Vitrin

Hakikat bir Güneştir O da kendini gizledi

Atatürkün Gizlenen Soyu 04 Eylül 2010

Atatürk üzerinde ki tüm gizemler kaldırılabildi mi? Yakın tarihimizin bu eşsiz şahsiyeti hakkında neler  biliyoruz yada bildiklerimizin ne kadarı gerçek.Aslında bu sorunun cevabı Cumhuriyet tarihi ile paralellik taşıyor.

Atatürkün hayatındaki gizemi kaldırabilmek için daha çok belgelere ihtiyaç var. Ama gerçeklerle bize öğretilen Cumhuriyet  tarihinin farklı olduğunuda biliyoruz. Bizim hareket noktamız şu: Hiç bir araştırmacı kaynağını deşifre etmek zorunda değildir. Tarih gibi belgeye dayanması zaruri olan  bir bilim dalında gerek kaynakların yetersizliği gerekse resmi arşivlerin tam açılamamış olması  bizi diğer kaynaklara ve araştırmalara sevk etmiş ve bu bilgilerin doğruluğu hususunda arşivlerimiz açıklanmadığı yada bilir kişilerin aksini ispat etmediği sürece kendi adımıza güvenilir bilgi verdiğimizi iletmek isterim. Biz inanıyoruz ki arşivler çalışmalarımızı doğrulayacaktır.  Bu anlamda gerçeklere öncülük yaptığımızıda kıvançla iletirim. Umuyoruz ki Allah tamamına erdirecektir.

Atatürk 1881 yılında doğmuştur kesin ayını bilemiyoruz. Ne tuhaftır ki Atatürkün anneside bunun bilememektedir. Rivayetlere göre o devirde yeni doğumlar  Kuranı Kerim lerin arka sayfasına yazılmaktadır. Fakat Zübeyde Hanımın Kuran-ı Keriminin ya yanması yada çalınması üzerine Atatürkün doğum tarihide kaybolmuş nedense Zübeyde Hanımda bu önemli doğum gününü hiç hatırlamamıştır.  Bununla beraber doğum yerinin Selanik olduğuna dair şüphelerimiz var. Bize bu kanıya ulaştıran Atatürkün bilinenin aksine babasının Ali Rıza Efendi olmayıp çevresinde Mehmet Efendi olarak bilinen bir zata dayanmasından kaynaklanmaktadır.  Halbuki Mehmet Efendinin Selanikte yaşadığına dair bir kanıt olmamasıda normaldir. Mehmet Efendinin hayatı konusunda elimizde net bir şey yok yanlız rivayetlere göre kendisinin osmanlıda ünlü bir paşa olduğu yönende bilgiler mevcut. İkincisi ise asıl isminin Abdulmehap olduğu  mehmet olarak söylendiği yönündeki rivayettir. Doğrusunu bilemiyoruz.  Rivayetlere göre Zübeyde Hanım sadece Mehmet Efendi ile evlenmiş Atatürk 9 aylıkken de babası rahmetli olmuştur. Rivayetlere göre ATATÜRKÜN gerçek ismi ABDULLAH tır. Zübeyde Hanım daha sonra gerçekten Ali Rıza Efendi ile evlenmişmidir?  Bu soru bizce henüz cevaplandırılamamıştır. Ama kanımca  Ali Rıza Efendi hayali bir kişiliktir… Çünkü  Ali Rıza Efendi hakkında da ne hikmetse bir bilgi yoktur. Hatta Atatürkün şu an babası olarak bilinen Ali Rıza Efendinin resmine bakıp  bu bizim pedere benzemiyor dediğini yazılan anılardan öğreniyoruz. Bizim kuvvetli kanımız şu Atatürk tabiki doğumundan sonra çocukluğunda babasının kim olduğunu annesine sormuştur. Annesininde ona gerekli biligileri verdiğine inanıyoruz. Fakat burada önemli olan bu bilgilerin kimseyle paylaşılmamasıdır. Çünkü kanımızca Atatürkün Rahmetli babası bilinen muteber ve ünlü bir kişiydi. Birileri kasti olarak babası konusunu menfi olarak gündeme taşımakta delilsiz belgesiz iftira kampanyaları yürütmektedirler. Bu gibi asılsız iddiaları kasıtlı çıkaranların Allah katında sorumlu olacaklarını hatırlatıyor ve onları Allaha havale ediyoruz. Halbuki gerçekler çok daha farklıdır. Atatürk babasının kim olduğunu açıklamış olsaydı çevresinde konumundan faydalanmak isteyecek bir çok kişi olacak belkide bu durum onun vazifesine zarar verip engel teşkil edecekti. Sonuç olarak Atatürkün gerçek babasının kim olduğunu bildiğini, annesi ve sonraki aile bireyleri ile belkide arkadaşları da dahil olamak üzere bu gerçeği sır gibi sakladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kanımızca Zübeyde Hanım Ali Rıza Efendi ile evlenmiş olsada olmasada Makbule Hanımın Atatürkün üvey kız kardeşi olduğunu yada çok yakın bir akrabası olduğunu  söyleyebiliriz. Çünkü doğumu 1886 daha doğrusu Atatürkten çok sonradır.  Mehmet efendi ise 1881-1882 de  rahmetli olmuştur. Bu durum Atatürkün ileriki özel yaşamında yaşananları daha iyi anlayabilmemizi sağlamıyormu? Mesela Atatürkün annesi ve kız kardeşinin Fikriye Hanımı istememesi gibi.. yada Abdülrahim Tunçakın kimin çocuğu olabileceği gibi tabiki şimdilik bu ayrıntıları bilemiyoruz..

Biz biraz daha gerilere Atatürkün dedelerinin kim olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışalım. Araştırmalarımız Atatürkün dedelerinin uzun yıllar Deliorman Veliko Dobruca Tırnova bölgesinde yaşadıklarını işaret ediyor. Bugün Diyarbakırda türbesi bulunan Seyyit Sarı Saltuk Hazretlerinin (R.A) Rumeliye geçip oraları müslümanlaştırma çalışmalarında bulunan oğulları ve torunlarının soyunun Atatürkün dedelerine kadar geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu manada biz Atatürke bir Seyyit diyebilir Peygamberimiz Hz. MUHAMMED (S.A.V) EFENDİMİZİN soyundan bir Peygamber torunu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Seydi Sarı Saltuk R.A Hazretleri kanımızca HZ. HASAN R.A HAZRETLERİNİN torunlarındandır. Verdiğimiz bu bilgiler ciddi iddialardır bununda sorumluluğunun farkındayız.  Ben böyle düşünüyorum..

Bu bilgi kesin olarak ispatlandığı taktirde bugün ülkemizde yaşanan gelişmelerin ve ayrışmaların  ne kadar tuhaf olduğunu söyleyebiliriz. Kader gerçekten bir sırdır… Doğrusunu Allah bilir.

