SELAMDA YÜCE ALLAHIN (C.C) PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMED S.A.V EFENDİMİZE VE ONUN ALİNEDE OLSUN. O TÜM GÜZELLİKLER KENDİSİNDE TOPLANMIŞ EN GÜZEL İNSAN EN SON PEYGAMBER AYNI ZAMNADA EN BÜYÜK KOMUTANDIRDA……

               Büyük ATATÜRK Mekanın CENNETİN EN GÜZEL YERLERİ OLSUN. (Amin)

 

Atatürkün babası 26 Nisan 2010

Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zat olduğu söylenmekte.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir.       Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir? Kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Zübeyde Hanım Mehmet Efendi dışında bir başka evlilik yapmamıştır.. Ama Mehmet efendinin konumu ve şahsiyetinin büyüklüğü göz önüne alınarak istismar edilmemesi için Atatürkün babasının kim olduğu aile kararıyla gizlendiği söylenmektedir..

         Bazen düşünmüyor değilim Fatihin kardeşinden bu yana onlarca kayıp şehzade varmış. Çünkü Fatih Sultan Mehmet de kardeş katline izin vermemişti. Atatürkün bunlarla bir kan bağı olabilirmi bilinmez….

 

 

 

Dersim katliamının emrini kim verdi? Atatürk mü, İnönü mü? 03 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:36
Tags: , ,
Sayın Öymen. Ben şimdi sorsam; desem ki; “Dersim’de 1937-38’de olup biteni bilir misiniz?”
Biliyorum, diyeceksiniz ki:
“Cumhuriyet rejimine karşı bir başkaldırı yaşandı. Dönemin yöneticileri de o başkaldırıyı bastırmak için bir dizi operasyon yaptı!”
Haklısınız efendim…
Devlet bir türlü ele geçiremediği isyancı başı Seyit Rıza’yı yakalamak konusunda çaresiz kalmıştı ve maalesef bu çaresizlikle önce Dersim’in köylerini şuursuzca havadan bombalatmış, yetmeyince de dağlara çıkıp avladıkları masum sivilleri sorgu sual etmeden kıtır kıtır kesip, kanlarını da Munzur’a akıtmıştı!
Peki ya sonra?
Sonrası için ne diyeceksiniz efendim?
Şeyden bahsediyorum… Hani şu küçücük yaşlarda, anasından, babasından, kardeşinden koparılıp, Elazığ’daki toplama kampında kafası kazıtılıp sonra da rütbeli askerlere evlatlık ya da besleme olarak pay edilen onlarca Dersimli çocuğa uygulanan zulümden…
Biliyorum bunun için de diyeceksiniz ki:
“Ee canım olabilir! Normaldir!”
Demişsiniz de zaten… Akşam gazetesinden Özlem Çelik‘e meramınızı anlatmak için konuşurken iyice çuvallamışsınız!
Farkında mısınız bilmiyorum ama “Operasyonlarda ‘yan hasar’ dediğimiz bir durum vardır” açıklamasını yaparak aslında Dersim’de işlenen katliamı dibine kadar savunmuşsunuz yeniden!
Kurnazlık yapıp, “Ey Aleviler… Şimdi ben Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını anlatırken size hakaret mi etmiş oluyorum? Onun yaptıklarını anlattığım ve övdüğüm için bana faşist diyorsunuz. O halde Atatürk’e ne diyorsunuz?” diye sormuşsunuz bir de…
Hani, Atatürk deyince bütün Aleviler için akan sular durur ya!
Haklısınız…
Yedi göbek CHP’li ve Alevi bir ailenin evladı olarak cevap vereyim efendim size…
Üzgünüm ama eğer bu katliama Atatürk yol verdiyse, ne yazık ki çok faşizan ve tarihi bir hataya imza atmıştır!
Ama benim bildiğim kadarıyla öyle değil. Çünkü o dönemin tanıklarının ağzından defalarca yazılıp çizilenlere göre, Dersim’de katliamın olduğu tarihlerde Atatürk çok hastaydı ve ölüme karşı savaşıyordu. Katliam emrini o değil, İsmet İnönü vermiştir.
…………….
 

Çankaya’daki Hz. Muhammed (s.a.v)

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:33
Tags:

 Peygamberimizin Çanakkale Savaşları ile ilgili hadislerine dudak kıvıran bazıları, kendimizden bir şey söylediğimizi imâ ediyor, bir çekemezlik var sanki.
 Allah’ın takdiri, Resulünün müjdesi böyle ise, sizler mahşer günü, şefaatine muhtaç kalacağınız Hz. Muhammed aleyhisselama, “Sizin böyle bir sözünüz var mıydı?” diye sorarsınız, “Vardı, niye yalanladınız?” derse ne yaparsınız.
Yoksa biz, “Ey Allah’ın Resulü, biz Senin ashabının söylediğine inanırız”  cevabını veririz. Çünkü O’, “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir” buyurmuş ve “Hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz”  demiştir.
Bu milletin ve Milli Mücadele’nin yanında olduğuna dair Allah (c.c.) ve Resulünden o kadar o kadar çok maddi delil ve manevi işaret vardır ki cümlesi bahsedilen hadisi ve konuyla ilgili salih rüyaları destekler.
Biliyoruz, bu topraklarda iki damar var.
 Bu damarlardan biri Hz. Muhammed aleyhisselamın Türklerle ilgili olumlu hiçbir değerlendirmesine inanmayan, meselâ, inkârı mümkün olmayan İstanbul’un Fethi ile ilgili hadisi de yok sayan Türk düşmanı damar, diğeri de, Milli Mücadele’yi bir İngiliz, bir Yahudi operasyonu olarak göstermek isteyen ama aslında farkında olarak yahut olmayarak Türk milleti ve İslâm dinini bu topraklardan silmek isteyen o iki mihrakın oyununa gelen muhafazakâr damar..
Lâkin Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed aleyhisselamın mâsum ve samimi Türk milletini himaye ettiklerine dair o kadar çok işaret vardır ki, hangi birini anlatsak..
İşte onlardan bir tanesi…
Akasya Kitap yayınları arasında çıkan, “Cumhuriyete Gölge Düşürenler” isimli eserin 179’uncu sayfasında yazar Behzat Şaşal, “Şimdi sizlere hiç duyulmamış bir olayı açıklayacağım” dedikten sonra der ki:
“Erzincan’ın Kemaliye kasabasında yaşamış olan o zamanın evliyalarından ve gönül gözü açık Mustafa KORTİOĞLU, 1912 yılında, manevi âlem için tefekküre girdiği bir sırada birden kendisini Çankaya’da ve sonradan Atatürk’ün ikamet olarak kullandığı evin yakınlarında bulur ve gizli bir kuvvet kendisini bu bağ evine doğru çeker. Bağ evine geldiğinde açık duran kapıdan içeri girer.
İçeride Hz. Muhammed Efendimizi bir sedirde oturur vaziyette görür. Büyük bir saygıyla ve hürmetle Peygamberimize yaklaşarak ellerinden öptükten sonra aralarında şu konuşma geçer:
-Ya Resulallah burası neresidir?
Resulallah buyurur;
Ey Allah’ın kulu burası Ankara ve Çankaya’dır.
Mustafa KORTİOĞLU, Peygamberimize burada bulunmalarının sebebini sorduğunda, Resulallah Efendimiz şöyle cevaplar:
 – Kısa bir süre sonra 1. Cihan Harbi çıkacak ve bu harbin sonunda Osmanlı Devleti yıkılacak. Ancak yerine genç bir Cumhuriyet kurulacak. Kurucuların başında ise Mustafa Kemal Paşa görevlendirilecek. Yüce Allah(c.c.) ve bizler de ona yardımcı olmak için buradayız..”
Anlatılan bu rüyaya inanmayanlara kitabın yazarı Behzat Şaşal, “Mustafa Kortioğlu’nun çocukları ve torunları bugün yaşamaktadır. Gerekli incelemeyi bizzat yapabilirler. Örneğin bugün hayatta olan torunlarından biri emekli Jandarma Albay Tahir Alkan’dır” diye, teyit için, adres de gösterir.
Bazıları, “Ama bütün bunlar rüya” der, geçer. Biz de onlara, “Ah, sizler rüyada Hz. Peygamber aleyhisselamı görmenin kıymetini bir bilseydiniz, bilebilseydiniz” deriz.
Nasip olursa “rüya” konusunda da söyleyeceklerimiz olacaktır.

Hasan DEMİR

 http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=10867

 

ATATÜRK’ÜN ŞOFÖRÜNDEN MÜTHİŞ İDDİA: “ATATÜRK 10 KASIM’DA ÖLMEDİ”

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:30
Tags: , ,

  

11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yapan 100 yaşındaki Seyfettin Yılmaz suskunluğunu bozdu ve ortaya müthiş iddialar koydu… İşte 70 yıllık sırlar:
 

İşte Dünden Bugüne Tercüman’ın özel haberi:

Seyfettin Yağız 11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yaptı. Çankaya’daki kavgalara, çekişmelere tanık olmasına rağmen sırlarıyla yaşadı. Şimdi 100 yaşında ve artık konuşmaya karar verdi. Atatürk’ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik.

Tartışma Yaratacak Açıklamalar
Uşaklığı Öğretemedim: Savarona yatında Ürdün Kralı Abdullah’ın üstüne kahve döken benim. Kral, “Yazık, etrafınızda terbiyeli kimse kalmamış” deyince, Ata’nın cevabı şu oldu: Ben bu milleti her şeye alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım.