Biz yolculuğumuza Bulgaristandan devam edelim. Atatürkün genç kurmay binbaşı olarak ateşe militer olarak bulunduğu Bulgaristanın Tırnova kentinde tanışıp sıkı dostluk kurduğu Bulgar mebusu GOSPODİN AÇKOFF 1938 sonlarında Ali Çetinkayaya Rahmetli Atatürk için hemşerimizdi demesi üzerine Ali Çetinkaya nereden çıkardın tırnovayı diye sormuş Gospadin Açkoff  ise  Merhum bülecene sülemişti be canım diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine Ali çetinkayanın bu cevap üzerine ALLAH ALLAH  Atatürk ve ailesinin bulgarya ile hiç alakası yoktur dediği Abdurrahman Dilipakın bir yazısında geçer.

http://ikisi.blogcu.com/ataturk-un-dogum-yeri-hakkinda-bilgi/5321187

Tabi biz bu köşe yazısını kaynak bile almıyoruz. Bu birazda belge yani secere işinden çok öte bir şey. Yazının devamında bu tırnovananın mekadonyada ki tırnova olduğundan bahsedilir.Ama bu tespit Bulgar Mebus Açkoffun dediği gibi yanlıştır. Bu tırnova Bulgarya deliorman dobrucadaki tırnovadır. Biz bunun böyle olduğuna inanıyoruz. Atatürkün ailesine Sarı Saltuk R.A ile olan bağından ötürü sarılar Atatürke de Sarı Mustafa yada Sarı Arslan denildiğini de söyleyebiliriz.

İnşeallah devam edecek..

 

ATATÜRK’ÜN ŞOFÖRÜNDEN MÜTHİŞ İDDİA: “ATATÜRK 10 KASIM’DA ÖLMEDİ” 03 Nisan 2010

Filed under: Gizlenen Atatürk — Maxtouch @ 01:30
Tags: , ,

  

11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yapan 100 yaşındaki Seyfettin Yılmaz suskunluğunu bozdu ve ortaya müthiş iddialar koydu… İşte 70 yıllık sırlar:
 

İşte Dünden Bugüne Tercüman’ın özel haberi:

Seyfettin Yağız 11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yaptı. Çankaya’daki kavgalara, çekişmelere tanık olmasına rağmen sırlarıyla yaşadı. Şimdi 100 yaşında ve artık konuşmaya karar verdi. Atatürk’ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik.

Tartışma Yaratacak Açıklamalar
Uşaklığı Öğretemedim: Savarona yatında Ürdün Kralı Abdullah’ın üstüne kahve döken benim. Kral, “Yazık, etrafınızda terbiyeli kimse kalmamış” deyince, Ata’nın cevabı şu oldu: Ben bu milleti her şeye alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım.

Atatürk 10 Kasım’da Ölmedi: Gazi yatağa düşünce İnönü’ye, “Paşam Atatürk çok hasta gel” diye dört defa haber yolladım. Gelmedi. “Geleyim de beni öldürsün değil mi” dedi. Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. İnönü gizledi. Şimdi bana “Tarihi şaşırtıyorsun” derler. Ama doğru.

İsmet Paşa’yı Hiç Sevmezdi: Atatürk’ün en çok sevdiği insanlar Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak’tı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İnönü ile aralarının açılmasının üç sebebi vardır. Biri İzmir suikasti, ikincisi Serbest Fırka olayı. Üçüncüsü Nuri Conker.

İzmir Suikastı Ve Karabekir: Kazım Karabekir’in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit Issız bir yerde bombayı atacaktı. Vali Kazım Paşa (Dirik) istihbarat almış. “Gelmeyin paşam” diye telgraf çekti. Bunun üzerine Atatürk “Sür kocaoğlan” dedi. Tam gaz İzmir’e girdik.

4 Bin Askerle Roma’ya Girerim: Mussolini bizden İzmir’i istiyordu. Rodos’a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan Sefiri Povli Çankaya’ya geldi. Atatürk sefire, “Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma’ya girerim” diye cevap verdi.

Kadının Üstü Aranmaz: 35 yaşlarında bir kadın geldi. Ben üstünü aramaya kalkınca Atatürk kızdı. “Kadın aranmaz” dedi. Kadın kulağına bir şey söyleyip gittikten sonra İsmet Paşa’yı çağırttı. “O kambur Kemal’e söyle (İnönü’nün abisi) aklını başını toplasın. İzmir’e gider kamburunu düzeltirim” dedi.

Atatürk’ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik. Atatürk’ün şoförü Seyfettin bey bugün 100 yaşında. Anlattıkları Atatürk ile ilgili gizli kalmış tüm bilgileri ortaya seriyor. Atatürk’ün ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yaşamı boyunca aralarının açık olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor. Bilinen bir çok tarihi gerçeklerin küçük farklılar taşıdığını anlatıyor. Ancak bu anlatım o olayın bilinen seyrini değiştiriyor. Seyfettin bey Atatürk’ün 10 Kasım’dan önce öldüğünü bunu İsmet İnönü’nün sakladığını öne sürüyor. Atatürk’ün İtalyan elçisine verdiği cevap ise oldukça ilginç.

Kimi zaman, Atatürk bir şoför amir ilişkisini de geçerek dost masaları kurduklarını söyleyen Seyfettin Yağız ‘ın en ilginç anekdotu ise “Ben bu millete uşaklık yapmayı öğretemedim” sözüyle ilgili. İşte Seyfettin beyin anlatımıyla o meşhur olay. “Ürdün Kralı Abdullah ile Sayonora yatındayız. Kahveyi götürmesi için garson aradık bulamadık. Ben Kahveyi götürmek için Atatürk’ten izin aldım. Kahveyi götürürken ayağım takıldı. Kahveyle beraber kralın üstün düştüm. Bana tek kelime bir şey demedi.

Sonra Arapça, ‘Yazık! Atatürk’ün etrafında terbiyeli kimse kalmadı’ demiş. Bunun üzerine Atatürk, ‘Ben Türk milletine her şeyi alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım’ dedi.” 4 bin askerle Roma’ya girerim Elbette, Seyfettin beyin Atatürk’ün şoförü olduğu gerçeğini kabul edersek bugünlerde 100 yaşında.

O nedenle anlattığı bir çok olayın doğruluğu tartışılır. Ancak bu yaştaki bir kişinin bu kadar olayı hatırlayabilmesi oldukça ilginç. Ve hayal dünyasını bu kadar çalıştırabilmesi ise imkansız. Seyfettin bey İtalyan sefiri ile Atatürk arasında İtalyanca tercümanlık da yapmış. Konuşmaların bir kısmını

mükemmel bir İtalyanca ile anlattı. “Mussoloni bütün dünyaya meydan okuyordu. Rodos adasına 40 bin asker yığmış. İzmir’i istiyor bizden. İtalyan sefiri Povli Atatürk’ün yanına geldi. Atatürk gece adamıydı.

Ben onunla sabaha kadar beraberdim. Bana ‘Sor bakalım niye geldi?’ dedi. O da ‘Eğer 4 ay içinde İzmir’i bize vermezsen, zorla alacağız’ diye cevap verdi. Atatürk, ‘Ben yarın cevap vereceğim’ dedi. Ben İtalyan sefirine, ‘Yarın sabah 9’da gel. Atatürk cevabını o zaman verecek’ dedim. Ayakkabısını giydiren ben, çorabını giydiren ben. Yemeğini yapan ben. İtalyan sefiri ertesi gün sabah 9’u çeyrek geçe geldi. Atatürk işaret parmağını kaldırarak İtalyan sefirine ‘söyle o koca herife, o 40 bin askerle İzmir’i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma’ya girerim.’ Bir gecede İskenderun’u tak diye aldık.

Bak şimdi Kıbrıs’ı alamıyoruz. “ Anlattıklarıyla beni hayrete düşüren Seyfettin Yağız’ın bundan sonra okuyacağınız anıları dudak uçuklatacak cinsten. Bu yüzden noktasına virgülüne dokunmadan tarihçilerin bilgisine sunuyorum.

İzmir suikastının iç yüzü
“Bunlar o vakit Kazım Karabekir’in evinde toplanıyorlar. Başlarında Ziya Hurşit var. Kazım Karabekir’in Atatürk’e suikast yapıldığından haberi yok. Onun için evini açıyor. İstiklal Mahkemesi Başkanı ve onun yaveri Ali Kılıç, Hüsnü Bey, Avni Bey, Nüri Bey. Bunlar itiraf etti. Kazım Karabekir ‘in evinde toplandık dediler. Atatürk ile Kazım Karabekir ‘i düşman etmek için. Atatürk bunun üzerine Karabekir’i Moda ‘da bir eve hapsetti. İdam ettirmedi. Kazım bey orada sürekli kitap yazdı.” Paşam paşam

“Marif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Necati Bey vardı. Atatürk onu çok severdi. Necati bey ölünce İsmet paşa, Atatürk’e danışmadan Adnan Kotan’ı maarif vekili yaptı. Birgün Dolmabahçe Sarayı’ndayız. İri yarı şişman bir adam elinde tavuk, oturuyor. Atatürk dedi ki, ‘Git bak bakalım bu adam kim?’ Bende adamın yanına gidip, ‘Beyefendi siz kimsiniz’ diye sordum. Beni azarladı. Bak dedim beni azarlama. O zaman onu masaya çağırdılar. Atatürk ona, ‘Marif vekili olmak için ne lazım’ diye sordu. Adnan bey de, ‘Efendim talebeler olmaz ama…..’ Atatürk ona imza attırdı. Onu meclise sokmadı. İsmet Paşa geceleyin geldiğinde şövalye kılıcıyla, ‘Paşam paşam ben başvekil olmak istiyorum’ dedi. Atatürk de onu halef yaptı. Celal Bayar’ı da selef yaptı.

Paşam Atatürk hasta “Atatürk hastalanıp yatağa düştüğünde İsmet Paşa ‘ya haber verdim. ‘Paşam Atatürk çok hasta gel.’ Gelmedi, ‘Geleyim de beni öldürsün değil mi?’ dedi. Araları maarif vekili Adnan Kotan yüzünden bozuktu. Bir de son zamanlarda İsmet Paşa, Atatürk’e karşı tavır aldı. Şapkasını çıkarmamaya başladı. Karşısında ayak ayak üstüne attı. 4 defa çağırdım gelmedi. Bir de Serbest Fırka vardı. Bu olaydan sonra tamamen araları açıldı.” Kadının üstü aranmaz “Atatürk en çok kuru fasulyeyi ve nohutu severdi. Et yemezdi. Sakız leblebisiyle rakı içerdi. Yenice sigarası içerdi. Bana da kocaoğlan derdi. Birgün ‘Kocaoğlan ben ölürsem bu memleket felakete gider. Bu sağır (İsmet Paşa’ya sağır derdi) memleketi yok edecek’ dedi. Birgün karşılıklı rakı içiyoruz. Bir kadın geldi 35 yaşlarında. Ben üstünü aramaya kalktım Atatürk kızdı, ‘Kadın aranmaz’ dedi. Kadın Atatürk’ün kulağına bir şey söyledi ve gitti. O gittikten sonra Atatürk, ‘O sağırı bul, hemen yanıma gelsin.’ İsmet Paşa geldi. ‘İzmir’de bir kambur Kemal varmış. (Kambur Kemal de İsmet Paşa’nın abisi.)Söyle o Kambur Kemal’e aklını başına toplasın. Gider o kamburunu düzeltirim’ diye konuştu Atatürk.î Taşı toprağı altın memleket

“Birine kızdığı vakit katiyen yüzüne vurmazdı. Bir gün İngiltere Kralı Edward geldi. Dolmabahçe Sarayı’ndan içeri girerken ayağı kaydı düştü. Benden mendil istedi. Atatürk bana, “Söyle o krala burası Türkiye. Taşı toprağı altın gibi tertemizdir . Mendil istemez” dedi. İnönü’yü sevmemesi için 3 neden

“Atatürk’ün en çok sevdiği insan Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak ‘dı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İsmet Paşa ile aralarının bozuk olmasının sebebi, üç şeye dayanıyor. Birincisi İzmir suikastı, ikincisi serbest Fırka. Üçüncüsü Nuri Conker.î İzmir suikastını düzenleyen kimdi?

“Kazım Karabekir ‘in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit, Avni bey, Nuri Bey, Sait bey ve Rüştü bey. Biz İzmir’e giderken güzergah belli. Isısız bir yerde bombayı atacaklar ve Atatürk’ü öldürecekler. Fakat İzmir Valisi Kazım Paşa haber alıyor ve Atatürk’e telgraf çekiyor. Biz de Atatürk ile İzmir’e doğru hareket ediyoruz. Telgraf geldi ‘Paşam İzmir’e gelmeyin.’ Bunun üzerine Atatürk, ‘Sür Kocaoğlan İzmir’e’ dedi. Tam gaz İzmir’e girdik.î Ata ‘nın ölümünü gizledi “Onu çok özlüyorum. O olsaydı ben buralarda olur muydum? Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. Söylersem tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe’ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler.”

Dünden Bugüne Tercüman haber3 sitesinden alınmıştır.29.09.2004

 

Cumhuriyetin Gizli Kuruluş Tarihi Üzerine.. 01 Nisan 2010

       Atatürkün resmi tarihe göre 10 kasım 1938 de öldüğü söylenir. Ben daha önce öldüğünü zannediyorum.  Atatürkün naaşının tahnit edilmesi beni hep düşündürmüştür. Bir insan neden tahnit edilir? naaşın bozulmaması için tabiki ama Atatürke bir anıt mezar yapılacaktı buda uzun süreceği için mumyalandı demek bana hiç inandırıcı gelmiyor. Benim tezim şu : Atatürk 10 Kasım 1938 den önce ölür. Fakat devrimin tamamlanmamıştır. Bu sebeble devrim tamamlanıncaya kadar Atatürk hasta fakat yaşıyor gösterilecek yada yerine dublör kullanılacaktı .. Hani düşünmüyor da değilim belkide Atatürk yerine yıllarca dublör kullanılmıştı. Akla ilk gelen soru şu Atatürk kasım 1938 den önce ölmüşse gerçek ölüm tarihi kaç olabilir? tabiki bunu bilmek imkansız..  bilenler açıklarsa o zaman neler olduğunu tam olarak öğrenebileceğiz ama kanımca 1938 eylül.. bilemiyorum. 