Atatürk 10 Kasım’da Ölmedi: Gazi yatağa düşünce İnönü’ye, “Paşam Atatürk çok hasta gel” diye dört defa haber yolladım. Gelmedi. “Geleyim de beni öldürsün değil mi” dedi. Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. İnönü gizledi. Şimdi bana “Tarihi şaşırtıyorsun” derler. Ama doğru.

İsmet Paşa’yı Hiç Sevmezdi: Atatürk’ün en çok sevdiği insanlar Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak’tı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İnönü ile aralarının açılmasının üç sebebi vardır. Biri İzmir suikasti, ikincisi Serbest Fırka olayı. Üçüncüsü Nuri Conker.

İzmir Suikastı Ve Karabekir: Kazım Karabekir’in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit Issız bir yerde bombayı atacaktı. Vali Kazım Paşa (Dirik) istihbarat almış. “Gelmeyin paşam” diye telgraf çekti. Bunun üzerine Atatürk “Sür kocaoğlan” dedi. Tam gaz İzmir’e girdik.

4 Bin Askerle Roma’ya Girerim: Mussolini bizden İzmir’i istiyordu. Rodos’a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan Sefiri Povli Çankaya’ya geldi. Atatürk sefire, “Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma’ya girerim” diye cevap verdi.

Kadının Üstü Aranmaz: 35 yaşlarında bir kadın geldi. Ben üstünü aramaya kalkınca Atatürk kızdı. “Kadın aranmaz” dedi. Kadın kulağına bir şey söyleyip gittikten sonra İsmet Paşa’yı çağırttı. “O kambur Kemal’e söyle (İnönü’nün abisi) aklını başını toplasın. İzmir’e gider kamburunu düzeltirim” dedi.

Atatürk’ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik. Atatürk’ün şoförü Seyfettin bey bugün 100 yaşında. Anlattıkları Atatürk ile ilgili gizli kalmış tüm bilgileri ortaya seriyor. Atatürk’ün ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yaşamı boyunca aralarının açık olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor. Bilinen bir çok tarihi gerçeklerin küçük farklılar taşıdığını anlatıyor. Ancak bu anlatım o olayın bilinen seyrini değiştiriyor. Seyfettin bey Atatürk’ün 10 Kasım’dan önce öldüğünü bunu İsmet İnönü’nün sakladığını öne sürüyor. Atatürk’ün İtalyan elçisine verdiği cevap ise oldukça ilginç.

Kimi zaman, Atatürk bir şoför amir ilişkisini de geçerek dost masaları kurduklarını söyleyen Seyfettin Yağız ‘ın en ilginç anekdotu ise “Ben bu millete uşaklık yapmayı öğretemedim” sözüyle ilgili. İşte Seyfettin beyin anlatımıyla o meşhur olay. “Ürdün Kralı Abdullah ile Sayonora yatındayız. Kahveyi götürmesi için garson aradık bulamadık. Ben Kahveyi götürmek için Atatürk’ten izin aldım. Kahveyi götürürken ayağım takıldı. Kahveyle beraber kralın üstün düştüm. Bana tek kelime bir şey demedi.

Sonra Arapça, ‘Yazık! Atatürk’ün etrafında terbiyeli kimse kalmadı’ demiş. Bunun üzerine Atatürk, ‘Ben Türk milletine her şeyi alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım’ dedi.” 4 bin askerle Roma’ya girerim Elbette, Seyfettin beyin Atatürk’ün şoförü olduğu gerçeğini kabul edersek bugünlerde 100 yaşında.

O nedenle anlattığı bir çok olayın doğruluğu tartışılır. Ancak bu yaştaki bir kişinin bu kadar olayı hatırlayabilmesi oldukça ilginç. Ve hayal dünyasını bu kadar çalıştırabilmesi ise imkansız. Seyfettin bey İtalyan sefiri ile Atatürk arasında İtalyanca tercümanlık da yapmış. Konuşmaların bir kısmını

mükemmel bir İtalyanca ile anlattı. “Mussoloni bütün dünyaya meydan okuyordu. Rodos adasına 40 bin asker yığmış. İzmir’i istiyor bizden. İtalyan sefiri Povli Atatürk’ün yanına geldi. Atatürk gece adamıydı.

Ben onunla sabaha kadar beraberdim. Bana ‘Sor bakalım niye geldi?’ dedi. O da ‘Eğer 4 ay içinde İzmir’i bize vermezsen, zorla alacağız’ diye cevap verdi. Atatürk, ‘Ben yarın cevap vereceğim’ dedi. Ben İtalyan sefirine, ‘Yarın sabah 9’da gel. Atatürk cevabını o zaman verecek’ dedim. Ayakkabısını giydiren ben, çorabını giydiren ben. Yemeğini yapan ben. İtalyan sefiri ertesi gün sabah 9’u çeyrek geçe geldi. Atatürk işaret parmağını kaldırarak İtalyan sefirine ‘söyle o koca herife, o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma’ya girerim.’ Bir gecede İskenderun’u tak diye aldık.

Bak şimdi Kıbrıs’ı alamıyoruz. “ Anlattıklarıyla beni hayrete düşüren Seyfettin Yağız’ın bundan sonra okuyacağınız anıları dudak uçuklatacak cinsten. Bu yüzden noktasına virgülüne dokunmadan tarihçilerin bilgisine sunuyorum.

İzmir suikastının iç yüzü
“Bunlar o vakit Kazım Karabekir’in evinde toplanıyorlar. Başlarında Ziya Hurşit var. Kazım Karabekir’in Atatürk’e suikast yapıldığından haberi yok. Onun için evini açıyor. İstiklal Mahkemesi Başkanı ve onun yaveri Ali Kılıç, Hüsnü Bey, Avni Bey, Nüri Bey. Bunlar itiraf etti. Kazım Karabekir ‘in evinde toplandık dediler. Atatürk ile Kazım Karabekir ‘i düşman etmek için. Atatürk bunun üzerine Karabekir’i Moda ‘da bir eve hapsetti. İdam ettirmedi. Kazım bey orada sürekli kitap yazdı.” Paşam paşam

“Marif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Necati Bey vardı. Atatürk onu çok severdi. Necati bey ölünce İsmet paşa, Atatürk’e danışmadan Adnan Kotan’ı maarif vekili yaptı. Birgün Dolmabahçe Sarayı’ndayız. İri yarı şişman bir adam elinde tavuk, oturuyor. Atatürk dedi ki, ‘Git bak bakalım bu adam kim?’ Bende adamın yanına gidip, ‘Beyefendi siz kimsiniz’ diye sordum. Beni azarladı. Bak dedim beni azarlama. O zaman onu masaya çağırdılar. Atatürk ona, ‘Marif vekili olmak için ne lazım’ diye sordu. Adnan bey de, ‘Efendim talebeler olmaz ama…..’ Atatürk ona imza attırdı. Onu meclise sokmadı. İsmet Paşa geceleyin geldiğinde şövalye kılıcıyla, ‘Paşam paşam ben başvekil olmak istiyorum’ dedi. Atatürk de onu halef yaptı. Celal Bayar’ı da selef yaptı.

Paşam Atatürk hasta “Atatürk hastalanıp yatağa düştüğünde İsmet Paşa ‘ya haber verdim. ‘Paşam Atatürk çok hasta gel.’ Gelmedi, ‘Geleyim de beni öldürsün değil mi?’ dedi. Araları maarif vekili Adnan Kotan yüzünden bozuktu. Bir de son zamanlarda İsmet Paşa, Atatürk’e karşı tavır aldı. Şapkasını çıkarmamaya başladı. Karşısında ayak ayak üstüne attı. 4 defa çağırdım gelmedi. Bir de Serbest Fırka vardı. Bu olaydan sonra tamamen araları açıldı.” Kadının üstü aranmaz “Atatürk en çok kuru fasulyeyi ve nohutu severdi. Et yemezdi. Sakız leblebisiyle rakı içerdi. Yenice sigarası içerdi. Bana da kocaoğlan derdi. Birgün ‘Kocaoğlan ben ölürsem bu memleket felakete gider. Bu sağır (İsmet Paşa’ya sağır derdi) memleketi yok edecek’ dedi. Birgün karşılıklı rakı içiyoruz. Bir kadın geldi 35 yaşlarında. Ben üstünü aramaya kalktım Atatürk kızdı, ‘Kadın aranmaz’ dedi. Kadın Atatürk’ün kulağına bir şey söyledi ve gitti. O gittikten sonra Atatürk, ‘O sağırı bul, hemen yanıma gelsin.’ İsmet Paşa geldi. ‘İzmir’de bir kambur Kemal varmış. (Kambur Kemal de İsmet Paşa’nın abisi.)Söyle o Kambur Kemal’e aklını başına toplasın. Gider o kamburunu düzeltirim’ diye konuştu Atatürk.î Taşı toprağı altın memleket

“Birine kızdığı vakit katiyen yüzüne vurmazdı. Bir gün İngiltere Kralı Edward geldi. Dolmabahçe Sarayı’ndan içeri girerken ayağı kaydı düştü. Benden mendil istedi. Atatürk bana, “Söyle o krala burası Türkiye. Taşı toprağı altın gibi tertemizdir . Mendil istemez” dedi. İnönü’yü sevmemesi için 3 neden

“Atatürk’ün en çok sevdiği insan Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak ‘dı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İsmet Paşa ile aralarının bozuk olmasının sebebi, üç şeye dayanıyor. Birincisi İzmir suikastı, ikincisi serbest Fırka. Üçüncüsü Nuri Conker.î İzmir suikastını düzenleyen kimdi?

“Kazım Karabekir ‘in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit, Avni bey, Nuri Bey, Sait bey ve Rüştü bey. Biz İzmir’e giderken güzergah belli. Isısız bir yerde bombayı atacaklar ve Atatürk’ü öldürecekler. Fakat İzmir Valisi Kazım Paşa haber alıyor ve Atatürk’e telgraf çekiyor. Biz de Atatürk ile İzmir’e doğru hareket ediyoruz. Telgraf geldi ‘Paşam İzmir’e gelmeyin.’ Bunun üzerine Atatürk, ‘Sür Kocaoğlan İzmir’e’ dedi. Tam gaz İzmir’e girdik.î Ata ‘nın ölümünü gizledi “Onu çok özlüyorum. O olsaydı ben buralarda olur muydum? Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. Söylersem tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe’ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler.”

Dünden Bugüne Tercüman haber3 sitesinden alınmıştır.29.09.2004

 

ATATÜRK İnönü Kavgası

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:27
Tags: ,

Atatürk’ün hastalığının ortaya çıkmaya aşladığı 1937 yılının eylül ayında İsmet İnönü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin il kongresine katılmak üzere Kastamonu’yu ziyaret edeceği bir sırada “hastalanır” ve görevi bırakmak durumunda kalır. İşin gerçek yüzü, Atatürk, bütün görevlerini bırakmasını ister.

Başbakanlık görevine Mahmut Celal Bey, önce vekaleten daha sonra da asaleten atanır. Bu sırada İsmet Paşa, Atatürk’ün talebi ile CHP’nin Genel Başkan Vekilliği görevinden de ayrılır. CHP’nin Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Atatürk idi.

1938 yılının yaz aylarından itibaren Atatürk’ün rahatsızlığı iyice artmıştı. İnönü, “herşeyden elini eteğin çekmiş” bir durumda Ankara’da Pembe Köşk’te “münzevi bir hayat” sürüyor gibi görünüyordu.

Şükrü Kaya, Atatürk’ün sağlığı ile yaptığı basın toplantısında, kendisine yöneltilen “yeni cuumhurbaşkanı kim olacağı” yolundaki bir soru üzerine, “Meclis kimi seçerse o olacak!” karşılığını verir.

Cumhurbaşkanlığı Umum Katibi (genel sekreketeri) Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün bilinen yazılı vasiyetinin yanında bir de sözlü vasiyeti olduğunu söyler.

Soyak’a göre, kimin cumhurbaşkanı seçileceği elbette ki Meclis’e aitti ve akla gelebilecek ilk isim muhtemelen İsmet Paşa idi. Atatürk’ün sözlü vasiyetine göre, “İnönü’nün büyük hizmetleri olmuştu. Lakin halk tarafından pek sevilmemişti. Bundan dolayı İsmet Paşa’nın yerine başka birisinin seçilmesi gerekti”.

Soyak’a göre, cumhurbaşkanı seçilmesi gereken kişi Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Mareşal Fevzi Çakmak idi. Soyak’ın bu açıklamasını dinleyen Başbakan Celal Bayar, diplomatik bir şekilde Atatürk’ün siyasi bir vasiyetinin bulunmadığını, bulunsa bundan önce “Başvekil olarak kendisinin” haberi olacağını açıkladı.

Bayar’ın bu açıklaması, Pembe Köşk’ün münzevisini son derece rahatlattı. İnönü, bu sıralarda ziyaret için Dolmabahçe’ye gelmek isterse de Ankara’dan çıkması, sağlığı gerekçe gösterilerek bir şekilde engellenir.

Bir suikast ihtilamine karşı da Ankara Valisi ve Belediye Başkanı, CHP Ankara İl Başkanı Nevzat Tandoğan tarafından koruma altına alınır.

Atatürk’ün yakın dostu Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Tevfik Rüştü Aras, İnönü’yü Washington’a büyükelçi yapmak ister. Aras’ın planına göre, İnönü büyükelçi olursa, milletvekilliğinden istifa etmek ve Ankara’dan uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Böylece, cumhurbaşkanı seçilmek için milletvekili olma şartından uzaklaşmış olacaktı.

Mevcut milletvekillerinin İnönü’nün elinden çıktığını bilen Dahile Vekili Şükrü Kaya’nın ise başka bir planı vardı. Meclis’in yenilenmesi için bir girişim başlattı. Fatih Rıfkı Atay, Meclis’in yenilenme girişimine bizzat Başbakan Celal Bayar’ın karşı çıktığını anlatır.

Kimlerin cumhurbaşkanı adayı olacağına dair ortalıkta bazı isimler dolaşır. Bunların başında Mareşal Fevzi Çakmak, Fethi Okyar, Celal Bayar, Abdülhalik Renda (Meclis Başkanı) ve Şükrü Kaya ön plana çıkar.

İsmet Paşa, bu tartışmalar olurken, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Pembe Köşk’te sessiz günler geçirir. Görünüş böyle idi. Ama bizzat Atatürk’ün hasta odasında konuşulan her şeyden nerede ise günü gününe haberdar durumda idi.

İnönü’nün Dolmabahçe’deki “derin kulağı” Sabiha Gökçen idi. Sık sık İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, “Atatürk’ün manevi kızı” olarak, Dolmabahçe’de hiçbir sınırlama ile karşılaşmaz ve her şeyi Pembe Köşk’e ulaştırmanın bir yolunu bulur.

Atatürk, artık koma haline girmişti. İsmet Paşa, Pembe Köşk’ten uzaktan kumanda ile yürüttüğü faaliyetlerini açıktan yapmaya başlar ve 9 Kasım günü bütün milletvekillerini Ankara’ya çağırır. Atatürk’ün öldüğü günün akşamında Başbakan Celal Bayar da Ankara’ya döner.

11 Kasım sabah saat 09.30’da CHP Meclis Grubu, Başvekil ve CHP Genel Başkan Vekili Celal Bayar başkanlığında toplanır. Bayar, “Oylarınızı serbestçe vereceksiniz. Herkes istediği ismi yazsın. En çok oyu alan genel kurulda aday gösterilecek” der.

Toplantıda 323 milletvekili oy kullanır. 322 oy İnönü’ye çıkar. 1 oy da Hikmet Bayur tarafından Celal Bayar’a verilir.

Aynı saatlerde bir toplantı da Genelkurmay’da yapılır. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay, bir tek ismin cumhurbaşkanı olabileceğini söyler onun da İsmet Paşa olduğunu açıklar. Altay, tümen ve kolordu komutanları ile birlikte aldığı kararı Genelkurmay Başkanı Çakmak’a bildirir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı saatlerde Çakmak ve Altay, yan yana Meclis’te seçimi izlemekte idi. Meclis’in etrafı ise askeri birliklerce kuşatılmıştı.

Oylamaya 348 milletvekili katılır. Meclis çatısı altında ise 387 milletvekili bulunmakta idi. 29 milletvekili oylamaya katılmadı. Oturuma ara verildi ve Pembe Köşk’ten İnönü davet edildi. Yeni cumhurbaşkanı alkışlar arasında genel kurula girdi. 53 yaşındaki İnönü, yemin edip göreve başladı.

Celal Bayar hükümetinin istifasını sundu. İnönü, yeni hükümeti kurma görevini yeniden Bayar’a verir ve yeni başbakan aynı gün yeni kabinesini açıklar. Yeni hükümetin bu hızla kurulması, Bayar-İnönü arasında önceden bir anlaşmanın olduğunu ortaya koyduğunun delili olarak gösterilir.

Yeni kabinede Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras yer almaz. Aras’ın yapamadığını, İnönü yapar ve büyükelçi olarak Londra’ya göndererek Ankara’dan uzaklaştırır.

Aradan çok geçmeden yolsuzluk dosyaları açılır ve Başbakan Celal Bayar’a dünya dar edilir. Oğlu yazılanlara dayanamaz ve intihar eder. II. Bayar hükümeti de kısa bir süre sonra istifa eder. Böylece İnönü, muhtemel bir rakibini tasfiye etmiş olur.

Atilla İlhan, İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar:

“Babıali baskını neyse, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü, cumhurbaşkanı seçilmiştir”

(Ünal TANIK, tanik@haber7.com)

 

Kürt İnönü’nün Dersim ‘başarısı’

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 00:56
Tags: , ,

İsmet İnönü, Kürt kökenli politikacılarımızdandır. 1884 yılında İzmir’de Reşit Efendi ile Cevriye Temelli Hanım’ın ikinci oğulları olarak doğmuştur. Reşit aslen Bitlis‘in tanınmış Kürt ailelerinden Kürümoğulları ailesindendir. (Burhan Kocadağ, Doğu’da Aşiretler, Kürtler, Aleviler, İkinci Basım, Can Yayınları, ISBN 975-7812-70-6, s. 209.)  

Reşit’in babası Abdülfettah Efendi Malatya‘ya yerleşmiştir. Annesi Cevriye ise aslen Razgrad (Bulgaristan)’lı olup babası Razgrad ulemesindan Müderris Hasan Efendi 1870’li yıllarda İstanbul‘a göç etmiştir. Cevriye ile Reşit 1880’de İstanbul‘da evlenmişlerdir. İlk çocukları Ahmet Mithat ve ikincisi İsmet’in dışında Hasan Rıza ve Hayri (Temelli) adlı iki oğulları ve Semiha (Okatan) adlı bir kız çocukları olmuştur. (Şerafettin Turan, İsmet İnönü – Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, ISBN 975-71-2506-2 s. 1.)