Atatürkün daha önce öldüğü düşüncesi bende nasıl hasıl oldu? İlk etken ülkemizde yıllarca tartışılan Atatürk hakkında söylenen her tür iddia ve ithamlar beni gerçek doğruyu öğrenmeye itti. Mesela Atatürk dindarmıydı? Atatürk bu ülkeyi yabancı ülkelerin emellerinden kurtarmışsa nasıl olmuştuda bu ülke kendini yönetemez hale gelmişti? O gerçekten diktatörmüydü? Binlerce kişiyi asmışmıydı? Yada Kuranı-Kerimin meal ve tefsirini yazdırıken hadis kitaplarını Türkçeye çevirtirken nasıl oluyorda Türkçe ezan okutabiliyor hocaları asabiliyor söylentilere göre Kuranları yaktırabiliyordu?  Dürüst dindar ve vatansever olarak inandığım Atatürk hayatta olsaydı ülkenin bu duruma gelmesine izin verirmiydi? Muhakkak  hesap sorar sorumluları saf dışı ederdi.  Böyle olmadığı içindir ki günümüzde hangi Atatürk tartışması hala devam ediyor. Ya Atatürkün hiç birşeyden haberi yoktu yada hayatta değildi demek zorunda kalıyoruz. Üçüncü seçenekse Atatürkün tüm olanlara bildiği halde ses çıkarmamasıdır ki ben buna asla mümkün görmüyorum

Ayrıca Atatürk resimlerinde ki tutarsızlıklar ve hayat kronolojisinde ki tuhaflıklarıda söylemeden geçemem. Atatürk resimlerine baktığımda 1933 den sonraki resimlerinde  Atatürkün vucut ve yüz yapısının hızla değiştiğini farketmek mümkün. Önce şişmalıyor sonra  zayıflıyor 1937 -38 de ise karşımıza 70 yaşında gösteren bir Atatürk çıkıyor. Daha önemlisi internette dolaşan bir çok Atatürk resmine fotomontaj yapıldığı gerçeği bariz olarak görülüyor. Özellikle savarona resimleri bana çok tuhaf geldi.. Sonuçta birbirlerine hiç benzemeyen Atatürk resimleri ortalıkta dolaşıyor.. Kulak yapıları saçlar burun ve çene ve gözler incelendiğinde farklı farklı sonuçlar elde ediyorum. Bazı resimler de o kadar bariz fotomontajlı ki… Tabiki Atatürkün yavaş yavaş zehirlendiğini de varsayarsak vucudundaki değişimleri bu sebeble açıklamak mümkün.. Zaten bazı rivayetlere göre hastalık o kadar ilerlemişti ki Atatürkün halkın içine çıkması mümkün değildi..Bu hızlı ilerleme 1937 den sonra süratlendi.

            Öyleyse bu devrim neydi.. kısaca bundan bahsedelim.. 

            30 Ağustos 1922 de savaş kazanılmış 1923 de Cumhuriyet ilan edilmişti. Milli mücadeleye önce yada sonra katılan  tüm güçler arası ince hesaplaşmalar başlamış eski defterler açılmıştı. Gerçi daha zafer kazanılmadan ve Cumhuryet ilan edilmeden fikir ayrılıkları başlamıştı ama burada Atatürkün usta yönetimi sayesinde zafer tehlikeye düşmeden amaç gerçekleştirilebilmişti.

                 .. Ankaranın en karanlık en tekin olmayan günleri. Her guruptan birilerinin öldürüldüğü günler. Tam bir kaos ortamı.. Küçük fakat etkili guruplardan meydana gelen bu kurucu güçler farklı fikirler idealler hesaplar içerisinde olmasına rağmen Atatürkün dehası altında vatanı kurtarmak için birleştirilmişti. Atatürkün hiç konuşulmayan bu özelliği her zaman taktire şayan bir gerçekliktir. Türkü kürdü lazı çerkezi alevisi rumu ermenisi askeri sivili köylüyü cahili inançlı inançsızı milliyetçisi mandacısını hepsini bir amaç uğrunda toplayabilmek gerçekten zor ve gerçek liderlerin işidir. Kaldı ki hepsinin amacının bir olmadığını da biliyoruz. Bunun adına mucize mi demeliyiz. İlahi taktir demek en doğrusu başındakinede ne güzel lider..

               Atatürk aslında kendisine karşı bir müttefik oluşturan tek bir safla gücü nispetinde yumuşak bir şavaş verdi. Vatanı parçalayan masonik ittihatçılar, amerikan mandacıları, rusya yanlıları,ingiliz taraftarları aslında bunların hepsi Atatürk karşısında kenetlenmiş tek bir ittifaktan başkası değildi. Taşeronşarıda farklı kılığa girmiş fakat amaçları aynı ittihatçılardan başkaları da değildi. Kimi amerikancı görünüyor.. Rauf orbay, refet bele, kara vasıf, adıvarlar gibi.. özellikle sivas kongresi tutanakları okunmalıdır, kongre amerikan mandasını isteyen bu kişilerce sabote edilmek istendi.. Ama Atatürk usta dehası sayesinde mandacılığı ret ettiren karar çıkartmayı başardı. Usta diyoruz çünkü amerikan mandası isteyen bu hain kişilerin Atatürkün emirlerini dinlememesine rağmen Atatürkün onları tasviye etme gücü yoktur.

        Kurtuluş savaşını gerçekleştiren ekibin geçmişine baktığımızda çoğunun İttihat ve Terakki kökenli yada o dönemden etkilenmiş kişiler olduğunu görüyoruz. Buda ayrı bir muammadır. Günümüz bu cemiyet hakkında bir çok yayın mevcuttur. Fakat kısaca İTAAT VE TERAKKİ dersem bu muammanın görünen yüzünü özetlemiş olurum. Ne hikmetse bu cemiyet merkezden uzakta azınlıkların yaşadığı Osmanlı eyalet topraklarında örgütlenmiş örgütlendiği her yer ise daha sonra kaybedilmiştir… Burda önemli olan şudur ittihat ve terakki partisini kuran perde arkası gerçek güç yada güçler bilinmeden cumhuriyeti kuran kadrolarda kimin ittihatçi yada olmadığını bilemeyeceğimiz gerçeğidir. Bu anlamda bazı tarihçilerimizin dediği gibi 1926 izmir suikastı sebebiyle kurulan istiklal mahkemelerinde eski ittihatçılar tasviye edildi demek bence kocaman bir yalandır..Keza görünürde 1. dünya savaşının kaybedilmesinden sonra başındakiler istanbuldan kaçmış olsalar dahi faaliyetleri devam etmiştir. Cemiyet içindeki bölünmeler ve bu bölünmenin boyutlarını bilmediğimiz için 1923 sonrası fikir ayrılıklarını detaylı analiz etme imkanı bulamayız. Burada ATATÜRK nerededir. Buda çok bilinmeyenli bi muammadır.