İsmet, İlk ve orta öğrenimini Sivas‘ta tamamladı. Bir yıl Sivas‘ta Mülkiye İdadisi’nde okuduktan sonra, 1897 yılında İstanbul‘daki Mühendishane İdadisi’ne gitti. 14 Şubat 1901’de Mühendishane-i Berrî-i Hümayun’a (Topçu Okulu) girip 1 Eylül 1903’te topçu teğmeni olarak bitirdi ve Osmanlı Ordusuna katıldı.

Atatürk, Kürt problemini, bir Kürt olan İsmet İnönüye çözdürmüştür. İsmet İnönü, uzun siyasi hayatını Kürt müşkilesini hallederek sağlamıştır.  

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının Kürt politikasını anlatmadan önce Osmanlıdaki Kürt politikasına bir göz atmakta fayda var: Kürdistan, Şah İsmaile karşı Yavuz Sultan Selimin idaresini tercih ederek kendi arzusuyla Osmanlı topraklarına katılmıştı. Dersim de bu süreçte fethedildi. Osmanlı âdetine göre mahallî Kürt beylerince bir nevi otonomi ile idare olunuyordu.  

OSMANLININ DERSİMİ

Dersim, der yani kapı, memleket ve sim yani gümüş) kelimelerinden oluşmuş Farsça bir kelimedir. Gümüş memleketi, gümüşhane demektir. Osmanlının Gümüşhane dediği Dersimde nasıl gümüş yoksa, Cumhuriyetin Tuncelisinde de Tunç yoktur. Bu isimler, mecaz olarak verilmiştir.

Dersimliler, ekseriya batıda Kırmanc, doğuda Zazadır. Bu ikisine Anadoluda Kürt denir. Zazalar, eski İran kavimlerinden Partların; Kırmanclar ise Medlerin soyundandır.

2500 sene önce İranda iktidarı ele geçirmişlerdi. Fakat İran kavimlerinden olan Persler saltanatlarına son verince, İrandan kaçarak Kürdistan denilen Türkiye, İran ve Irak hududundaki dağlık mıntıkaya yerleşmişlerdi. Farklı lehçe konuşup kendilerini ayrı millet kabul ederler.

Kürtlerin içinde hayli Türk ve Arap aşireti erimiştir. Kürtlerin bu kısmı Sünnî ve Şâfiîdir.

Dersimde Sünnî ve Türk çok azdır. Dersim Kürtleri Alevîdir.

Sultan II. Mahmud, merkezî idareyi güçlendirmek amacıyla Kürt beylerinin otonomisini kaldırdı. Dersim Sancağı kurularak önce Erzuruma, sonra Elazize bağlandı. Ancak asker ve vergi nâmına fazla istifade edilemedi.

93 mağlubiyeti ardından imzalanan Berlin Anlaşmasında Kürd ve Ermenilere muhtariyet verilmesi deklare edildiği için, Sultan Abdülhamid, mıntıkanın hassasiyetini gözetir; muhtariyet iddialarını da savsaklardı.

Sultan Abdülhamid, Kürt meselesini mutemed adamlar edinip şeyh çocuklarını İstanbul Aşiret Mektebinde okutarak çözüyordu. Mezun olan Kürt gençlerini Hamidiye Alaylarında istihdam etti. Bülent Ecevitin dedesi Dersimli Mustafa Efendi, bu vesileyle yetişip Dadaya yerleşen ve Sünnîleşen bir ilim adamıdır.

CUMHURİYETİN TUNCELİSİ

1926da Dersim vilâyeti kaldırılıp, batısı Elazığa, doğusu Erzincana bağlandı. Cumhuriyet devrinde çıkan Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları sert biçimde bastırılmıştı. Bunlar, dikkatleri Dersim üzerine çevirtti. 

Başbakan İsmet İnönü tarafından hazırlanan resmî raporda, burası abluka altına alınıp, ahalisi tazyik edilecek bir çıban başı olarak vasıflandırıldı.

Başbakan İsmet İnönü 1934te çıkarttığı iskân kanunuyla Türk ırkından olmayanların nüfus kesafetinin dağıtılmasını planlandı ve uyguladı.

Yine İsmet İnönü tarafından 1935te Tunceli Kanunu çıkarıldı. Yasak bölge ilan edilen Dersimin adı Tunceli olarak değiştirildi. Giriş çıkışlar, köylülerin alış verişleri tahdit edildi. Gençler askere çağrıldı. Bir yandan da köprü, yol, okul, kışla yapılarak buraların çağdaşlaştırılması, ağalık ve şeyhliğin kaldırılarak mallarına el konulması, problemli kimselerin başka yerlere göçürülmesi, küçük kızların ailelerinden alınarak Türk mıntıkalarında yatılı okullarda eğitilmesi ön görülüyordu. Böylece Kürtler medenîleşip, aslî Türk benliklerine kavuşacaktı.

O zamana kadar tam bir serbestliğe alışkın ahali bundan tedirgin oldu. Dersimin bir kısmı boyun eğdi. Buradaki 52 aşiret birbiriyle iyi münasebet içinde değildi. Ustaca bir siyaset takip eden İsmet İnönü hükûmeti, aşiretlerinin bir kısmını kendisine bağlayıp bir kısmını tarafsız kılarak birliği bozdu. Batı Dersim, tehdit yuvası olarak tespit edildi.

1937de Batı Dersimin en büyük aşiretlerinden Hasenanlıların reisi ve manevî rehberi Seyyid Rıza riyâsetinde akraba aşiretler toplanıp ne yapacaklarını görüştüler. Seyyid Rıza, Alevî ve İmam Zeynelabidin soyundan olduğu iddia edilen bir ailedendi.

Koçgiri isyanından kaçan bin kadar silahlı Kürt, mıntıkaya bir isyan havası getirmişti. Hasenan düşmanı aşiretler, öteden beri Seyyid Rızaya karşı resmî makamlarla iş birliği içinde idi. Böylece hükûmetin tuttuğu Seyyid Rıza, bir anda devlet düşmanı pozisyonuna itilip isyan lideri oldu.

TUNCELİ KATLİAM YAPAN CHPNİN KALESİ

Seyyid Rıza, Tunceli kanununun tatbik olunmaması ve halkın sürülmemesi için askerî vali Alpdoğana müracaat etti. Gazeteler bu toplantıyı büyük bir isyan olarak lanse etti. 

Bütçeye 1 milyon tahsisat konularak harekâta girişildi. Seyyid Rızanın harekatın durdurulması için Hozata giden oğlu pusuya düşürülüp öldürülünce, Seyyid Rıza silaha davrandı.

Bu arada Diyarbakırdan kalkan üç filo mıntıkayı bombardıman etti. Bunlardan birini ülkenin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen kullanıyordu. Binlerce kişi öldürüldü. Kutu deresindeki köyler haritadan silindi. Zehirli gaz kullanıldı.

Seyyid Rıza, teslim olmaya giderken tutuklandı. Harekatın ideoloğu Nuri Dersimi kaçtı. Alelusul muhakeme olunan Seyyid Rızanın yaşı 75ten 57ye indirilip, oğlunun yaşı da 17den 21e çıkarılarak diğer zanlılarla beraber Elazizde asıldı.

Zamanın Diyarbekir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangile göre son sözleri Evlâdı Kerbelâyıh. Bîhatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinâyettir oldu. Ölüsü bilinmeyen bir yere gömüldü veya yakıldı.

Tedbirlerde gevşek bulunan İnönü başbakanlıktan alınıp, Celal Bayar getirildi.

Usta politikacı İnönü, sonradan Dersim tenkiline karşı çıktığı için başbakanlıktan alındığı propagandasını yaparak Tuncelilileri CHPye ısındırmayı bilmiştir.

1938 başlarında Dersimi boşaltmak üzere geniş bir askerî harekat daha yapıldı. Dağa çıkan asilerle, mağaralara sığınan halktan resmî kayıtlara göre 13-14 bin kişi öldürüldü; köyleri yakıldı. Kalanlardan ileri gelen 350 kadar aile Edirne, Manisa, Balıkesir gibi Batı mıntıkalarına sürüldü. Eski içişleri bakanlarından İsmet Sezgin böyle bir ailedendir. Hayli çocuk da ailelerinden alınarak yetiştirilmek üzere memur ailelerine dağıtıldı. İsmet İnönünün, Dersim müşkilesinden kurtulduk sözü, neticedeki başarıyı ifade eder.

Osmanlıların son ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan ve her biri farklı sosyal, ekonomik veya şahsî sebeplere dayanan Kürt isyanlarını, önceki hükümetlerin çoğu istiklâl hareketi olarak görmek yanlışlığına düştü. Problemin sebeplerini bulup akılcı ve gerçekçi yollarla çözecek yerde, sertliği tercih etti. Bu da Kürt milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdü.

İsmet İnönü, katliam uyguladığı Tunceliyi, 1946dan sonra, DPyi kuran Celal Bayar ve Adnan Menderes karşısında, CHPnin kalesi yapmak için kolları sıvadı. 1946da muhaliflere af çıkardı. Tunceli, 1948e kadar yasak bölge olarak kaldı.

Ne kadar gariptir ki Tuncelililer, İnönünün oyununa gelip sürekli CHPyi desteklediler. Tuncelililer cellata aşık olan kadın gibiler..

Mustafa Yürekli – Haber 7
mustafayurekli@gmail.com

 

Cumhuriyetin Gizli Kuruluş Tarihi Üzerine.. 01 Nisan 2010

       Atatürkün resmi tarihe göre 10 kasım 1938 de öldüğü söylenir. Ben daha önce öldüğünü zannediyorum.  Atatürkün naaşının tahnit edilmesi beni hep düşündürmüştür. Bir insan neden tahnit edilir? naaşın bozulmaması için tabiki ama Atatürke bir anıt mezar yapılacaktı buda uzun süreceği için mumyalandı demek bana hiç inandırıcı gelmiyor. Benim tezim şu : Atatürk 10 Kasım 1938 den önce ölür. Fakat devrimin tamamlanmamıştır. Bu sebeble devrim tamamlanıncaya kadar Atatürk hasta fakat yaşıyor gösterilecek yada yerine dublör kullanılacaktı .. Hani düşünmüyor da değilim belkide Atatürk yerine yıllarca dublör kullanılmıştı. Akla ilk gelen soru şu Atatürk kasım 1938 den önce ölmüşse gerçek ölüm tarihi kaç olabilir? tabiki bunu bilmek imkansız..  bilenler açıklarsa o zaman neler olduğunu tam olarak öğrenebileceğiz ama kanımca 1938 eylül.. bilemiyorum. 

Atatürkün daha önce öldüğü düşüncesi bende nasıl hasıl oldu? İlk etken ülkemizde yıllarca tartışılan Atatürk hakkında söylenen her tür iddia ve ithamlar beni gerçek doğruyu öğrenmeye itti. Mesela Atatürk dindarmıydı? Atatürk bu ülkeyi yabancı ülkelerin emellerinden kurtarmışsa nasıl olmuştuda bu ülke kendini yönetemez hale gelmişti? O gerçekten diktatörmüydü? Binlerce kişiyi asmışmıydı? Yada Kuranı-Kerimin meal ve tefsirini yazdırıken hadis kitaplarını Türkçeye çevirtirken nasıl oluyorda Türkçe ezan okutabiliyor hocaları asabiliyor söylentilere göre Kuranları yaktırabiliyordu?  Dürüst dindar ve vatansever olarak inandığım Atatürk hayatta olsaydı ülkenin bu duruma gelmesine izin verirmiydi? Muhakkak  hesap sorar sorumluları saf dışı ederdi.  Böyle olmadığı içindir ki günümüzde hangi Atatürk tartışması hala devam ediyor. Ya Atatürkün hiç birşeyden haberi yoktu yada hayatta değildi demek zorunda kalıyoruz. Üçüncü seçenekse Atatürkün tüm olanlara bildiği halde ses çıkarmamasıdır ki ben buna asla mümkün görmüyorum

Ayrıca Atatürk resimlerinde ki tutarsızlıklar ve hayat kronolojisinde ki tuhaflıklarıda söylemeden geçemem. Atatürk resimlerine baktığımda 1933 den sonraki resimlerinde  Atatürkün vucut ve yüz yapısının hızla değiştiğini farketmek mümkün. Önce şişmalıyor sonra  zayıflıyor 1937 -38 de ise karşımıza 70 yaşında gösteren bir Atatürk çıkıyor. Daha önemlisi internette dolaşan bir çok Atatürk resmine fotomontaj yapıldığı gerçeği bariz olarak görülüyor. Özellikle savarona resimleri bana çok tuhaf geldi.. Sonuçta birbirlerine hiç benzemeyen Atatürk resimleri ortalıkta dolaşıyor.. Kulak yapıları saçlar burun ve çene ve gözler incelendiğinde farklı farklı sonuçlar elde ediyorum. Bazı resimler de o kadar bariz fotomontajlı ki… Tabiki Atatürkün yavaş yavaş zehirlendiğini de varsayarsak vucudundaki değişimleri bu sebeble açıklamak mümkün.. Zaten bazı rivayetlere göre hastalık o kadar ilerlemişti ki Atatürkün halkın içine çıkması mümkün değildi..Bu hızlı ilerleme 1937 den sonra süratlendi.

            Öyleyse bu devrim neydi.. kısaca bundan bahsedelim.. 

            30 Ağustos 1922 de savaş kazanılmış 1923 de Cumhuriyet ilan edilmişti. Milli mücadeleye önce yada sonra katılan  tüm güçler arası ince hesaplaşmalar başlamış eski defterler açılmıştı. Gerçi daha zafer kazanılmadan ve Cumhuryet ilan edilmeden fikir ayrılıkları başlamıştı ama burada Atatürkün usta yönetimi sayesinde zafer tehlikeye düşmeden amaç gerçekleştirilebilmişti.

                 .. Ankaranın en karanlık en tekin olmayan günleri. Her guruptan birilerinin öldürüldüğü günler. Tam bir kaos ortamı.. Küçük fakat etkili guruplardan meydana gelen bu kurucu güçler farklı fikirler idealler hesaplar içerisinde olmasına rağmen Atatürkün dehası altında vatanı kurtarmak için birleştirilmişti. Atatürkün hiç konuşulmayan bu özelliği her zaman taktire şayan bir gerçekliktir. Türkü kürdü lazı çerkezi alevisi rumu ermenisi askeri sivili köylüyü cahili inançlı inançsızı milliyetçisi mandacısını hepsini bir amaç uğrunda toplayabilmek gerçekten zor ve gerçek liderlerin işidir. Kaldı ki hepsinin amacının bir olmadığını da biliyoruz. Bunun adına mucize mi demeliyiz. İlahi taktir demek en doğrusu başındakinede ne güzel lider..

               Atatürk aslında kendisine karşı bir müttefik oluşturan tek bir safla gücü nispetinde yumuşak bir şavaş verdi. Vatanı parçalayan masonik ittihatçılar, amerikan mandacıları, rusya yanlıları,ingiliz taraftarları aslında bunların hepsi Atatürk karşısında kenetlenmiş tek bir ittifaktan başkası değildi. Taşeronşarıda farklı kılığa girmiş fakat amaçları aynı ittihatçılardan başkaları da değildi. Kimi amerikancı görünüyor.. Rauf orbay, refet bele, kara vasıf, adıvarlar gibi.. özellikle sivas kongresi tutanakları okunmalıdır, kongre amerikan mandasını isteyen bu kişilerce sabote edilmek istendi.. Ama Atatürk usta dehası sayesinde mandacılığı ret ettiren karar çıkartmayı başardı. Usta diyoruz çünkü amerikan mandası isteyen bu hain kişilerin Atatürkün emirlerini dinlememesine rağmen Atatürkün onları tasviye etme gücü yoktur.

        Kurtuluş savaşını gerçekleştiren ekibin geçmişine baktığımızda çoğunun İttihat ve Terakki kökenli yada o dönemden etkilenmiş kişiler olduğunu görüyoruz. Buda ayrı bir muammadır. Günümüz bu cemiyet hakkında bir çok yayın mevcuttur. Fakat kısaca İTAAT VE TERAKKİ dersem bu muammanın görünen yüzünü özetlemiş olurum. Ne hikmetse bu cemiyet merkezden uzakta azınlıkların yaşadığı Osmanlı eyalet topraklarında örgütlenmiş örgütlendiği her yer ise daha sonra kaybedilmiştir… Burda önemli olan şudur ittihat ve terakki partisini kuran perde arkası gerçek güç yada güçler bilinmeden cumhuriyeti kuran kadrolarda kimin ittihatçi yada olmadığını bilemeyeceğimiz gerçeğidir. Bu anlamda bazı tarihçilerimizin dediği gibi 1926 izmir suikastı sebebiyle kurulan istiklal mahkemelerinde eski ittihatçılar tasviye edildi demek bence kocaman bir yalandır..Keza görünürde 1. dünya savaşının kaybedilmesinden sonra başındakiler istanbuldan kaçmış olsalar dahi faaliyetleri devam etmiştir. Cemiyet içindeki bölünmeler ve bu bölünmenin boyutlarını bilmediğimiz için 1923 sonrası fikir ayrılıklarını detaylı analiz etme imkanı bulamayız. Burada ATATÜRK nerededir. Buda çok bilinmeyenli bi muammadır.

 Kadronun hepsi ittihatçıysa daha doğrusu itaatçıysa bu kadro kime itaat etmiştir. Bu kavgalara İtaatçılar içi bir hesaplaşma demek konuyu saptırmak olur belki aralarında ki fikir ayrılıkları diyebiliriz.. O zaman akla İtaat ve terakkiyi yöneten perde arkasındaki bilinmeyen gerçek gücün cumhuriyetin ilanıyla beraber yeni bir yapılanmaya gittiğini bu yapılanma esnasında amaçlarına ters düşen itaatçıları hissettirmeden safdışı ettiğini görüyoruz. Atatürkün itaatçı olmadığını bir kez daha hatırlatarak oyunun maalesef onun etrafında döndüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.  Olayı farklı boyutlardan irdeleyelim:

Birincisi nasıl ki bugün dünyamızda küreselleşme ve etkileri konuşuluyor ve bu yeni oluşumdan dünya ülkeleri kendini tam olarak soyutluyamıyorsa 1923 lü yıllarda özellikle 1. dünya savaşından sonra imparatorluklar çökmüş yeni uluslar haritada yerini almış millyetçilik yeni dünya düzeninin temelini teşkil etmişti. Atatürkünde büyük nutkunda dile getirdiği bu gerçekten kaçınılmaz olduğunu düşünenler anlayacaklardır. O tarihte balkanlarda ve arap yarım adasında yapayda olsa oluşan yeni devletçikleri hatta yakın zamanda orta asyada bağımsızlıklarını kazanan  yeni Türki devletçiklerini düşünürsek bu anlamda dünya karar vericilerinin osmanlıyı safdışı etmelerini ve padişahlık ve hilafet gibi kavramların artık tarih dışı kaldığını yine Atatürkün büyük nutkunda söylediği gibi kabul etmek zorundayız.