 Kadronun hepsi ittihatçıysa daha doğrusu itaatçıysa bu kadro kime itaat etmiştir. Bu kavgalara İtaatçılar içi bir hesaplaşma demek konuyu saptırmak olur belki aralarında ki fikir ayrılıkları diyebiliriz.. O zaman akla İtaat ve terakkiyi yöneten perde arkasındaki bilinmeyen gerçek gücün cumhuriyetin ilanıyla beraber yeni bir yapılanmaya gittiğini bu yapılanma esnasında amaçlarına ters düşen itaatçıları hissettirmeden safdışı ettiğini görüyoruz. Atatürkün itaatçı olmadığını bir kez daha hatırlatarak oyunun maalesef onun etrafında döndüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.  Olayı farklı boyutlardan irdeleyelim:

Birincisi nasıl ki bugün dünyamızda küreselleşme ve etkileri konuşuluyor ve bu yeni oluşumdan dünya ülkeleri kendini tam olarak soyutluyamıyorsa 1923 lü yıllarda özellikle 1. dünya savaşından sonra imparatorluklar çökmüş yeni uluslar haritada yerini almış millyetçilik yeni dünya düzeninin temelini teşkil etmişti. Atatürkünde büyük nutkunda dile getirdiği bu gerçekten kaçınılmaz olduğunu düşünenler anlayacaklardır. O tarihte balkanlarda ve arap yarım adasında yapayda olsa oluşan yeni devletçikleri hatta yakın zamanda orta asyada bağımsızlıklarını kazanan  yeni Türki devletçiklerini düşünürsek bu anlamda dünya karar vericilerinin osmanlıyı safdışı etmelerini ve padişahlık ve hilafet gibi kavramların artık tarih dışı kaldığını yine Atatürkün büyük nutkunda söylediği gibi kabul etmek zorundayız.

Gerçekten de bu istekler Atatürkün dediği gibi boştur. Osmanlıya dahil azınlıklar kendi devletlerini kurmuş hilafetin anlamını red etmişlerdir. YERİ GELMİŞKEN ŞUNU ÖZELLİKLE AKIL SAHİPLERİNE HATIRLATMAK İSTERİM. HALİFELİK İLK DÖRT HALİDE DIŞINDA ZATEN HİÇ MEŞRU OLMAMIŞTIR. Atatürk büyük nutkunda bu gerçekliğe vurgu yaparak şartlar gerçekleştiği zaman hilafet gelecektir diyerek tarihe not düşmüştür. Okuyunuz nutuk… Yani Atatürk nutukta diyor ki  kardeşliğe ve tam eşitliğe dayalı hilafet şartlar gerçekleştiği zaman tüm dünyada insanların  ulusu dini ne olusa olsun gerçekleşecektir… Ama o zaman bu zaman değildir diyerek o tarihlerde yapmak zorunda olduklarını ne güzel açıklıyor tabiki anlayana…

Tamda burada şu soruyu hepimiz kendimize sormalıyız İttihat ve Terakki Padişaha ve saltanata yani osmanlı saltanatına karşıysa. Bu tarihi bilinen bir gerçekse. Bu cemiyet üyelerinin çoğu bilerek yada bilmeyerek   SALTANATIN VE HİLAFETİN ETKİSEZLEŞMESİ İÇİN ÇALIŞMIŞSALAR. Hal bu olunca nasıl oluyorda bunu çok iyi bilen ve bu ayrıştırmanın içinde görev alan  bir gurup ittihatçılar saltanat ve halifelik elden gidiyor diyerek ortalığı ayağa kaldırıyor  ayrı bir siyaset güdüyorlardı.. Aklı başında olanlar bununda itaat ve terakkinin başında olan fakat geri planda oldukları için hiç bilinmeyen ve tanınmayan güçleri birer oyunu tezgahı olduğunu rahatlıkla anlar.. Mecliste ikinci gurup denilen bu kişiler saltanat ve hilafetçi olamayacakları gibi asıl perde arkası gücün emirlerini yerine getirerek Atatürke karşı KOMPLO kurmuşlardır. Buna Kazım KARABEKİR Ali Fuat CEBESOY gibi kumandanlar dahilmidir bilinmez.. Bu manada Atatürkün yanında olanlarda aleyhinde olanlarda ATATÜRKE karşı bilerek yada bilmeyerek komplocu saflarında ortak işbirlikçidirler.. Ne kadar acı bir gerçeklik bence..

Atatürkün yaveri ŞÜKRÜ TEZER ATATÜRKÜN HATIRA DEFTERİ kitabında anlatıyor..Sayfa 131-132:

Şimdi istanbulda ikamet günleri esnasında Enver Paşanın harbiye nezareti levazımatı Topal ismail hakkı paşa bir fırsatını bulup Mustafa Kemal paşaya yaverlerinde olmadığı bir yerde başbaşa görüşme talep eder. Bunun üzerine boğazda iki saatlik bir gezi yaparlar. İsmail Hakkı paşa ülkenin içinde bulunduğu durum hakkında yorumlar yaparken sözü nihayet saltanatın kaldırılmasına getirir. Mustafa Kemal Paşa:

___ Peki paşam işin sonu ve idare şekli ne olacak ?

demesi üzerine  hakkı paşa konuyu cumhuriyete getirir. Mustafa Kemalin

___Peki paşa bu taktirde başa kim geçecek ?

demesi üzerine İsmail Hakkı Paşa aynen şöyle:

___ Sen ben ve mesela enver.

Diye cevap vermiş. Bu suretle Mustafa Kemal paşa anlamak istediği gayeyi anlamıştı. Bizzat enver paşa tarafından hazırlanarak onun sağ kolu münasebetinde bulunan ismail hakkı paşanın bu ağız araması kendisine taraftar temin edebilmek için tertiplenmiş olduğu muhakkatı.

Bunun üzerine Mustafa Kemal bunun bugünün şartları içinde bunun sırası gelmemiştir ve  şartlar henüz oluşmamamıştır diyerek konuyu kesip atmıştır..

 Yukarıda anlatılan hatırattan anlaşılacağı üzere Cumhuriyet fikri yeni bir fikir olmadığı gibi bütün itaatçıların aklında bu gaye yatmakla birlikte Atatürkünde Cumhuriyet kuracağı herkesce malumdü ne garip bir gerçeklik değilmi? Halbu ki biz Cumhuriyet fikrinin gökten zenbille inmiş gibi birden Atatürk tarafından ortaya atıldığını inkılap ve tarih kitaplarından okumuştuk. Halbuki gerçek çok farklıydı. Cumhuriyetin kurulacağını ve padişahlığın kaldırılacağını herkez biliyordu. Geriye hilafet kalmıştı. Hilafetin kaldırılacağınıda herkes bilmesine rağmen sırf Atatürke komplo düzenlemek maksadıyla Atatürk saltanatı kadıracak kendisi padişah aynı zamanda halife olacak safsatalarını kasıtlıca etrafa yaymaya başlamışlardı. Amaçları ne saltanat nede hilafetin kaldırılmasını önlemek olmayan bu gizli teşekkülün tek gayesi Atatürkü safdışı etmekti.

İkinci irdelenmesi gerek nokta Lozan görüşmelerinde meclisteki bu ikinci gurubun yine Atatürkün not defterlerinde belirttiği gibi daha mudanya görüşmelerinde bile şartlar ne olursa olsun hemen anlaşma yapalım düşüncesinde iken (yani çoğu mandacı iken) yine aynı gurubun günün ekonomik askeri ve siyasi olanaksızlıklarını bildikleri halde kazanılanları küçümsemeleri aynı kasıta binaendir. Burada şu izlenimi de paylaşmak isterim Lozanda İttihat ve Terakkinin perde arkası gücünün amacı farklıdır. Masaya oturan yabancı devlet misyonlarının amacı farklıdır. Yine tek ve şahsa özel Atatürkün amacı farklıdır fakat o an için belkide bir noktada buluşmuş mutabakata varmıştır..