Gerçekten de bu istekler Atatürkün dediği gibi boştur. Osmanlıya dahil azınlıklar kendi devletlerini kurmuş hilafetin anlamını red etmişlerdir. YERİ GELMİŞKEN ŞUNU ÖZELLİKLE AKIL SAHİPLERİNE HATIRLATMAK İSTERİM. HALİFELİK İLK DÖRT HALİDE DIŞINDA ZATEN HİÇ MEŞRU OLMAMIŞTIR. Atatürk büyük nutkunda bu gerçekliğe vurgu yaparak şartlar gerçekleştiği zaman hilafet gelecektir diyerek tarihe not düşmüştür. Okuyunuz nutuk… Yani Atatürk nutukta diyor ki  kardeşliğe ve tam eşitliğe dayalı hilafet şartlar gerçekleştiği zaman tüm dünyada insanların  ulusu dini ne olusa olsun gerçekleşecektir… Ama o zaman bu zaman değildir diyerek o tarihlerde yapmak zorunda olduklarını ne güzel açıklıyor tabiki anlayana…

Tamda burada şu soruyu hepimiz kendimize sormalıyız İttihat ve Terakki Padişaha ve saltanata yani osmanlı saltanatına karşıysa. Bu tarihi bilinen bir gerçekse. Bu cemiyet üyelerinin çoğu bilerek yada bilmeyerek   SALTANATIN VE HİLAFETİN ETKİSEZLEŞMESİ İÇİN ÇALIŞMIŞSALAR. Hal bu olunca nasıl oluyorda bunu çok iyi bilen ve bu ayrıştırmanın içinde görev alan  bir gurup ittihatçılar saltanat ve halifelik elden gidiyor diyerek ortalığı ayağa kaldırıyor  ayrı bir siyaset güdüyorlardı.. Aklı başında olanlar bununda itaat ve terakkinin başında olan fakat geri planda oldukları için hiç bilinmeyen ve tanınmayan güçleri birer oyunu tezgahı olduğunu rahatlıkla anlar.. Mecliste ikinci gurup denilen bu kişiler saltanat ve hilafetçi olamayacakları gibi asıl perde arkası gücün emirlerini yerine getirerek Atatürke karşı KOMPLO kurmuşlardır. Buna Kazım KARABEKİR Ali Fuat CEBESOY gibi kumandanlar dahilmidir bilinmez.. Bu manada Atatürkün yanında olanlarda aleyhinde olanlarda ATATÜRKE karşı bilerek yada bilmeyerek komplocu saflarında ortak işbirlikçidirler.. Ne kadar acı bir gerçeklik bence..

Atatürkün yaveri ŞÜKRÜ TEZER ATATÜRKÜN HATIRA DEFTERİ kitabında anlatıyor..Sayfa 131-132:

Şimdi istanbulda ikamet günleri esnasında Enver Paşanın harbiye nezareti levazımatı Topal ismail hakkı paşa bir fırsatını bulup Mustafa Kemal paşaya yaverlerinde olmadığı bir yerde başbaşa görüşme talep eder. Bunun üzerine boğazda iki saatlik bir gezi yaparlar. İsmail Hakkı paşa ülkenin içinde bulunduğu durum hakkında yorumlar yaparken sözü nihayet saltanatın kaldırılmasına getirir. Mustafa Kemal Paşa:

___ Peki paşam işin sonu ve idare şekli ne olacak ?

demesi üzerine  hakkı paşa konuyu cumhuriyete getirir. Mustafa Kemalin

___Peki paşa bu taktirde başa kim geçecek ?

demesi üzerine İsmail Hakkı Paşa aynen şöyle:

___ Sen ben ve mesela enver.

Diye cevap vermiş. Bu suretle Mustafa Kemal paşa anlamak istediği gayeyi anlamıştı. Bizzat enver paşa tarafından hazırlanarak onun sağ kolu münasebetinde bulunan ismail hakkı paşanın bu ağız araması kendisine taraftar temin edebilmek için tertiplenmiş olduğu muhakkatı.

Bunun üzerine Mustafa Kemal bunun bugünün şartları içinde bunun sırası gelmemiştir ve  şartlar henüz oluşmamamıştır diyerek konuyu kesip atmıştır..

 Yukarıda anlatılan hatırattan anlaşılacağı üzere Cumhuriyet fikri yeni bir fikir olmadığı gibi bütün itaatçıların aklında bu gaye yatmakla birlikte Atatürkünde Cumhuriyet kuracağı herkesce malumdü ne garip bir gerçeklik değilmi? Halbu ki biz Cumhuriyet fikrinin gökten zenbille inmiş gibi birden Atatürk tarafından ortaya atıldığını inkılap ve tarih kitaplarından okumuştuk. Halbuki gerçek çok farklıydı. Cumhuriyetin kurulacağını ve padişahlığın kaldırılacağını herkez biliyordu. Geriye hilafet kalmıştı. Hilafetin kaldırılacağınıda herkes bilmesine rağmen sırf Atatürke komplo düzenlemek maksadıyla Atatürk saltanatı kadıracak kendisi padişah aynı zamanda halife olacak safsatalarını kasıtlıca etrafa yaymaya başlamışlardı. Amaçları ne saltanat nede hilafetin kaldırılmasını önlemek olmayan bu gizli teşekkülün tek gayesi Atatürkü safdışı etmekti.

İkinci irdelenmesi gerek nokta Lozan görüşmelerinde meclisteki bu ikinci gurubun yine Atatürkün not defterlerinde belirttiği gibi daha mudanya görüşmelerinde bile şartlar ne olursa olsun hemen anlaşma yapalım düşüncesinde iken (yani çoğu mandacı iken) yine aynı gurubun günün ekonomik askeri ve siyasi olanaksızlıklarını bildikleri halde kazanılanları küçümsemeleri aynı kasıta binaendir. Burada şu izlenimi de paylaşmak isterim Lozanda İttihat ve Terakkinin perde arkası gücünün amacı farklıdır. Masaya oturan yabancı devlet misyonlarının amacı farklıdır. Yine tek ve şahsa özel Atatürkün amacı farklıdır fakat o an için belkide bir noktada buluşmuş mutabakata varmıştır..

Üçüncüsü  belkide işin başında Atatürkü safdışı edebilecek hatta onun hayatına mal olabilecek büyük komplo şüphelerimden bahsetmeliyim. İkinci gurubun ateşli mualif sözcüsü Trabzon mebusu Ali Şükrü beyin öldürülmesi olayıdır ki Bu olayı en son yapacak hatta hiç yaptırmaması gerek kişi Mustafa Kemaldir. Çünkü kim Ali Şükrü beyi öldürmüş olursa olsun bu olayın direk Mustafa Kemal Paşanın üzerinde yıkılacağı aşikardır.  Bunuda aklı başında kimse istemez.Kanımca tezgah şudur: Birileri Ali Şükrü beyi öldürterek  Atatürkü hedef gösterir. Çünkü herkez Atatürkün azmettirdiğini düşünecektir. Zatende öyle olmuştur. Ortaya olayı Topal osmanın Atatürk adına yaptığı söylentileri yayılır. Özellikle ikinci gurup tarafından. Komployu Atatürk sezmiştir.Meclis katil yada katillerin derhal yakalanıp meydanda asılmasına karar verir.Bu suçsuzluğunu ispat edemezse Mustafa Kemalinde idamı demektir. Atatürkün emriyle olayın araştırılması için komisyon kurulur ve topal osman için yakalama emri çıkartılır. Garipliklerde burada başlar. Mustafa Kmal komployu sezdiği için Latife hanımıda alarak çankayadan ayrılmış ne hikmetse topal osmanda teslim olup suçsuzluğunu ispat edeceği yerde çankaya köşküne baskın düzenlemiştir.. Atatürkün milli muhafızları topal osmanı yakalar ve öldürür. Kanımca bu Atatürke karşı büyük bir tertipli komolodur. Atatürk zaten topal osman benim korumam diyerek ona güvenerek çankayadan ayrılmasaydı belkide  baskın sonucu öldürülmüş olacaktı.. Buradaki karanlık nokta topal osmanın neden teslim olmayıp mukavemet etmesidir. Belkide o da kendine komplo yapıldığını düşünüyordu. Etrafını saran askerleri görünce böyle düşünmüş olabilir. Bu yüzden köşke baskın düzenlemiş olmalı.. Ama olayı kim tezgahladıysa çok ustaca tezgahlanmış. Atatürkün korumalarıyla arası açıldı ve bu gurup tasviye edildi. Ali Şükrü bey belkide bu komplo uğruna yem olarak öldürüldü. Atatürkte belkide ölümden döndüğü gibi olayın tüm tarafları üzerinde hakkında  büyük bir şaibe kaldı.