Üçüncüsü  belkide işin başında Atatürkü safdışı edebilecek hatta onun hayatına mal olabilecek büyük komplo şüphelerimden bahsetmeliyim. İkinci gurubun ateşli mualif sözcüsü Trabzon mebusu Ali Şükrü beyin öldürülmesi olayıdır ki Bu olayı en son yapacak hatta hiç yaptırmaması gerek kişi Mustafa Kemaldir. Çünkü kim Ali Şükrü beyi öldürmüş olursa olsun bu olayın direk Mustafa Kemal Paşanın üzerinde yıkılacağı aşikardır.  Bunuda aklı başında kimse istemez.Kanımca tezgah şudur: Birileri Ali Şükrü beyi öldürterek  Atatürkü hedef gösterir. Çünkü herkez Atatürkün azmettirdiğini düşünecektir. Zatende öyle olmuştur. Ortaya olayı Topal osmanın Atatürk adına yaptığı söylentileri yayılır. Özellikle ikinci gurup tarafından. Komployu Atatürk sezmiştir.Meclis katil yada katillerin derhal yakalanıp meydanda asılmasına karar verir.Bu suçsuzluğunu ispat edemezse Mustafa Kemalinde idamı demektir. Atatürkün emriyle olayın araştırılması için komisyon kurulur ve topal osman için yakalama emri çıkartılır. Garipliklerde burada başlar. Mustafa Kmal komployu sezdiği için Latife hanımıda alarak çankayadan ayrılmış ne hikmetse topal osmanda teslim olup suçsuzluğunu ispat edeceği yerde çankaya köşküne baskın düzenlemiştir.. Atatürkün milli muhafızları topal osmanı yakalar ve öldürür. Kanımca bu Atatürke karşı büyük bir tertipli komolodur. Atatürk zaten topal osman benim korumam diyerek ona güvenerek çankayadan ayrılmasaydı belkide  baskın sonucu öldürülmüş olacaktı.. Buradaki karanlık nokta topal osmanın neden teslim olmayıp mukavemet etmesidir. Belkide o da kendine komplo yapıldığını düşünüyordu. Etrafını saran askerleri görünce böyle düşünmüş olabilir. Bu yüzden köşke baskın düzenlemiş olmalı.. Ama olayı kim tezgahladıysa çok ustaca tezgahlanmış. Atatürkün korumalarıyla arası açıldı ve bu gurup tasviye edildi. Ali Şükrü bey belkide bu komplo uğruna yem olarak öldürüldü. Atatürkte belkide ölümden döndüğü gibi olayın tüm tarafları üzerinde hakkında  büyük bir şaibe kaldı.

Cumhuriyetin ilanından sonra padişahlık kaldırılır. Bu konu üzerinde fazla durmadan halifelik üzerinde durmak istiyorum. Mustafa Kemal: „Ben şahsen saltanatın ilgasından sonra, başka ünvanla aynı mahiyette bir makamdan ibaret olması lazım gelen Hilâfet’in de mülga (kaldırılmış) olduğunu kabul ediyordum. Bunun münasip bir zaman ve fırsatta telaffuzunu tabii buluyorum. Halife Abdulmecid’in de bu gerçeği hiç anlamadığı düşünülemez. Üçyüz küsur milyon müslümanın Hilâfet makamına bağlılık iddiası kuru bir laftır. Hilâfet yüzünden siyasî dünyada nüfuz ve itibar kazandığımız düşüncesi de bir kuruntudan ibarettir.“ Yani Atatürk diyorki halifelik islam dininde seçimle olmuştur. Padişahlığı kaldırıp aynı kişide halifeliği bırakmak sanki hiç padişahlığı kaldırmamak gibidir. Çünkü o zat padişahlıkla olmasada hilafetle milletin üstünde gücünü bu halk üstünde devam ettirecektir. Bu cumhuriyetin özüyle ters bir tutumdur. Bu sebeble benim gözümde padişahlığı kaldırmak demek hilafetide kaldırmak demektir. Atatürk Nutkunda bu konuya işaretle der ki halifelik sanıldığı gibi itibar davamızdan çok özünde olan cengaverlikten dolayı bize bilakis düşman kazandırdığı için dünya nezdinde saygınlığımızı arttırdığı fikri bir boş inanıştır.

Kazım Karabekirin anılarında anlatıldığına göre Atatürk halifeliğin seçimle herhangi bir zatta olmasını istemiş. Bu fikri muhalefet benimsemeyerek  Atatürk hilafeti kendi üzerine almak istiyor zaten cumhurbaşkanıda o olduğuna göre yeni bir padişahlık kurmak istiyor bunuda soyuyla devam ettirmek niyetindedir görüşüyle hilafetin Abdülmecid  Efendinin halife olmasını istemişler Atatürk ise yukarıda zikrettiğimiz mantık çerçevesinde Halifenin Padişah Vahdettinin olmasının daha doğru olacağını söylemişlerdir. Yani Atatürk demiştir ki halifeliği kaldırmazsak padişahlığı kaldırmanın manası olmayacağı için halifelik yine sultan vahdettinde kalsın. Ne komiktir ki muhalefet bunu kabul etmemiştir. 

O günün yaşananlarında musulun alınması olayı var ki tam karar arifesinde Kazım paşa, refet paşa, fuat paşa gibi önemli paşaların hem musula düzenlenecek askeri harekata karşı olmaları hemde de birden bire ordudan istifalarını vermeleri Atatürkü çok kızdırmıştır. Nutkunda bu konuya değinirken bu önemli günlerde orduyu başsız bırakmaları eleştirilir. Atatürk bu tutumu uzun süre hazmedememiştir. Bu komutanları affedememişlerdir. Gelin bu konuyu bir düşünelim. Musul konusu lozana göre daha sonra görüşülmek üzere sürümcemede kalmış bir konuydu. Ayrıntılarını burada teknik olarak anlatamayacağım için kısaca tarafımızca haksız bulunan bir kararla ingilizlere bırakıldı. Bu haksızlık gereği hemde ingilizlerin o şartlarda yeterli askeri olmaması vede dikkatlerinin başka merkezlerde olması gereğince musulu kısa süreli bir askeri harekatla almak içten bile değildi. Tam bu zamanda ordu kumandanlarının görüşleri alınmış fakat kurtuluş savaşına katılan bu çekirdek kadro kumandanları bu harekata olur vemedikleri gibi olası bir emirle muhattap kalmamak için ordudan da istifalarını vermişlerdi. Tabiki kendi nazarlarında yaptıkları doğru kabul ediyor ileride ülkemizi zor durumda kalmaktan da kurtardıklarını söylüyorlardı. 2010 senesinde aklımca düşünüyorumda keşke musul o günlerde alınmış olsaydı. Atatürkü bu konuda çok haklı buluyorum…

 Cumhuriyet ve sonrasını biçimleyen diğer bir etkileşim hareketi ise mandacılık fikirleri ve bunu benimseyenlerin oluşturduğu   guruptur. Ankarada meclis toplanana kadar mandacılık fikrini savunanları daha sonra kurtuluş savaşında yönetimde ve hükümetlerde görüyoruz. 1923 ten sonra bu fikirde olanlar neler yapmışlardır. Tabiki bunuda bilemiyoruz..