Cumhuriyetin ilanından sonra padişahlık kaldırılır. Bu konu üzerinde fazla durmadan halifelik üzerinde durmak istiyorum. Mustafa Kemal: „Ben şahsen saltanatın ilgasından sonra, başka ünvanla aynı mahiyette bir makamdan ibaret olması lazım gelen Hilâfet’in de mülga (kaldırılmış) olduğunu kabul ediyordum. Bunun münasip bir zaman ve fırsatta telaffuzunu tabii buluyorum. Halife Abdulmecid’in de bu gerçeği hiç anlamadığı düşünülemez. Üçyüz küsur milyon müslümanın Hilâfet makamına bağlılık iddiası kuru bir laftır. Hilâfet yüzünden siyasî dünyada nüfuz ve itibar kazandığımız düşüncesi de bir kuruntudan ibarettir.“ Yani Atatürk diyorki halifelik islam dininde seçimle olmuştur. Padişahlığı kaldırıp aynı kişide halifeliği bırakmak sanki hiç padişahlığı kaldırmamak gibidir. Çünkü o zat padişahlıkla olmasada hilafetle milletin üstünde gücünü bu halk üstünde devam ettirecektir. Bu cumhuriyetin özüyle ters bir tutumdur. Bu sebeble benim gözümde padişahlığı kaldırmak demek hilafetide kaldırmak demektir. Atatürk Nutkunda bu konuya işaretle der ki halifelik sanıldığı gibi itibar davamızdan çok özünde olan cengaverlikten dolayı bize bilakis düşman kazandırdığı için dünya nezdinde saygınlığımızı arttırdığı fikri bir boş inanıştır.

Kazım Karabekirin anılarında anlatıldığına göre Atatürk halifeliğin seçimle herhangi bir zatta olmasını istemiş. Bu fikri muhalefet benimsemeyerek  Atatürk hilafeti kendi üzerine almak istiyor zaten cumhurbaşkanıda o olduğuna göre yeni bir padişahlık kurmak istiyor bunuda soyuyla devam ettirmek niyetindedir görüşüyle hilafetin Abdülmecid  Efendinin halife olmasını istemişler Atatürk ise yukarıda zikrettiğimiz mantık çerçevesinde Halifenin Padişah Vahdettinin olmasının daha doğru olacağını söylemişlerdir. Yani Atatürk demiştir ki halifeliği kaldırmazsak padişahlığı kaldırmanın manası olmayacağı için halifelik yine sultan vahdettinde kalsın. Ne komiktir ki muhalefet bunu kabul etmemiştir. 

O günün yaşananlarında musulun alınması olayı var ki tam karar arifesinde Kazım paşa, refet paşa, fuat paşa gibi önemli paşaların hem musula düzenlenecek askeri harekata karşı olmaları hemde de birden bire ordudan istifalarını vermeleri Atatürkü çok kızdırmıştır. Nutkunda bu konuya değinirken bu önemli günlerde orduyu başsız bırakmaları eleştirilir. Atatürk bu tutumu uzun süre hazmedememiştir. Bu komutanları affedememişlerdir. Gelin bu konuyu bir düşünelim. Musul konusu lozana göre daha sonra görüşülmek üzere sürümcemede kalmış bir konuydu. Ayrıntılarını burada teknik olarak anlatamayacağım için kısaca tarafımızca haksız bulunan bir kararla ingilizlere bırakıldı. Bu haksızlık gereği hemde ingilizlerin o şartlarda yeterli askeri olmaması vede dikkatlerinin başka merkezlerde olması gereğince musulu kısa süreli bir askeri harekatla almak içten bile değildi. Tam bu zamanda ordu kumandanlarının görüşleri alınmış fakat kurtuluş savaşına katılan bu çekirdek kadro kumandanları bu harekata olur vemedikleri gibi olası bir emirle muhattap kalmamak için ordudan da istifalarını vermişlerdi. Tabiki kendi nazarlarında yaptıkları doğru kabul ediyor ileride ülkemizi zor durumda kalmaktan da kurtardıklarını söylüyorlardı. 2010 senesinde aklımca düşünüyorumda keşke musul o günlerde alınmış olsaydı. Atatürkü bu konuda çok haklı buluyorum…

 Cumhuriyet ve sonrasını biçimleyen diğer bir etkileşim hareketi ise mandacılık fikirleri ve bunu benimseyenlerin oluşturduğu   guruptur. Ankarada meclis toplanana kadar mandacılık fikrini savunanları daha sonra kurtuluş savaşında yönetimde ve hükümetlerde görüyoruz. 1923 ten sonra bu fikirde olanlar neler yapmışlardır. Tabiki bunuda bilemiyoruz..

Gerçek padişah yanlıları varmıydı? bilemiyoruz.. Gerçek şeriat devleti isteyenler varmıydı yada kimlerdi o hiç belli değil..  Masonlar azınlıklar yabancı ülkeler ve servisleri faaliyetleriyle birlikte olayın neresindeydi tam bir muamma.. tabiki bilemiyoruz. Türkü kürdü alevisi sünnisi hepsi gerçek millet zaten tek parti döneminde ortada bile olamazdı?

Söylemek istediğim 1923 den günümüze 2010 da dahi bir çok sorun hala çözümlenmemişse bir yerde bir sorun vardır ve bu sorun hala devam etmektedir.. Bu sorunun temeli 1923 ve sonrasında yatmaktadır… Atatürk  büyük bir dahi ve güzel bir insan ve kurduğu Cumhuriyet rejimi de en güzel yönetim şekli olduğuna göre bu yanlışlık nereden ve niçin başlamıştır…

             Ben şahsen gerek kitaplarda yada internette dolaşan Atatürk anılarının çoğuna inanmıyorum. Aslında hiç birine inanmıyorum. Bence bunlar devrimin tamamlanması için uydurulmuş ambalajlanmış ve sunulmuş  beyin yıkayıcı tamamlayıcı senaryolardır. Zaten o devir zifiri karanlık bir devridir. Güneş doğunca kendiliğinden hakikatler ortaya çıkacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini okumaya başladıkça aslında yaşananların anlatılanlardan çok farklı olduğunu görüyor ve gerçekleri açıklamaya devam ediyoruz. 1925 yılının en önemli olayı şüphesi Şeyh Sait isyanıdır. 3 mart 1924 te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin (şeriat yasalarının kaldırılması) ve hilafetin kaldırılması üzerine ülkemizde özellikle doğu bölgesinde kıpırdanmalar başlamış 17 kasım 1924 de ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştu. Kazım Karabekir ve arkadaşlarının ülkeye biçtikleri yeni yönetim modeli ile Atatürkün düşündüğü model arasındaki bu farklılık fikir ayrılığına neden olmuş TCF bu  sebeble kurulmuştur.

                 Tüm bu gelişmeler özellikle ülkemizin doğusunda dini hassasiyetleri yüksek vatandaşlarımız tarafından farklı algılanıyor yapılanların dine karşı bir harekat olduğu düşünülüyordu. Şeyh sait isyanı bu anlamda tamamen dini hassasiyetlerden doğmuş bir başkaldırıdır. Bazılarının öngördüğü gibi bu isyanın kürtlükle yada musul meselesiyle yakından uzaktan ilişkisi yoktur.

               İlk kıvılcımlarını daha 1924 yılı içerisinde hilafetin kaldırılmasıyla belli eden  kıpırdanmalar üzerine  Terakkiperver Fırkasının kurulması ve tüzüklerinde dine saygılıdır ifadesinin yer alması  mecliste inönü ve yandaşlarını memnun etmemişti. Onlar kendi iç dünyalarında devrimleri farklı yorumluyorlar buna karşı çıkabilecek herkese hasmane bir tutum takınarak sertlikle sindirilmesi fikrini savunuyorlardı. Ülkeye yavaş yavaş hakim olan huzursuzluk hissediliyor olası bir başkaldırı her an bekleniyordu.

            Sertlik yanlısı olmayan inkılapların zamana yayılarak  benimsenmesinden yana olan ılımlı lider Atatürk bu sebeble İsmet İnönünün istifa etmesini ve yerine daha ılımlı olan Fethi Okyarın başbakan olmasını istedi.  21 kasım 1924 de Atatürkün isteği üzerine inönü istifa eder, yerine Fethi okyar başbakan olur. Yaklaşık 3 ay sonra 10-15 şubat 1925 te Şeyh sait ayaklanması başgösterecek, diğer taraftan Fethi Bey Hükümeti’nde bazı bakanlar, hükümetin isyânla ilgili yeterince tedbir almadığını söyleyerek istifa edeceklerdir. Yani mecliste ismet inönüye biat etmiş milletvekilleri fethi okyarı düşürmek ve olayın ılımlı olarak çözümlenmesini önlemek için Atatürke ve okyara resmen komplo düzenleyeceklerdi.  

                Bu olay bize İsmet inönünün mecliste nasıl bir etkinliğe sahip olduğunun bariz örneklerinden biridir. Atatürke rağmen hakim olduğu mecliste perde arkası oyunlarıyla fethi okyar hükümetini etkisizleştiren inönü ve ekibi sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için her türlü film ve fırıldağı çevirmeye hazırdır. Komplonun devamı da şöyledir.. Yine Cumhuriyet Halk Fırkası’nda ve Meclis’te, Fethi Bey Hükümeti eleştirilmeye başlanır. İstedikleri bölgede sıkıyönetim ilanı ve kürtlerin üzerine ordu birliklerini göndermektir. Fethi bey direnir çünkü olayın sebeblerini anlamakta bunun bölge kolluk kuvvetlerince   sorumlularının yakalanmasıyla çözülebileceğini bilmektedir. 2 Mart 1925 günü Meclis’e verilen “Cumhuriyetin en uzak tehlikelerden dahi korunmasını ve halkın sükun ve tam bir rahata kavuşmasını, hükümetin kendine düşen görevi yapmada çok daha azimli ve ileri görüşlü olmasını isteyen” önergenin kabul edilmesi üzerine Fethi Bey Hükümeti istifa etmiş ve İsmet Paşa yeniden Başbakanlığa bu sertlik yanlısı milletvekilleri sayesinde getirilmiştir. Perde arkasında olayları idare eden tabiki inönüdür.