Gerçek padişah yanlıları varmıydı? bilemiyoruz.. Gerçek şeriat devleti isteyenler varmıydı yada kimlerdi o hiç belli değil..  Masonlar azınlıklar yabancı ülkeler ve servisleri faaliyetleriyle birlikte olayın neresindeydi tam bir muamma.. tabiki bilemiyoruz. Türkü kürdü alevisi sünnisi hepsi gerçek millet zaten tek parti döneminde ortada bile olamazdı?

Söylemek istediğim 1923 den günümüze 2010 da dahi bir çok sorun hala çözümlenmemişse bir yerde bir sorun vardır ve bu sorun hala devam etmektedir.. Bu sorunun temeli 1923 ve sonrasında yatmaktadır… Atatürk  büyük bir dahi ve güzel bir insan ve kurduğu Cumhuriyet rejimi de en güzel yönetim şekli olduğuna göre bu yanlışlık nereden ve niçin başlamıştır…

             Ben şahsen gerek kitaplarda yada internette dolaşan Atatürk anılarının çoğuna inanmıyorum. Aslında hiç birine inanmıyorum. Bence bunlar devrimin tamamlanması için uydurulmuş ambalajlanmış ve sunulmuş  beyin yıkayıcı tamamlayıcı senaryolardır. Zaten o devir zifiri karanlık bir devridir. Güneş doğunca kendiliğinden hakikatler ortaya çıkacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti tarihini okumaya başladıkça aslında yaşananların anlatılanlardan çok farklı olduğunu görüyor ve gerçekleri açıklamaya devam ediyoruz. 1925 yılının en önemli olayı şüphesi Şeyh Sait isyanıdır. 3 mart 1924 te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin (şeriat yasalarının kaldırılması) ve hilafetin kaldırılması üzerine ülkemizde özellikle doğu bölgesinde kıpırdanmalar başlamış 17 kasım 1924 de ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştu. Kazım Karabekir ve arkadaşlarının ülkeye biçtikleri yeni yönetim modeli ile Atatürkün düşündüğü model arasındaki bu farklılık fikir ayrılığına neden olmuş TCF bu  sebeble kurulmuştur.

                 Tüm bu gelişmeler özellikle ülkemizin doğusunda dini hassasiyetleri yüksek vatandaşlarımız tarafından farklı algılanıyor yapılanların dine karşı bir harekat olduğu düşünülüyordu. Şeyh sait isyanı bu anlamda tamamen dini hassasiyetlerden doğmuş bir başkaldırıdır. Bazılarının öngördüğü gibi bu isyanın kürtlükle yada musul meselesiyle yakından uzaktan ilişkisi yoktur.

               İlk kıvılcımlarını daha 1924 yılı içerisinde hilafetin kaldırılmasıyla belli eden  kıpırdanmalar üzerine  Terakkiperver Fırkasının kurulması ve tüzüklerinde dine saygılıdır ifadesinin yer alması  mecliste inönü ve yandaşlarını memnun etmemişti. Onlar kendi iç dünyalarında devrimleri farklı yorumluyorlar buna karşı çıkabilecek herkese hasmane bir tutum takınarak sertlikle sindirilmesi fikrini savunuyorlardı. Ülkeye yavaş yavaş hakim olan huzursuzluk hissediliyor olası bir başkaldırı her an bekleniyordu.

            Sertlik yanlısı olmayan inkılapların zamana yayılarak  benimsenmesinden yana olan ılımlı lider Atatürk bu sebeble İsmet İnönünün istifa etmesini ve yerine daha ılımlı olan Fethi Okyarın başbakan olmasını istedi.  21 kasım 1924 de Atatürkün isteği üzerine inönü istifa eder, yerine Fethi okyar başbakan olur. Yaklaşık 3 ay sonra 10-15 şubat 1925 te Şeyh sait ayaklanması başgösterecek, diğer taraftan Fethi Bey Hükümeti’nde bazı bakanlar, hükümetin isyânla ilgili yeterince tedbir almadığını söyleyerek istifa edeceklerdir. Yani mecliste ismet inönüye biat etmiş milletvekilleri fethi okyarı düşürmek ve olayın ılımlı olarak çözümlenmesini önlemek için Atatürke ve okyara resmen komplo düzenleyeceklerdi.  

                Bu olay bize İsmet inönünün mecliste nasıl bir etkinliğe sahip olduğunun bariz örneklerinden biridir. Atatürke rağmen hakim olduğu mecliste perde arkası oyunlarıyla fethi okyar hükümetini etkisizleştiren inönü ve ekibi sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için her türlü film ve fırıldağı çevirmeye hazırdır. Komplonun devamı da şöyledir.. Yine Cumhuriyet Halk Fırkası’nda ve Meclis’te, Fethi Bey Hükümeti eleştirilmeye başlanır. İstedikleri bölgede sıkıyönetim ilanı ve kürtlerin üzerine ordu birliklerini göndermektir. Fethi bey direnir çünkü olayın sebeblerini anlamakta bunun bölge kolluk kuvvetlerince   sorumlularının yakalanmasıyla çözülebileceğini bilmektedir. 2 Mart 1925 günü Meclis’e verilen “Cumhuriyetin en uzak tehlikelerden dahi korunmasını ve halkın sükun ve tam bir rahata kavuşmasını, hükümetin kendine düşen görevi yapmada çok daha azimli ve ileri görüşlü olmasını isteyen” önergenin kabul edilmesi üzerine Fethi Bey Hükümeti istifa etmiş ve İsmet Paşa yeniden Başbakanlığa bu sertlik yanlısı milletvekilleri sayesinde getirilmiştir. Perde arkasında olayları idare eden tabiki inönüdür.

              Önerge dikkatlice okunacak olursa aslında olayın boyutunu ve inönücü meclisin niyetini kavrayabiliriz. Zaten tarih yorumcuları  bize bu olayı allayıp pullayıp bir kürt ayaklanması şeklinde sunmuş, işin içine hiçte alakası olmayan ingilizleri de katarak finali musulda bağlayarak kürt-türk ayrıştırılması harekatının mimarı olmuşlardır. Zaten inönünün kürt politikası da hep bu olmamışmıdır? Kürt vr Türk milliyetçiliklerini oynayarak ayrımı hızlandırmak. Aslında Şeyh Sait isyanı tamamen dini kaygılardan kaynaklanan bir olaydan başka bir şey olmadığı halde inönücü meclis olayın farklı boyutlarda farklı amaçlarına hizmet edebilmesi için her karatmayı yapmışladır.

          Bu tercih Atatürkün tercihi değildir. İnönü ve ekibinin meclisteki fırıldakları sonucu Atatürke dayattıkları bir oldu bittidir. Atatürkün fethi okyar haricinde bir başkasını dahi başbakan ataması bu inönücü milletvekillerinin aynı senaryoları tekrarlamalarına engel olamayacaktır. Yine kabinden istifa edecekler ve inönüyü seçtirmeye çalışacaklardır. Atatürk istemediği halde kabul etmek zorunda kalmıştır.

              Zaten günümüzde de böyle değilmidir. Milletvekillerinin ortak tutumları bir kararın alınıp alınmamasına etken olmuyormu? Hatta internete düşen son chp baykal olayında  birilerinin istemedikleri genel başkanı düşürebilmek için  kaset tuzağı kurdukları söylenmiyor mu? Siyaset bazen çirkin yüzünü hiç değiştirmiyor ve bunu da saklayamıyor…

          Daha sonra 4 Mart 1925 Takrir-i Sükun (huzur ve güveni sağlama, anarşiyi önleme) Kanunu TBMM de kabul edilir. İstiklal mahkemeleri ve idamlar sonrası tekke ve zaviyelerin kapatılması.  Şapka devrimi VE ATATÜRKÜN ÜLKESİNİN HALKININ NABZINI YOKLAYAN BİTMEYEN YURT GEZİLERİ -Atatürkün niçin nabız yokladığını kısmetse sonra anlatacağız İnşaallah. -

             Söylemek istediğimiz Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan her inkılap ve devrim Atatürkün istediği gibi olmamıştır. Buna iş birliği içinde ki ülkeye hakim İttihat ve Terakkinin kabuk değiştirmiş  güç odakları farklı yön vermişler. Bunuda günümüzde sanıldığı gibi Atatürke mal etmeyi başarmışlardır.     Tıpkı harf devriminde olduğu gibi söylendiğine göre Atatürk harf devriminin zamana yayılarak 10 yılda gerçekleşmesini savunmuş yeni nesilin hem osmanlı hemde yeni latin alfabesini öğrenerek kültürde devamlılık sağlamak istemiştir. Lakin inönü ve ekibi bu iş üç ayda olacak diye dayatarak  büyük bir tarih ve kültür kopukluğu yaratmışlardır. 

          1925 yılını anlattığımız bu bölümde ana fikir olarak sunmak istediğimiz Cumhuriyetin kuruluş aşamasından ilanına ve 1925 e kadar hatta günümüze kadar bile mecliste olagan üstü savaşların verildiği, kabuk değiştirmiş İttihat ve Terakkinin bütün oluşumların içinde belirliyici ve yönlendirici kuvvete sahip olarak Atatürke ve yapmak istediklerine karşı her zaman engel çıkarttıklarını söylemek zorundayız. Cumhuriyeti kuran ve demokratik olan Atatürk her zaman sorunların mecliste çözümlenmesini savunmuş bu sebeble hiç bir zaman anti demokratik tutum ve davranış içine girmemiştir. Komiteci gelenekten gelen ve meclise de hakim olan eski ittihatçıların çevirdikleri film ve fırıldakları yazmakla bitmez. Maalesef inönü ve ekibide kanımca eski ittihatçıların kabuk değiştirmiş versiyonunun siyasi kanadının baş aktörlerinden başkalarıda değillerdir. Bu önemli paragraftaki konuyu açmayarak şimdilik kapatıyor. Atatürkün demokrat ruhuna herşeyin kanunlarla mecliste halledilmesi gerektiği inancına gönülden katılıyor ve böyle bir lidere sahip olduğumuz için Allaha dua ediyorum. Şayet iddialar doğruysa chp içinde baykala karşı olan gurubun kaset şantajı yapacagına genel kongreye az bir zaman kala meşru yollardan seçimle kozlarını paylaşsalardı daha demokrat olduklarına bizi inandırmış olmayacaklarmıydı? Genel kongrede seçim yapılsa delegelerin hür iradeleri tecelli etse hak eden desteklenen ve istenen kişi genel başkan olsaydı daha demokratik olmazmıydı? Tıpkı Atatürkün niyetleri her ne kadar kötü olursa olsun bildiği halde meclisin çoğunluğunun iradesine boyun eğerek anti demokratik yollara başvurmaması gibi….. İşte demokrasi ve halkın seçtiği milletvekilleri üzerinden milli egemenliğe saygı budur. Herkesi Atatürk gibi meclise ve kararlarına işlerine gelmesede kararların akibeti kötü olsada saygı duymaya davet ediyoruz..

               Gerisini artık siz düşünün ve siz siz olun inönü ve ekibinin uydurma tarih kitaplarına inanmayın.. 

            Birde Atatürkün inönüyü öldürtmek istemesi söylentileri var rivayetlere göre Atatürk nihayet inönünün tüm yaptıklarından haberdar olur.  Görevide Fevzi Çakmak paşaya verir. İnönü  bunu haber alır ve 9 ay boyunca saklanır.  Diğer rivayet ise inönünün ağır hasta olduğu ölceği sanıldığı için Atatürkün inönünün çocuklarını vasiyetine aldırdığı iddiasıdır. Birinci seçenek bana daha gerçekçi geliyor öyle rivayetler varki ölüm emrinin verildiğini haber alan inönü nasıl olmuşsa sahte birkaç gazete çıkarttırıp öldüğüne Atatürke inandırabilmiştir. Bu doğruysa Atatürkün etrafından ayrılmayan muhterem zevatın Atatürke karşı bağlılıklarının tekrar sorgulanması gerekmezmi?  İşin gerçeği inönünün diktatörlükleri yıllarca bu zavat tarafından Atatürke ya anlatılmamış yada yanlış aksettirilmiştir? İşte bir örnek rivayet ederler ki dersim isyanında Seyyid Rızanın mektuıpları ya Atatürke gösterilmemiş yada Atatürk onu affetmesin diye alaacele asılmıştır. O sıralarda kaçak olan İnönü Elazızda Seyyid Rızanın idam edilmesini çabuklaştırmakla meşguldür. Nasıl olmuştu da  isteyerek yada istemeyerek bu seçkin zevat böyle bir ihanetin içine girmişlerdir  çok korkmuş olmalılar yada  korkutulmuş? Sonuçta Fevzi paşa bu emri yerine getirmemiştir. Celal Bayar inönünün cumhurbaşkanı olması için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Atatürk inönünün öldüğünü zannetmiş ve vasiyetine inönünün çocuklarını eklemiştir.  

          Atatürk beni Türk doktorlarına emanet ediniz demiştir. Rivayet ederler ki hastalığnın iyleşeceği yerde dahada kötüleştiğini fark eden Atatürk, O sırada Şamda bulınan üç doktor arkadaşını gizlice dolmabahçe sarayına davet eder. Bu üç doktor Atatürkü muayene ve saklanan şişelerde tehkikler yaptıktan sonra Atatürke şayet 6 ay önce haberimiz olsaydı sizi iyi ederbilirdik lakin artık çok geç kalınmıştır demişlerdir. Teşhisleri ise sirozdur. Bunun ayrıntılarını yazmaya gerek duymuyorum. Ama gerçek budur Atatürk bilinçli olarak tedavi edilmemiştir. Burada tekrar bu seçkin zevatın neler yaptığı araştırılmalıdır.  Tabi burada seçkin zevat derken belli birilerini kastetmiyorum.  Ama birileri Atatürkün ülkede olup bitenlerden haberdar olmasını istemediği gibi onun yavaş yavaş ölüme yaklaşması için tedavi dahi olmasını engellemiş olmalı.  Kanımca bu alkole bağlı bir siroz olmayıp ona normal yollardan yani yedikleri ve içtikleri vasıtasıyla verilen etken bir madde sebebiyle oluşan hastalıktır.  Genel kural şudur ki genelde bu maddeler insana en yakını ve güvendiği insanlar tarafından verilir ve genelde kadınlar kullanılır. Sonuçta Atatürk ölmüş devrim tamamlanmış başka bir boyutta yoluna devam etmiştir.

 

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.