              Önerge dikkatlice okunacak olursa aslında olayın boyutunu ve inönücü meclisin niyetini kavrayabiliriz. Zaten tarih yorumcuları  bize bu olayı allayıp pullayıp bir kürt ayaklanması şeklinde sunmuş, işin içine hiçte alakası olmayan ingilizleri de katarak finali musulda bağlayarak kürt-türk ayrıştırılması harekatının mimarı olmuşlardır. Zaten inönünün kürt politikası da hep bu olmamışmıdır? Kürt vr Türk milliyetçiliklerini oynayarak ayrımı hızlandırmak. Aslında Şeyh Sait isyanı tamamen dini kaygılardan kaynaklanan bir olaydan başka bir şey olmadığı halde inönücü meclis olayın farklı boyutlarda farklı amaçlarına hizmet edebilmesi için her karatmayı yapmışladır.

          Bu tercih Atatürkün tercihi değildir. İnönü ve ekibinin meclisteki fırıldakları sonucu Atatürke dayattıkları bir oldu bittidir. Atatürkün fethi okyar haricinde bir başkasını dahi başbakan ataması bu inönücü milletvekillerinin aynı senaryoları tekrarlamalarına engel olamayacaktır. Yine kabinden istifa edecekler ve inönüyü seçtirmeye çalışacaklardır. Atatürk istemediği halde kabul etmek zorunda kalmıştır.

              Zaten günümüzde de böyle değilmidir. Milletvekillerinin ortak tutumları bir kararın alınıp alınmamasına etken olmuyormu? Hatta internete düşen son chp baykal olayında  birilerinin istemedikleri genel başkanı düşürebilmek için  kaset tuzağı kurdukları söylenmiyor mu? Siyaset bazen çirkin yüzünü hiç değiştirmiyor ve bunu da saklayamıyor…

          Daha sonra 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edilir. İstiklal mahkemeleri ve idamlar sonrası tekke ve zaviyelerin kapatılması.  Şapka devrimi VE ATATÜRKÜN ÜLKESİNİN HALKININ NABZINI YOKLAYAN BİTMEYEN YURT GEZİLERİ -Atatürkün niçin nabız yokladığını kısmetse sonra anlatacağız İnşaallah. -

             Söylemek istediğimiz Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan her inkılap ve devrim Atatürkün istediği gibi olmamıştır. Buna iş birliği içinde ki ülkeye hakim İttihat ve Terakkinin kabuk değiştirmiş  güç odakları farklı yön vermişler. Bunuda günümüzde sanıldığı gibi Atatürke mal etmeyi başarmışlardır.     Tıpkı harf devriminde olduğu gibi söylendiğine göre Atatürk harf devriminin zamana yayılarak 10 yılda gerçekleşmesini savunmuş yeni nesilin hem osmanlı hemde yeni latin alfabesini öğrenerek kültürde devamlılık sağlamak istemiştir. Lakin inönü ve ekibi bu iş üç ayda olacak diye dayatarak  büyük bir tarih ve kültür kopukluğu yaratmışlardır. 

          1925 yılını anlattığımız bu bölümde ana fikir olarak sunmak istediğimiz Cumhuriyetin kuruluş aşamasından ilanına ve 1925 e kadar hatta günümüze kadar bile mecliste olagan üstü savaşların verildiği, kabuk değiştirmiş İttihat ve Terakkinin bütün oluşumların içinde belirliyici ve yönlendirici kuvvete sahip olarak Atatürke ve yapmak istediklerine karşı her zaman engel çıkarttıklarını söylemek zorundayız. Cumhuriyeti kuran ve demokratik olan Atatürk her zaman sorunların mecliste çözümlenmesini savunmuş bu sebeble hiç bir zaman anti demokratik tutum ve davranış içine girmemiştir. Komiteci gelenekten gelen ve meclise de hakim olan eski ittihatçıların çevirdikleri film ve fırıldakları yazmakla bitmez. Maalesef inönü ve ekibide kanımca eski ittihatçıların kabuk değiştirmiş versiyonunun siyasi kanadının baş aktörlerinden başkalarıda değillerdir. Bu önemli paragraftaki konuyu açmayarak şimdilik kapatıyor. Atatürkün demokrat ruhuna herşeyin kanunlarla mecliste halledilmesi gerektiği inancına gönülden katılıyor ve böyle bir lidere sahip olduğumuz için Allaha dua ediyorum. Şayet iddialar doğruysa chp içinde baykala karşı olan gurubun kaset şantajı yapacagına genel kongreye az bir zaman kala meşru yollardan seçimle kozlarını paylaşsalardı daha demokrat olduklarına bizi inandırmış olmayacaklarmıydı? Genel kongrede seçim yapılsa delegelerin hür iradeleri tecelli etse hak eden desteklenen ve istenen kişi genel başkan olsaydı daha demokratik olmazmıydı? Tıpkı Atatürkün niyetleri her ne kadar kötü olursa olsun bildiği halde meclisin çoğunluğunun iradesine boyun eğerek anti demokratik yollara başvurmaması gibi….. İşte demokrasi ve halkın seçtiği milletvekilleri üzerinden milli egemenliğe saygı budur. Herkesi Atatürk gibi meclise ve kararlarına işlerine gelmesede kararların akibeti kötü olsada saygı duymaya davet ediyoruz..

               Gerisini artık siz düşünün ve siz siz olun inönü ve ekibinin uydurma tarih kitaplarına inanmayın.. 

            Birde Atatürkün inönüyü öldürtmek istemesi söylentileri var rivayetlere göre Atatürk nihayet inönünün tüm yaptıklarından haberdar olur.  Görevide Fevzi Çakmak paşaya verir. İnönü  bunu haber alır ve 9 ay boyunca saklanır.  Diğer rivayet ise inönünün ağır hasta olduğu ölceği sanıldığı için Atatürkün inönünün çocuklarını vasiyetine aldırdığı iddiasıdır. Birinci seçenek bana daha gerçekçi geliyor öyle rivayetler varki ölüm emrinin verildiğini haber alan inönü nasıl olmuşsa sahte birkaç gazete çıkarttırıp öldüğüne Atatürke inandırabilmiştir. Bu doğruysa Atatürkün etrafından ayrılmayan muhterem zevatın Atatürke karşı bağlılıklarının tekrar sorgulanması gerekmezmi?  İşin gerçeği inönünün diktatörlükleri yıllarca bu zavat tarafından Atatürke ya anlatılmamış yada yanlış aksettirilmiştir? İşte bir örnek rivayet ederler ki dersim isyanında Seyyid Rızanın mektuıpları ya Atatürke gösterilmemiş yada Atatürk onu affetmesin diye alaacele asılmıştır. O sıralarda kaçak olan İnönü Elazızda Seyyid Rızanın idam edilmesini çabuklaştırmakla meşguldür. Nasıl olmuştu da  isteyerek yada istemeyerek bu seçkin zevat böyle bir ihanetin içine girmişlerdir  çok korkmuş olmalılar yada  korkutulmuş? Sonuçta Fevzi paşa bu emri yerine getirmemiştir. Celal Bayar inönünün cumhurbaşkanı olması için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Atatürk inönünün öldüğünü zannetmiş ve vasiyetine inönünün çocuklarını eklemiştir.  

          Atatürk beni Türk doktorlarına emanet ediniz demiştir. Rivayet ederler ki hastalığnın iyleşeceği yerde dahada kötüleştiğini fark eden Atatürk, O sırada Şamda bulınan üç doktor arkadaşını gizlice dolmabahçe sarayına davet eder. Bu üç doktor Atatürkü muayene ve saklanan şişelerde tehkikler yaptıktan sonra Atatürke şayet 6 ay önce haberimiz olsaydı sizi iyi ederbilirdik lakin artık çok geç kalınmıştır demişlerdir. Teşhisleri ise sirozdur. Bunun ayrıntılarını yazmaya gerek duymuyorum. Ama gerçek budur Atatürk bilinçli olarak tedavi edilmemiştir. Burada tekrar bu seçkin zevatın neler yaptığı araştırılmalıdır.  Tabi burada seçkin zevat derken belli birilerini kastetmiyorum.  Ama birileri Atatürkün ülkede olup bitenlerden haberdar olmasını istemediği gibi onun yavaş yavaş ölüme yaklaşması için tedavi dahi olmasını engellemiş olmalı.  Kanımca bu alkole bağlı bir siroz olmayıp ona normal yollardan yani yedikleri ve içtikleri vasıtasıyla verilen etken bir madde sebebiyle oluşan hastalıktır.  Genel kural şudur ki genelde bu maddeler insana en yakını ve güvendiği insanlar tarafından verilir ve genelde kadınlar kullanılır. Sonuçta Atatürk ölmüş devrim tamamlanmış başka bir boyutta yoluna devam etmiştir.

 

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.